Benoit Bourreau, Önsöz, s. 9-12
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşanan düşünsel dinamizmin simgelerinden John Berger ile Susan Sontag kültür alanıyla ilişkimizin yeniden tanımlanmasına katkıda bulunmuştur; bugün de dünyanın çalkantıları karşısında başvurulan önemli isimler arasında yer almaya devam ediyorlar. Birbirlerini tanıdıkları son derece bariz olsa da Hikâye Anlatmak başlıklı efsanevi televizyon söyleşileri dışında, aralarındaki bağ pek bilinmiyor.
Britanya televizyon kanalı Channel 4’da 1983’te yayınlanan söz konusu programda Sontag ile Berger hikâye anlatıcılığı sanatı üzerine diyalog kurmak için bir araya geliyor, hikâye anlatıcılığının sözlü geleneğinden modern dönemdeki yapıbozumuna dek konuşuyorlar. Bu söyleşi medya tarihinde tartışılmaz bir dönüm noktasını temsil ediyor; üstelik yükselmekte olan hikâye anlatıcılığı anlayışına karşı duruş sergiliyor, sonraki dönemde temel önem taşıyacak estetik sorunları ele alıyor. Böylesine zengin bir içeriğin, izlenme oranlarının en yüksek olduğu saatlerde doğrudan izleyiciye ulaştığı anlar son derece ender.
Söz konusu tartışmanın video kaydı, o tarihten beri Britanya Sinema Enstitüsü arşivinde tutuluyor, çevrimiçi ulaşılabilir durumda. Bu kayıtta, tasarlanarak ince işlenmiş savların sunulduğu üç perdelik eşsiz bir belagat düellosuna tanıklık edebilirsiniz. Berger ile Sontag anlaştıkları, anlaşamadıkları noktalara göre değişkenlik gösteren ama yadsınamayacak bir işbirliği içindeler. Tartışma sırasında savundukları görüşlerin yanı sıra, altmetinlerindeki niyetleri de bir o kadar anlamlı.
Bu iki yazarın ilişkisinin izini sürmeye çalışarak, hayranlık duyduğum bu görsel-işitsel yapıtın oluşum sürecini kavramak istedim. Sontag ile Berger tartışma gereği birbirlerine kâh katılır kâh karşı çıkarken, televizyonun sağladığı özgürlükten de ustalıkla yararlanıyor. Yazı alanının bu iki önemli ismi, anlatıcı rollerini paradoksal biçimde bu medya aracı sayesinde yeniden tanımlıyor kısmen de olsa.
Son derece büyüleyici bir an bu. Neden Berger ile Sontag, mesela ikisinin de seçkin düşünürler diye tanındıkları sanat gibi, fotoğraf gibi alanları değil de anlatıyı, hikâye anlatıcılığını tartışmayı seçmiş? Özellikle de kamera karşısında zaman zaman abartıya kaçan anlaşmazlıkları, bir gün öncesine dayanması mümkün olmayan gizli bir ortaklığı ele veriyor. Ne zaman, nasıl tanışmışlardı? İlişkilerinin niteliği neydi? Ne zamandan beri sürüyordu?
Hikâye Anlatmak söyleşisinin yazıya geçirilip başlangıçta Times Literary Supplement tarafından yayımlanması düşünülmüş, ancak sonra yapımcı Udi Eichler projeden vazgeçmiş; söyleşinin yazılı hali ilk kez elinizdeki kitapta çıkıyor. Getty Araştırma Enstitüsü’ndeki ses kaydını dikkate alacak olursak bu söyleşi on yıl önce Aspen’de düzenlenen ünlü Uluslararası Tasarım Konferanslarından (International Design Conference in Aspen, kısaca IDCA) birinde yazarların yaptığı ilk ortak konuşmanın devamı niteliğinde. Daha önce yayımlanmamış bu öğeler yazarların gerek Los Angeles, Kaliforniya Üniversitesi’ndeki (UCLA) gerek Quincy’deki kişisel arşivlerinde bulunan mektuplarla tamamlandığında, bütün zaman dizini bağlamına oturuyor.
Sontag ile Berger ikilisi 1960’ların ortasındaki ilk yayınlarından itibaren ismen tanışıyordu kuşkusuz. Nitekim, 1967’de New York’ta yayımlanan Authors Take Sides on Vietnam: Two Questions on The War in Vietnam, Answered by the Authors of Several Nations (Yazarlar Vietnam Konusunda Taraflarını Seçiyor: Vietnam’daki Savaş Üzerine Farklı Ülkelerden Yazarların Yanıtladığı İki Soru) başlıklı çalışmada Sontag yer alırken, o yılın ocak ayında, Oxford Vietnam Haftası’nda Berger’ın yaptığı konuşma, daha sonra Londra’da Let Vietnam Live! (Bırakın Vietnam Yaşasın!) başlığıyla broşür halinde yayımlanmıştı.
Ama Berger ile Sontag’ın ilk karşılaşması, Colorado’nun Rocky Dağları’ nın ortasında, 16-21 Haziran 1974’te Aspen’de düzenlenen 24. Uluslararası Tasarım Konferansı’na davet edilmeleriyle olur. Bauhaus ruhundan esinlenen bu kolokyum, 1951’den beri her yıl sanatçı ve aydınları önceden belirlenmiş bir tema etrafında bir haftalığına bir araya getirme ilkesi taşıyordu. O yaz, “Benlik ile Sistem Arasında” temasıyla duyurulan ön programda katılımcılar arasında şu isimler de yer alıyordu: Eylemci Bobby Seale, yazar Wole Soyinka, bilimci Jerome Lettwin, ressam Otto Piene, film yönetmeni, senarist ve şair Pier Paolo Pasolini, mimar Kisho Kurikawa, fotoğrafçı Cornell Capa.
Aspen kayıtlarındaki program akışına göre, Berger’ın 17 Haziran akşamı Görme Biçimleri’nden iki pasaj sunması, ardından da ertesi gün öğleden sonra, 1972’de BBC’de yayınlanan aynı adlı ünlü programıyla ilgili bir tartışmanın gelmesi bekleniyor. Sontag’a gelince, 18 Haziran sabahı yapacağı bir konuşmanın ardından, 19 Haziran akşamı, 1973’teki Yom Kippur Savaşı sonunda çekilmiş belgeseli Promised Lands’i (Vaat Edilmiş Topraklar) göstermesi öngörülüyor. Ne var ki o günün arifesinde yaşanan bir polemik nedeniyle durum değişiyor.
Nitekim, Cornell Capa’nın 17 Haziran’daki olaylı Kaygılı Fotoğrafçı sergisinin sonunda, Sontag ile Berger, ertesi gün için baştan öngörülen sunumlarının yerine ikili bir tartışmanın yanı sıra dinleyici sorularına açık ikinci bir tartışma düzenlemeyi öneriyor. Yani daha yeni tanıştıkları halde, biraz da doğaçlamayla, fotoğrafın rolünü tartışmak konusunda epey heyecanlı bir topluluğun karşısında buluyorlar kendilerini.
Bu başlangıç döneminin ardından, ilişkilerini zaman zaman mektuplaşarak sürdürürler. 1978’de Sontag’ın Fotoğraf Üzerine denemesinin yayımlandığı sırada mektuplar sıklaşır. Berger bu deneme üzerine çeşitli incelemeler kaleme alır, 1980’de About Looking (Bakmak Üzerine) adlı yapıtı yayımlanana dek de eleştirilerini defalarca netleştirip derinleştirir. Bu yazılar o dönem romana yönelmeye karar veren Sontag’ı derinden etkiler. Bu fikir alışverişine tanıklık eden mektuplar sonradan seyrekleşir ama 1998’e dek devam eder, daha samimi bir boyut taşıyan karşılıklı bazı etkilerin aydınlatılmasını sağlar.
Fotoğrafla ilgili fikir alışverişinde de bahsi geçmiş hikâye anlatıcılığı sorunu, 9 Şubat 1983’teki tartışmanın merkezine oturur. Berger, Letter from Venice (Venedik’ten Mektup) adlı filminin montajıyla uğraşan Sontag’a, kendisiyle birlikte Voices (Sesler) programına katılmasını önerir. Sanatsal ve düşünsel yaşama ayrılmış yepyeni bir yayındır bu; temalara göre, jeneriğinde eleştirmen Al Alvarez, sosyolog Richard Sennett, felsefeci André Gorz, yazar Umberto Eco gibi isimler yer alacaktır. Bu anlamda, Hikâye Anlatmak istisnai bir bölümdür çünkü iki muhatap vardır, kendi aralarında tartışıp konuşmayı kendi kendilerine yönlendirirler.
Bu belgeleri kronolojik sırasıyla değil de sondan başlayıp geriye doğru okumanın, Sontag ile Berger’ın ortak geçmişine dair bir fikir vereceğini umuyorum. Hikâye Anlatmak’ın çok özel o medyatik havasının yanı sıra, kesintili de olsa yaklaşık yirmi beş yıl sürüp daha sade, daha samimi bir nitelik taşıyan mektuplaşmaları ve Aspen’deki o ilk karşılaşmalarında doğaçlama yürüttükleri ortak konferansları, gerçek bağlılıklarını tüm boyutlarıyla daha iyi kavramamıza olanak tanıyor.
Görsel-işitsel bir program, ender ve değerli mektuplar ve bir ses kaydından elde edilen karma ve bölük pörçük malzemelerin oluşturduğu bu derleme eksiksiz değil; okuduklarına dair yorumlarını paylaşmaları ve fikir alışverişlerinden, bazen ziyaret bazen yolculuk sırasındaki buluşmalardan, hediyelerden, birbirlerinin yokluğunu hissettikleri anlardan, gündelik hayattan bir örneğe geçersek telefon konuşmalarından oluşan seçici yakınlığı bütünüyle içerdiği iddia edilemez. Buna karşılık koşullar, vesileler ve zaman dilimlerindeki çeşitlilik, hareketliliğini hiç yitirmeyen bir sanat arkadaşlığının gücüne işaret ediyor. John Berger ile Susan Sontag’ın canlı, hatta bazen aleladeliğe kayan sesleri, bu sayfaların akışına eserlerinin çoksesli yankısını taşıyor.