 | | ISBN13 978-605-316-469-2 | | 13x19,5 cm, 104 s. |
|
| Yerdeniz, 6 Kitap Takım, 0 | | Mülksüzler, 1990 | | Yerdeniz Büyücüsü, 1994 | | Rocannon'un Dünyası, 1995 | | Dünyaya Orman Denir, 1996 | | Balıkçıl Gözü, 1997 | | En Uzak Sahil, 1999 | | Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999 | | Atuan Mezarları, 1999 | | Tehanu, 2000 | | Yerdeniz Öyküleri, 2001 | | Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001 | | Öteki Rüzgâr, 2004 | | Uçuştan Uçuşa, 2004 | | Dünyanın Doğum Günü, 2005 | | Marifetler, 2006 | | İçdeniz Balıkçısı, 2007 | | Sesler, 2008 | | Güçler, 2009 | | Lavinia, 2009 | | Rüyanın Öte Yakası, 2011 | | Aya Tırmanmak, 2012 | | Yerdeniz (6 Kitap Tek Cilt), 2012 | | Malafrena, 2013 | | Zihinde Bir Dalga, 2017 | | Lao Tzu: Tao Te Ching, 2018 | | Şimdilik Her Şey Yolunda, 2019 | | Yazma Üzerine Sohbetler, 2020 | | Yanılsamalar Şehri, 2025 | | Yerdeniz Büyücüsü: Çizgi Roman, 2025 |
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et | | Nedim Dertli, "Kedi Kitabı ve Ursula K. Le Guin", librekultur.com, 1 Ekim 2026 Ursula K. Le Guin’in Kedi Kitabı’nı [1] bitirdiğimde küçük bir iç burukluğu yaşadım. İzmir’in damkoruğu, fırça çalısı ve iyot kokusuyla koyulaşan mor çizgili yaz sabahlarıyla birlikte yeğenim Evrim’in sekiz yaşındayken, çocukluğun saf ve ışıklı inancıyla söylediği, “Dayı, büyüdüğümde ve çok param olduğunda hiçbir kedi aç kalmayacak,” sözleri geldi aklıma. Yaz tatillerinde Evrim’le kahvaltı için ekmek almaya gider, dönüşte çöp konteynerlerinin yanında, bahçelerin kuytularında, apartman önlerinde ve sokağın başında karşımıza çıkan kedilere yiyecek bir şeyler verir, onları izler, sever ve birbirimizi pek anlamasak da onlarla konuşurduk. Ablam kahvaltıya geç kaldığımız için söylense de bizim için o sabahların başka bir güzelliği ve önceliği vardı: Kediler, kediler ve kediler… Yaşamımda çok şey değişmedi; sabahları işe giderken ya da bir yerlere yetişmeye çalışırken yolumun üstündeki her kediye günaydın der, selam veririm; başlarını okşayıp kucağıma alır ve rahatsız etmeden yeryüzünün bu gizemli tanrılarıyla az biraz zaman geçiririm. Evrim on beş yaşında; telefonda konuştuğumuzda pırıltılı bir gülümsemeyle, “Dayı, sen nereye gidersen git, her zaman geç kalacaksın.” diyor. Nedenini ikimiz de biliyoruz. Zamanın düz çizgisi, bir kedinin varlığıyla kısa süreliğine kesiliyor. Dünya alışılmış ölçülerini kaybettiğinde önemsiz sayılan şeyler birden ağırlık kazanıyor. Zümrüt yeşili, camgöbeği, buz mavisi bakışlar, huysuz ya da şakın bir yumak, estetik bir pati darbesi, kuyruğu dik tutan mağrur bir ifade, sakinleştiren bir mırıltı, yol kenarında kıvrılmış vakur bir beden; hepsi hayatın anlam sarmalına küçük ama duyumsanabilir izler bırakıyor, insana zamanı unutturuyor ve zorunluluk âleminde dünyayı tebessümle güzelleştiriyor. “Kedisiz bir eser, yazılmaya değer değildir.” [2] Kedi Kitabı’nda kediler, şiire sızan, çizgiye bürünen, ilginç bir öykünün başkarakteri olan, sokakları renklendiren, birkaç satıra sığan kısa fakat vurucu biyografileriyle hatıraların kıyısında belirip hüznü dalgalandıran kendi başlarına buyruk canlılardır. Kitabın parçalı yapısı bu yüzden bir eksiklik hissi yaratsa da, Le Guin’in kedilerle kurduğu ilişki biçimlerini okurun anlaması açısından önemli bir anahtar işlevi görür. İnsan, sınırlı algısı ve bilgisiyle ne kendisini ne de bir başka canlıyı tam olarak anlayıp tanımlayabilir. Dolayısıyla metin, insanın bakışını sürekli bozan bir edebî düzenek içinde ritim tutar. Le Guin kedileri kendi dünyasına alırken onları insan merkezli bir anlayışa teslim etmez; evet, isimleri vardır ancak belli bir dönem ilgi odağı olmuş ya da sadece bir isimden ibaret evcil hayvanlar değillerdir. İnsanlarla ortak bir hayat sürseler de onlara ait olmazlar. Kitabın özünde de insanın başka bir canlıyı sevmesinden çok, onu bütünüyle kendisine benzetemeyeceği ve dönüştüremeyeceği gerçeği yatar. Kitabı ilginç kılan başka bir unsur da, Le Guin’in kedileri tek bir anlatım biçiminin sınırlarına hapsetmemesidir. Şiirler, yazarın kendi çizimleri, yarı-karikatür görseller, çizgi roman parçaları, mektuplar, anılar ve kedilerin davranışlarını iç sesleri ve kuralları varmış gibi ele alan parodik, sahte-bilimsel kurmacalar aynı düzlemde buluşur. Böylece Kedi Kitabı, bu çeşitlilik sayesinde kedilerin çevresinde kurulmuş küçük ama katmanlı bir edebî evrenin kapısını aralar. Le Guin kedilerin benzersiz varlığından hareketle farklı anlatı stratejileri geliştirerek; kimi zaman bir hareketi şiirin ritmine taşır, kimi zaman birkaç çizgiyle sözcüklerin taşıyamayacağı bir anlam yaratır, kimi zaman da mektuplar aracılığıyla kediler arasında ayrı bir toplumsal ve “dilsel” dünya tasarlar. “Bunditsu Sanatı” bölümünde bu yaklaşım daha da belirgindir. Le Guin, “Bunto Ursura” mahlasıyla hazırladığı bu parodide, Japon meditasyonu ve Zen pratiğini andıran sahte bir öğreti üzerinden kedilerin davranışlarını onların doğalarına ve kavramsal yasalarına göre düzenler. “Bonzo Aranjmanı Nasıl Yapılır?” başlıklı bu oyun, insanın açıklama, sınıflandırma ve anlamlandırma alışkanlığını içeriden bozguna uğratır. İnsan kediyi gözlemleyip davranışlarına anlam vermeye çalışırken, Le Guin bakışın yönünü değiştirir ve kedilerin de insan davranışlarını gözlemleyip açıklayabileceği bir dünya inşa eder. Nitekim gözlemleyenle gözlemlenen arasındaki hiyerarşi yer değiştirir; insan, açıklayan ve yorumlayan konumundan çıkıp başka bir canlının bakışına maruz kalan bir varlığa evrilir. “Bütün kediler balondur. / Bütün kediler petunyadır. / Bütün kediler yabanpancarıdır. / Bütün kediler yeterince ying’dir. / Bütün kediler yol gösterir bana.” [3] Le Guin’in kedilerine isim vermiş olması, onlarla kurduğu ilişkinin boyutlarını anlamak açısından önemlidir. İsim, bir canlıyı gayet tabii tanınır kılar; onunla ilgili anıları, yaşanmışlıkları, dili ve anlatıyı canlı tutar. Ancak bir hayvana isim vermek, onun varlığını bir ismin içine sığdırmak anlamına gelmez. Le Guin’in kedileri, isimleriyle birlikte yaşadıkları çevrenin ve gündelik hayatın hengâmesinde karakter özellikleriyle kendi varlık şartlarını dayatırlar. Kendine özgü mizaçları, umursamazlıkları ve elastikiyetleri, farklı iletişim ağları içinde insanlarla kurdukları mesafeli ilişkilerde birbirinden ayrışır. İnsanlar onları adlandırır; onlar da kendi başkalıklarını koruyarak isimlerinin ötesinde hiyerarşik düzene karşı yaşamlarını sürdürürler. İsim, insanla kedi arasındaki dilsel bağdır; kedinin bireyselliği ise bu bağı sürekli genişleten, yer yer sislendiren ve anlamlandırmanın sınırlarını esneten bir varoluş alanıdır. Kedi Kitabı’ndaki “benim kedim” sözü, bu nedenle basit bir sahiplik bildiriminden çok, ortak zamanın, paylaşılan hayatın ve geride kalan izlerin “adı”dır. Le Guin’in kedileri, geçmişin içinde yitip giden nesnelere dönüşmezler; kendi özgül ağırlıklarını her an hissettiren özgür ruhlu özneler olarak büyük boşlukta mekân tutarlar. “Kedi Mektupları” bölümünde bu karmaşık ve renkli ilişki bir adım daha ileri taşınır. Le Guin’in kızı Elisabeth ile birlikte kurguladığı mektuplaşmalarda Zorro, Frederika ve Opal birbirlerine mektup yazar; insan dünyasını değerlendirir, başlarından geçen maceraları anlatır, hayatlarından, yaşadıkları şehirlerden söz eder, yaşamdan beklentilerini kendi kavramları ve düşünme biçimleriyle örerler. Mamafih anlatıda da roller değişir; insan gözleyen olmaktan çıkar, gözlenen hâline gelir. Bu güçlü devinimde merkezin yer değiştirmesiyle egemen bakış da yabancılaştırılır ve insan başka bir türün gözünden kendisine baktığında, zaafları, ilkel arzuları ve kendi davranışlarının tuhaflığıyla yüzleşir. Kediler bu yöntem için kusursuz denebilecek birçok imkân sunar. İnsanla aynı evi paylaşırlar lakin onunla aynı dünyada yaşamazlar; aynı nesnelere baksalar da başka şeyler görür, görünenin ardındaki gerçekliği farklı algılar ve çağrışımların yarattığı ahenkte başka türlü hissederler. Bir bakış, bir sessizlik, bir temas, bir pati darbesi, bir mırıltı, bir ısırık, bir kuyruk hareketi, saklanma ya da çekip gitme insanın “anlama edimini” ve duygu dünyasını derinden sarsabilir. Mektup arkadaşlığı pasajında insan kediyi açıklamaya çalışırken, kırılma anlarının neredeyse tümünde kendisini kedi karşısında açıklanması gereken bir varlık olarak bulur; başka bir canlının bakışına maruz kaldıkça da alışkanlıklarını sorgular ve kendi dünyasına tersten bir perspektifle bakmaya zorlanır. Kedi Kitabı’ndaki görsel dil, metni tamamlayan ikincil bir unsur ya da basit taslaklar olarak görülmemelidir; yazarın gösterişten uzak, karikatür ile eskiz arasında salınan çizgileri, türlerarası estetiği pekiştirir ve okurun kedinin kayıtsızlığını, tuhaflığını (kıvrılmış bir beden, yarı kapalı gözler, yön değiştiren bir kuyruk, kaşları patiyle tarama ve çeşitli esneme hareketleri), ele avuca sığmaz doğasını ve insanla arasındaki mesafeyi yakın planda görmesini sağlar. Farklı dönemlerin ürünü olan bu çizimler, şiirler ve parodik kurmacalarla aynı eksende kesişerek tek sesli bir hikâye anlatmak yerine, yazarın hayatına eşlik etmiş canlıların zaman içindeki seslerini ve izlerini bir araya getirir. Böylece metin, kediye bir nesne gibi yaklaşan klasik belgeleme mantığını yadsır; Le Guin’in yaşamıyla iç içe geçen çok sesli, zamana yayılmış samimi bir anı-anlatı kimliğine bürünür. Bu varoluşsal sorgulamada, “kediler nerede başlayıp bittiklerini gayet iyi bilirler.” Yaşlanma, kayıp, ayrılık ve ölüm temalarının işlendiği parçalarda kediyle kurulan bu mesafeli ama güçlü bağ, ötekini tamamen dönüştürmeden kabul etmenin yollarını arar. “Bir Sessizlikle Sohbet”, “Küçük Bir Ölüm” ve “Düğümler”, başka bir canlıyla yakınlaşmanın güven kadar sorumluluk ve kayıp bilgisi içerdiğini gösterirken; “Neko Yirmisinde”, “Kedilerle Uyumak”, “Kedi Philip”, “Onları Düşünüyorum” ve “Karanlıkta Yazılmış” gibi şiirler kediyi zamanın, sıradanlığın, sevginin ve acının tanığı hâline getirir. Nitekim kitap, okura insanın başka bir canlıyı karşılık beklemeden sevmesini anlatmakla kalmaz, onun salt bir oyun nesnesine indirgenemeyeceğini ve bütünüyle kendine mal edilemeyeceğini mütemadiyen hatırlatır. Le Guin, insan merkezli anlayışı esneterek insan ile “öteki” arasındaki ilişkiyi hiyerarşik olmayan estetik bir düzlemde baştan kurgular. Anlatının kalbinde, insanın evcilleştirdiği farklı bir türü kendi kavramlarıyla açıklama arzusu ile kedinin bu tanımlara sığmayan anlaşılmazlığı arasındaki ilginç gerilim yatar. Yazar, kedilere parodik kurmacalar ve metinlerarası katmanlarla felsefe atfederken insanı merkeze alan dilin sınırlarını aşındırır; insanla başka bir canlının varoluşu arasındaki temel farklılıkları öne çıkarır. Dolayısıyla metindeki çizimler, mektuplar ve farklı temalardaki şiirler basit birer biyografik malzeme değil, insanın kendi egemen bakışını geri çekerek ötekini metalaştırmadan, onun yaşam hakkını gözetip kendi koşullarını dayatmadan kabul ettiği sağduyulu bir hayatın inşasıdır. Kitabın sonunda yer alan “Ursula’nın Kedileri” bölümünde bu arşivsel nitelik daha da sarihtir. Le Guin’in hayatı boyunca en az yirmi kedi tarafından “seçildiğinin” özellikle vurgulanması ve Gaspar, Zorro, Neko, Leonard, Philip, Pard (Pardo), Miss Moppet, Lorenzo (Bonzo), Laurel ve Hardy gibi isimlerin çeşitli hikâyelerle yeniden okurun karşısına çıkması, kedilerin yazarın yaşamındaki dönemlere ve kırılganlıklara eşlik ettiğini gösterir. Kedi Kitabı, kedilerin kısa biyografilerinin yanında Le Guin’in kendi hayatına, ev içi ilişkilerine, yaşlanma deneyimine, kayıplarına ve zaman duygusunun derinliğine açılan örtük bir otobiyografiyle, yazarın kendi faniliğiyle kurduğu ilişkiyi okurun deneyimlemesine de olanak tanır. “Oldukça küçük bu yaratık, bir kedi kadar. Ne bir bebek ne de bir hayvan. Tam değil. Kısmen insan, kısmen başka bir şey. Price Yolu’ndaki evimizde cereyan etmiş bir hadise canlanıyor gözümde. On iki on üç civarındaydım sanırım. Acaba neydi bu yaratık, bir sincap mı? Tam göremedim. Ne istediğini bilmiyordum ama bana tamamen güvendiğini biliyordum.” [4] Yazının sonuna gelmeden, Ursula K. Le Guin’in Kedi Kitabı ile William S. Burroughs’un İçerdeki Kedi [5] eseri arasında anlamlı bir karşılaştırma yapmak istiyorum. İki yazarın kedileri farklı edebî dünyalarda dolaşsa da insan-merkezciliği esaslı biçimde reddeden ortak bir ontolojik zeminde çarpışırlar. Le Guin, kedileri evimizin içindeki “insan-dışı dünyanın” (nonhuman world) gizemli ve yabanıl bir imgesi olarak kurar; onları şiir, mizah, sahte-bilimsel parodiler ve çizgilerle donatarak sahiplenmeden ilişki kurmanın yollarını arar. Burroughs ise aynı izi daha karanlık, parçalı, melankolik ve kıvrımlı bir atmosferde sürer. Üstelik onun kedileri tek bir evde ya da şehrin çeperlerinde yaşamaz; Tangier ve Mexico City’deki eski karşılaşmalardan Kansas’taki yaşamına uzanan bir hafıza coğrafyasında belirir. Le Guin’in kedileriyse Berkeley’den Portland’a, hatta kızının California’daki kedileriyle sürdürdüğü mektuplaşmaya kadar farklı mekânlarda çoğalır. Le Guin dili ve kurgusal çeşitliliği bir mesafe aracı olarak kullanırken, Burroughs kedilere bakarak insanın kendi kırılganlığını, suçluluğunu ve izolasyonunu hatıraların, paylaşımların, uzamın ve kabullenişin hüznüyle tarazlandırır. Bu iki kitap yan yana geldiğinde, isim vermekle sahip olmak arasındaki fark berraklaşır. Kedi evde yaşayabilir, bir insanın yanında uyuyabilir ve onun gündelik hayatına hiyerarşi ve kural tanımadan –kendi yabancılığını koruyarak– karışabilir; fakat bu yakınlık onun özgürlüğünü ortadan kaldırmaz. Le Guin bunu çoğu zaman mizahın ve oyunun içinden geçirirken, Burroughs’ta aynı ilişki yaşlanma, kayıp ve ölüm duygusuyla ağırlaşır; özellikle anı ve rüya parçaları, sevginin beraberinde getirdiği gelip geçiciliğin tozlarını havaya savurur. Her iki yazarda da kedi bir dönemdir; evin, bahçenin, hatıraların ve sokağın belli bir hâlidir. Kaybolması, evden kaçması veyahut ölümü insana kendi iç dünyasının sınırlarını, neden olduğu kaosu ve çelişkilerini hatırlatır. Yakınlık vardır, ad vardır, sevgi vardır ama yine de kedi, insanın kendisine ait bir nesne değildir. “Karanlığın pürüzsüzlüğünde / sıcak sessizlik topakları. / Tür diye bir şey yok. / Mırıltı hiç dinmez.” [6] (Kedilerle Uyumak şiiri). Özetle, kitabın bütününe yayılan birkaç temel soru cezbedici biçimde su yüzüne çıkar. İnsan, kendi türünden olmayan bir varlıkla, onun başkalığını ihlal etmeden, gerçekten ilişki kurabilir mi; yoksa ilişki kurduğu anda onu kendi dilinin, duygusal ikliminin ve mülk edinme tutkusunun içine mi çeker? Kedi Kitabı bu soruya hazır bir felsefi yanıt aramaz veya sosyal bir reçete sunmaz. Şiirlerden çizimlere, çizgi romandan sahte-bilimsel metinlere, mektuplardan kedi biyografilerine uzanan türsel akışkanlığıyla cevapları askıda bırakır. Kitabın biçimi de kedinin kendisi gibi esnek, kıvrak, oyunbaz, meraklı ve muziptir. Pekâlâ, kedi insana ait olmadan onunla ortak bir yaşam sürebilir mi? Karşılık beklemeden, sahiplenmeden, seçmeden sevmenin ve yakınlaşmanın yolları var mıdır? Kedi Kitabı da kategorize etme ve egemenlik kurma güdüsüyle sakatlanmış insan algısına karşı değiştirmeyen ve bütünüyle kavramaya çalışmayan alternatif bir yakınlığı imler. Bir kediyle aynı evi paylaşmak, insana antroposantrik merkezden çekilmeyi, sade yaşamayı ve hayatı boyunca öğrenmekte en çok zorlandığı çıplak gerçeği fısıldar: Geriye kalan başka her şey, insanın kendisi ve ona ait olmayan her şeydir. Notlar [1] Ursula K. Le Guin, Ursula K. Le Guin’in Kedi Kitabı, çev. Özde Duygu Gürkan, uyarlama: Emine Bora, Semih Sökmen, şiir çevirileri: Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy, Metis Yayınları, İstanbul, Eylül 2026, 104 s. Metne dön. [2] Ursula K. Le Guin, Ursula K. Le Guin’in Kedi Kitabı, çev. Özde Duygu Gürkan, uyarlama: Emine Bora, Semih Sökmen, şiir çevirileri: Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy, Metis Yayınları, İstanbul, Eylül 2026, s. 102. Metne dön. [3] A.g.e., s. 29. Metne dön. [4] William S. Burroughs, İçerdeki Kedi, çev. Utku Özmakas, Sel Yayınları, İstanbul, Şubat 2026 (4. Baskı), s.15. Metne dön. [5] William S. Burroughs, İçerdeki Kedi, çev. Utku Özmakas, Sel Yayınları, İstanbul, Şubat 2026 (4. Baskı), 112 s. Metne dön. [6] Ursula K. Le Guin, Ursula K. Le Guin’in Kedi Kitabı, çev. Özde Duygu Gürkan, uyarlama: Emine Bora, Semih Sökmen, şiir çevirileri: Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy, Metis Yayınları, İstanbul, Eylül 2026, s. 51.Metne dön.
|