 | Çeviri: Aslı Biçen “İhtiyar bir adama kalan son zaaf konuşmaktır. Çenem öyle bir açıldı ki oğlanın kulakları yoruldu, ama benim hatam değildi. Bu kadar uzun yaşamamam, bu kadar çok ölüm görmemem, beynimin her köşesine bu kadar çok hikâye sıkıştırmamam gerekirdi. Hepsi birbirine bağlı ve bir kere başladım mı anlatmayı bitiremiyorum çünkü birinin ağzı ötekinin kuyruğuna yapışıyor. Hastalık senesinde, geriye bir tek ben kaldığımda, kendimi bir hikâye anlatmaya başlayarak kurtardım. Ölüm araya kendi sözünü sokamadı, yıldı ve çekip gitti.” Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Kuzey Dakota’da bir Yerli rezervasyonu. Topraklarının büyük bölümü ellerinden alınmış, kalanını da bürokratik oyunlarla yavaş yavaş kaybeden, yaşam tarzlarına ve inançlarına müdahale edilerek kültürleri erozyona uğratılan, yetmezmiş gibi bir de beyazların getirdiği hastalıkların kırıp geçirdiği bir topluluk. Herkesin çekindiği, doğaüstü güçler atfettiği, dikbaşlı, cesur, yabani Fleur’ü merkezine alan hikâye işte böyle bir ortamda ba .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Murathan Mungan’ın tematik seçkilerine bir yenisi eklendi: Hatırla Sinemaları. “Sinema yirminci yüzyılda çözülmüş bir on dokuzuncu yüzyıl meselesidir. Hep bir zaman atlaması vardır,” der Jean-Luc Godard. Zamanın atladıklarını edebiyatla hatırlatmak gerekebilir bazen, bu kitap biraz da bunun için. Gonk vurduktan sonra bir süre yankısı azalarak süren sesin eşliğinde ışıklar yavaş yavaş kararır, koyu renk perdeler iki yana doğru ağır ağır açılırken herkesi kitapla ve kendi hatıralarıyla baş başa bırakıyor, aradan çekiliyorum. —Murathan Mungan KATKILAR: Adnan Özer, Adnan Özyalçıner, Ahmet Erhan, Ahmet Güntan, Akgün Akova, Alper Atalan, Attilâ İlhan, Barış Pirhasan, Behçet Necatigil, Cevat Çapan, Enis Batur, Esra Zeynep, Fatih Özgüven, Fikret Demirağ, Hüseyin Alemdar, İdris Atmaca, Kemal Özer, Mario Levi, Mehmet Yaşın, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Memduh Şevket Esendal, Murat Gülsoy, Murathan Mungan, Nilgün Marmara, Oktay Akbal, Ok .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Şeyda Öztürk Yirminci yüzyılın en önemli düşünce klasiklerinden olan Aydınlanma’nın Diyalektiği, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru yazılmıştı. Yazarlar Batı uygarlığının 1930’lardan itibaren kendi kendini yok etmeye yönelik adımlar atmasının arkasındaki dinamikleri anlamaya çalışıyorlardı. Yaptıkları analizler yaygın savaş tehdidinin kol gezdiği günümüzü anlamak için de işlevsel: “Saygıdeğer çeteler” tahakkümlerini sürdürmek için, ortaya attıkları fikirleri saygıdeğer olmayan çetelere uygulatmaya devam ediyorlar. Aydınlanma’nın eleştirisinden daha radikal bir Aydınlanma tasavvuruna geçmeyi başaramadık. Sermayenin toplum üstündeki tahakkümü sürüp gidiyor. Yine de Aydınlanma’nın Diyalektiği’nde vurgulanan eleştirilerden kadın hakları ve hayvan hakları gibi sorunlar aradan geçen zaman içinde güçlü birer mücadelenin konusu haline geldi. Kültür endüstrisinde, özellikle Hollywood sineması bağlamında dile getirilen, içeriğin giderek seyrelip neredeyse buharlaştığı, yerini efektle .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Müzik yazıları, ama aynı zamanda hayata dair yazılar. Müzikle ilgili meselelerle hayata dair konular arasında bağ kurup köprü olmaya çalışan yazılar. Hayatı yaşanabilir, sanatı ise sanat kılan insani ve kopmaz bağlantılara ve ortaklaşmaya dikkat çekiyorlar. “Ayşe Tütüncü’nün kaleminden aktarılan her makale müzik üzerinden anlatılan gerçek birer hayat hikâyesi ve sanki sadece sevgili Ayşe bunları bu kadar içten anlatabilirmiş gibi geliyor bana.” –– Feridun Ertaşkan “En kişisel olandan başlayan bir yazı biraz sonra kolektif tarihimize, oradan felsefenin sınırlarına ulaşıyor. Tütüncü, çokyönlü müzik kavrayışıyla birlikte siyasetten kültür tarihine uzanan güçlü birikimini incelik, derinlik ve tevazuyla paylaşıyor.” –– Evrim Hikmet Öğüt “O derdini sadece piyanonun değil, daktilonun tuşları üzerinde de anlattı yıllarca. Didaktik değil, akademik değil, sıkıcı hiç değil; anılarını ve duygularını da içine kattığı, ‘bir müzisyen müzik hakkında nasıl yazmalı?’ sorusuna ve .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Özge Çelik Eleştirel düşüncenin simge isimlerinden John Berger ile Susan Sontag… Ayrı ayrı yarattıkları etkilere rağmen aralarındaki dostluk şimdiye değin pek göze çarpmış değil. Berger ile Sontag’ın iki söyleşisinin ve mektuplarının toplandığı bu kitapta kâh birbirlerine tatlı tatlı takılan kâh birbirlerinde yeni fikirler uyandıran ikilinin yirmi beş yıla yayılan müşfik ahbaplığının izlerini bulacaksınız. Hikâye anlatıcılığı, birey-toplum ilişkisi ve fotoğraf üzerine tartışıyorlar, aktif dinleme sayesinde iki zihnin ne kadar zengin düşünce hatları yaratabileceğini kanıtlıyorlar. Hazırlayan: Benoît Bourreau Yazar ve sinemacı. Paris’te yaşıyor. Sinema çalışmaları ağırlıklı olarak sanatın estetiği ve mirası üzerine yoğunlaşıyor, hafızaya dayalı anlatıları keşfetmeye özel bir önem atfediyor. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Müge Gürsoy Sökmen Radikal Aydınlanma, 18. yüzyıl Aydınlanması’nın daha özgürlükçü kanadının adı. Liberal Aydınlanma’nın tezleri başarısız olmuş ve her yerde aydınlanmaya savaş açılmışsa yeni bir radikal aydınlanmayı savunmanın tam zamanı demektir. Bilginin geçmişe kıyasla çok daha erişilebilir olması insanlığın özgürleşmesine yetmedi. Bu durum karşısında teslim bayrağı çekmek, sadece insanlığı boyunduruk altında tutmak isteyenlerin çıkarına yarıyor. Daha yaşanabilir ve adil bir dünya kurmak için kendimizi eğitme, “işbirliğine dayanan bilgi”yi savunma zorunluluğu giderek aciliyet kazanıyor: Tür olarak uçurumun kenarındayız çünkü, kendi kendimizi yok etmeye doğru ilerliyoruz. Katalan filozof Marina Garcés felsefenin uzmanlık ve akademi cenderesinden çıkarılması gerektiğini savunmakla kalmıyor, pratik olarak da bu uğurda mücadele ediyor. Yeni radikal aydınlanmanın insanlığı Avrupa-merkezli tasavvur edemeyeceğini, felsefenin bütün insanlığa konuşabilmek için gezegenimize ve türümüze dair d .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | “Edebiyat, yerleşik olanın konforunu bozduğunda, yasaklanmış ya da unutulmuş olanın eşiğinden içeri girdiğinde dönüştürücü/yıkıcı gücüne kavuşur. Günümüz romanı son yıllarda kolektif hafızanın, bedensel bütünlüğün ve ontolojik kategorilerin sınırlarını zorlayan deneyimlere daha çok alan açıyor. Kapanmış gibi görünen meseleleri yeniden deşen, üzeri örtülen hafızanın bir dip dalgası gibi yüzeye vurduğu ve resmi tarihin monoloğunu çoksesli bir itirazla bölen bu metinler, okuru kısmen konforsuz bir sahaya davet ediyor. Bu derleme, günümüz romanının bu yönelimini, parçalanmış öznelerden tekinsiz mekânlara, tutulamayan yaslardan aşındırılan kimliklere uzanan geniş bir spektrumda, tek bir çatı kavram etrafında okumayı öneriyor: İhlal.” ––Jale Özata Dirlikyapan | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Özde Duygu Gürkan “Kediler nerede başlayıp bittiklerini gayet iyi bilir. Geçsinler diye tuttuğunuz kapıdan ağır ağır dışarı çıkarken kuyruklarını üç beş santim içerde bırakacak şekilde duraksadıklarında, ne yaptıklarının gayet farkındadırlar. Kapıyı açık tutmaya devam etmek zorunda olduğunuzu bilirler. Kuyrukları bunun için oradadır. Kedinin ilişki sürdürme tarzıdır bu.” Gönlümüze taht kuran bir yazar olmanın yanı sıra iflah olmaz bir kediseverdi Ursula K. Le Guin, çok küçük yaşlardan itibaren hayatını kedilerle paylaşmış, onları hep büyüleyici bulmuştu. Bu küçük kitap onun yıllar içinde kedilere dair kaleme aldığı yaratıcı ve oyunbaz eserlerden oluşuyor: şiirler, Süperfare ile Muhteşem Pisi’nin maceralarını anlatan bir çizgi roman, kedi psikolojisinin ve felsefesinin akıl sır ermez muammalarına ışık tutarak biz naçiz insanları aydınlatan kedi mektupları ve birbirinden sevimli çizimler… “Bir kedinin varlığı beni insandışı dünyanın gizemiyle, akla meydan okuyan taraflarıyla, güzelliğiyl .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Güney Çeğin, Abdulhalim Karaosmanoğlu Mikrososyoloji uzmanı Randall Collins, İsa’yla Kleopatra’dan Jeanne d’Arc’a, Arabistanlı Lawrence’la Marilyn Monroe’dan Hitler’e, Madam Mao’dan Eleanor Roosevelt’e uzanan bir yelpazedeki tarihsel figürleri birleştiren ortak noktalardan birini, karizmayı inceliyor. Peki, karizma dediğimiz aslında nedir, iktidar ve nüfuzla nasıl bir bağlantısı vardır? Kitleleri peşinden sürüklemiş şahsiyetleri karizmatik kılan unsurları, karizmanın farklı farklı türlerini ve iktidarla ilişkisini ayrıntılarıyla ele alan Collins sosyal ağların nüfuz edinmedeki etkisi üzerinde duruyor, karizmayı bağlamına oturtup hangi şartlarda ortaya çıktığını, ne kadar sürdüğünü açıklığa kavuşturuyor. “Karizma” denen olgunun ardındaki toplumsal mekanizmaları görmek, bu niteliği taşıdığı varsayılan kişilerin uzak ve yakın çevrelerindeki insanlarla nasıl iletişim kurduklarına bakmak, tarihte veya günümüzde üstün, hatta ilahi güçler atfedilen şahsiyetlerin “büyüsünün bozulması”na katkıda bulunuyor. Karizma .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Bülent Kale Toplumsal sarsıntılar karşısında bile kabuğundan sıyrılamayan, başkalarıyla kader ortağı olduğunu unutmuş insan, hissizliğe gömüldüğü kış uykusundan uyanıp başkalarıyla empati kurarak demokrasiyi baştan filizlendirebilir mi? Neoliberalizm kıskacında, iyisiyle kötüsüyle yaşadığı her şeyin tek sorumlusu ilan edilen birey, mükemmeliyetçilik beklentisi ile yetersizlik hisleri arasında sıkışmış durumda. “Her koyun kendi bacağından asılır” şiarıyla girdiği yarışta bir yandan kendini pazarlarken diğer yandan başkalarının celladına dönüşüyor. Ne var ki içini kemiren o “yeri doldurulabilir olma” hissinden kurtulamıyor. Renata Salecl acımasızlığı huy edinmiş, kabalığın meziyet sayıldığı günümüz dünyasını masaya yatırıyor; önündeki dev aynasından ötesini göremez, “ben” demeden iki kelam edemez hale gelmiş, ölçüsüz hırsları, sabırsızlığı, kibri gurur nişanesi gibi taşıyan insanın düştüğü açmazları gözler önüne seriyor. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Duygu Dölek Kimya dendiğinde birçoğumuzun gözünde laboratuvarda deney yapan beyaz önlüklü biliminsanları canlanır. Kimyanın hayattan kopuk bir bilim olduğunu, “kimyasalların” da çoğunlukla bize zarar verdiğini düşünürüz. Ödüllü bilim iletişimcisi ve kimyager Mai Thi Nguyen-Kim bu önyargıları yıkarak kimyanın aslında her daim hayatın içinde olan heyecan verici bir bilim olduğunu görmemizi sağlıyor. Tipik bir gününü anlatarak, gündelik hayata kimyanın merceğinden bakmanın aslında ne kadar aydınlatıcı olduğunu, en temel meselelere dair bilgimizdeki boşlukları doldurup dünyayı daha iyi anlamamızı sağladığını gösteriyor. Sabahları kahve içmek için en doğru zaman nedir? Metal bir kaşık bize neden aynı sıcaklıktaki ahşap masadan daha soğuk gelir? Diş macunlarındaki florür zararlı mıdır? Vücut kokularımızın nahoş aromaları nereden gelir? Evren bizi neden hep daha fazla dağınıklığa sürükler? Sarhoşken neden saçmalarız? Dillerden düşmeyen doymuş, doymamış ve bilumum yağ asitleri tam olarak .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Derya Kırlangıç “Hayatım, yaşadıkça çoğalan ve bir dizi geri dönüşle birbirine bağlanan eşmerkezli çemberlere benziyor. En içteki çember çocukluk, müzik, ‘Sokrat amcam’ ve gençliğin başıboşluğu; Arapça bir başka çemberdi, müzikle felsefeyi birbirine bağladı, Farsça ve Osmanlıca bu bağları derinleştirdi; modern Türk şiiri, post-şu post-bu teorilerle birlikte, 60’lardaki modernist okumalarımla birleşti; Hindistan’a dair şeyler Padma ile, Budizm ise beat kuşağıyla birleşti, şimdi de bugünkü çemberimin kenarında durmuş, hep yenilenen bir zihinle geriye göz atıyor ama hep ileriye bakıyorum.” | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Burcu Tümkaya Her yasal düzen, hukuku kuran ve koruyan şiddeti taşıdığı içindir ki hayaletli bir yapıdır. Başak Ertür performatiflk kuramlarını eleştirel hukuk düşüncesine taşıyarak hukuk ile şiddetin iç içe geçmişliğini kavramamızı sağlayacak bir dil ve çerçeve kurmayı ve böylece büyük hukuk gösterilerinde siyasi şiddetin hayaletlerinin izini sürmeyi amaçlıyor. Bu amaçla kitap boyunca Soğomon Tehliryan’ın 1921 tarihli Talat Paşa cinayeti davasına, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg Büyük Savaş Suçluları Davası’na, Hrant Dink’in maruz bırakıldığı, sonunda cinayetine varan yargısal tacizlere ve 2015 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen soykırımı inkâr davasına bakıyoruz: Her defasında sahnelenen gösterilere hayaletlerin musallat olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi rehin aldığını görüyoruz. Kimi zaman herşey sahneyi kuranların istediği gibi seyrediyor, ama kimi zaman da, Chicago Komplo davasında, Saddam Hüseyin’in yargılandığı davada veya Büyük Britanya’da 2010 .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Orhan Kılıç Felaketlerin kapıya dayandığı, kapitalizmin çarkları arasında ezildiğimiz günümüz dünyasında kötü haberlere kulaklarını tıkayan, eleştirel düşünceye sırtını dönen insanların sayısı günbegün artıyor. Mümkün dünyaların en iyisinde, hayatların en güzelini yaşayıp ideale vardığı izlenimini yaratmak ayrı bir çabaya, “iyimser olmak” ise bir göreve, hatta fanatizme dönüşmüş durumda. Guillaume Paoli felsefe tarihinde bu beklentinin izini sürüp iyimserlik kavramının eskizini çıkarıyor. İyimserliğin mevcut güç dengelerine boyun eğmek anlamına geldiği zamanlardan kötümserliği benimseyenlerin, insanlıktan umudunu kesenlerin çağına, göklerden inen kurtarıcı rolüne soyunacak sözde yapay zekâya bel bağlayanların teknolojik iyimserliğe savrulduğu bugünlere uzanıyor bu kısa panorama. Paoli kaderine razı gelmekle her şeyin sorumluluğunu sırtlamak arasına sıkışmış gibi görünen insanın iyimserliğe yeğ başka seçeneği var mı diye sorguluyor, eleştirel düşüncenin başka bir dünya tasavvuru yaratmak .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | “Dünyasını yitirenler, ancak o zaman evreni keşfeder. “İçime doğanı sakınacak değilim. Bundan kaçamam zaten. Ama gördüğünüz gibi anlattıkça kayıp veren ulu bir cahilim ben. Bir kelleyi bulmakla lanetli, kendi mahvımı anlatıyorum. Yazılmışla yazılamaz arasındaki sınırı hâlâ bilmiyorum. O yüzden gerekeni siz yapın lütfen. Bütün bu anlattıklarımla az sonra anlatacaklarımı ateşe tutmayı unutmayın.” | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Fatmagül Berktay’ın yalnızca yazdıklarını değil, nasıl düşündüğünü, hangi soruları hangi bağlamlarda sorduğunu ve dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunu hatırlamaya imkân sağlayan bu Armağan kitabı, onun düşünsel serüvenini salt akademik bir mirasla sınırlamayan bir yaklaşımın ürünüdür. Bu serüven, dünyaya yöneltilmiş bir politik çağrı olarak, birlikte düşünmeye davet eden, eleştirel ve açık uçlu bir entelektüel yolculuk biçiminde okunmayı hak ediyor. Bu anlamıyla kitabın, düşünmeyi dünyaya karşı devredilemez bir yükümlülük olarak sunan Berktay’ın entelektüel ve politik serüvenine ayna tutan bir işlev üstlenmesini diliyoruz. — Sevgi Uçan Çubukçu | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Hasine Şen Karadeniz “Ufaklık’ın bir babaya öyle ihtiyacı vardı ki... Evlat edinilmek için ileri sayılacak yaştaydı, adeta moruktu (bunu Tsetsa söylemişti), hem bu zor yıllarda kim kendine bir yetim alırdı ki. Ve bir gün öylece, odanın penceresinden boş boş bakarken onu gördü. Avlunun dibindeki büyük kestane ağacını. Aynı gün öğleden sonra derslerin ardından gizlice dışarıya çıktı ve ağacın yanına gitti. Etrafında dolandı, kabuğunu eliyle yokladı, her tarafını inceledi, tarttı biçti. Baba olmak için uygundu, her şeyi yerindeydi, iriydi, kocaman dalları vardı. Sakat Mihal’den çok daha büyüktü. Ve onu asla dövmeyecekti. Seni baba edineceğim, dedi. Bu ifadeyi kendi uydurmuştu. Çocukları evlat ediniyorlarsa, demek babalar da baba edinilebilir. Kestane sessizce kabul etti.” Daha çok romanlarıyla bilinen ve sevilen Bulgar yazar Georgi Gospodinov bu defa öyküleriyle okurların karşısında. Kimileri muzip ve oyunbaz, kimileri hüzünlü ve melankolik ama hepsi de yaratıcı on dokuz öyküden oluşuyor Ve Her .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Deniz Keskin “Gerçeklik nedir – veya daha geniş bir çerçeveden bakacak olursak, yaşıyor olmak ne anlama gelir? Bu soruyu nasıl yanıtlamaya çalışırsak çalışalım, en belagatli teşebbüslerimiz bile tuhaf, muhteşem ve mucizevi var olma deneyimini tam olarak tarif etmekte yetersiz kalır. Bütün bu mucizenin tam orta yerinde de duyularımız yer alır. İç benliklerimiz ile dış dünya arasındaki arayüzü duyularımız oluşturur. Büyük sanat eserlerindeki ve doğanın ihtişamındaki güzelliği algılamamızı ve buz gibi bir içecekten aldığımız yudumun, kahkaha seslerinin, sevgilimizin dokunuşunun tadına varmamızı onlar mümkün kılar. Kısacası duyular hayatı yaşanmaya değer kılar.” Peki varlığımızın bu kadar temel bir parçası olan duyularımızın önemini yeterince takdir ediyor muyuz? Biyolog Ashley Ward, dünyaya dair algımızı ilmek ilmek dokuyan duyularımızı keşfetmeye davet ediyor bizi. Nasıl duyumsadığımızın yanı sıra neden duyumsadığımıza ve her birimizin duyusal deneyimlerde birbirimizden –ve diğer bazı hayv .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Aslı Sümer Durkheim'ın Sosyoskopu, Metis Küçük Filozoflar dizisinin 32. kitabı. Evsiz bir insan olan Howard canından bezmiştir, tam hayatına son vermek üzereyken çıktığı çatıda sosyolog Emile Durkheim’a rastlar. Birlikte toplumun gövdesinde yolculuğa çıkar ve başta, “İnsanları bir arada tutan, onları toplum yapan nedir?” olmak üzere bazı soruların cevabını araştırmaya koyulurlar. Küçük Filozoflar Dizisi, 9-14 yaş arası çocuklar için filozofların hikâyelerini anlatan çok güzel resimlenmiş kitaplardan oluşuyor. Diziyle çocukların felsefeye zevkli bir giriş yapmalarını, kendi sorularının peşinden gitme alışkanlığı kazanmalarını amaçlıyoruz. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Bugün bütün dünyada çeşitli çatışmalar sonucunda insanlar zulme ve katliamlara maruz kalıyor. Son örnek Filistin: Dehşetle açılmış gözlerimizle soykırımı seyrediyoruz. Bu şiddet olayları failleri tarafından zaman zaman inkâr ediliyor, kimi zaman da siyasi ve hukuki tartışmalarda farklı şekillerde yorumlanıp adlandırılıyor: “Soykırım, katliam, tehcir, mezalim, etnik temizlik” gibi tabir ve kavramlar kâh olup biteni açıklamak kâh gizleyip çarpıtmak üzere birbirlerinin yerine kullanılıyor. Uluslararası hukukun haydut saldırısı altında olduğu günümüzde şiddet olaylarını doğru adlandırmanın ve sosyal bilimlerde bu konuda geliştirilmiş düşünceleri tartışmanın, kavram karmaşasını azaltmaya, masum sivillerin korunması için verilmiş tarihsel mücadeleleri ve ortaya konmuş hukuki sistemi hatırlatmaya yardımcı olacağını düşünüyoruz. Devrim Sezer ve Ümit Kurt’un hazırladığı Zulmün Adını Koymak, okuru soykırım çalışmaları alanındaki farklı kuramsal yaklaşımlar eşliğinde zor geçmişler ve .. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Murathan Mungan’ın düzyazı ve söyleşilerini bir araya getirdiği Devam Ağacı ve Güne Söylediklerim kitaplarının izinden giden Masa Mikrofonu’nun içeriğini yazarın yakın tarihli bazı söyleşileri oluşturuyor. Kendisinden dinleyelim: "Farklı kentlerde, dinleyicisi kısıtlı mekânlarda yapılan söyleşilerin daha geniş kitlelere ulaşması için bunları bir kitapta toplamayı, böylelikle yazılı tarihin belleğine emanet etmeyi her zaman önemsemiş, kendi açımdan daha güvenilir bulmuşumdur. Önceden hazırlanmış yazılı metne dayanan konuşmalarla, daha serbest düzen kotarılmış olan söyleşileri aynı dalga boyunda buluşturmaya çalıştım. Bu ikinci türdeki söyleşilerin doğaçlamalı ritmini, tınısını, tonunu, yerine göre alçalıp yükselen tansiyonunu koruyarak yazıya aktarmaya çalıştım.” | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |  | Çeviri: Beril Eyüboğlu John, Tiziano hakkında ne düşünüyorum, biliyor musun? Bir kartpostala tek kelimeyle “ten” yazardım. Sevgiyle, Katya Venedik’te Tiziano sergisini gezen Katya Berger’ın babası John Berger’a yazdığı bu kısa not Tiziano hakkındaki yazışmalarını başlatıyor. Tartışmaları giderek perilerden köpeklere, saç, kıl, et ve tenden erkek ve kadın bedenine, cinselliğe, sanatlara yön veren tutkulara doğru yayılıyor, ressamın bütün repertuarını tarayan, hayata dair derinlikli bir diyalog ortaya çıkıyor. | Ayrıntılı bilgi için bkz. |  |
| | |
|