 | ISBN13 978-975-342-372-4 | 13x19,5 cm, 264 s. |
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et | | Tol Bir İntikam Romanı INFO IN ENGLISH |  |
Kapak Resmi: Gesner Armand |
Kitabın Baskıları: | 1. Basım: Eylül 2002 | 12. Basım: Ekim 2015 |
Epeydir yazmayan ayyaş bir şairle hayattan çoktan vazgeçtiği halde son noktayı koyamayan genç bir musahhihe, Diyarbakır'a yaptıkları tren yolculuğunda eşlik ediyoruz bu romanda. İstasyonları birbiri ardında geçerken Türkiye'nin yakın siyasi tarihi de yavaş yavaş seriliyor gözlerimizin önüne, hem de sesi bize genellikle ulaşmayan aktörlerin ağzından. Murat Uyurkulak bu ilk romanında çok güç bir işi başarıyor: acıklı olduğu kadar komik, eleştirel olduğu kadar yandaş, hüzünlü olduğu kadar ümitli olmayı.  | OKUMA PARÇASI |
Açılış Bölümü, s. 11-17 Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi. Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar... Annemin ağzı fazla bozuktu. Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: "Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar..." Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti. Ben babasız da bir Yusuf'tum. Konsey'i gözümle gördüğüm sabah, uslu ve yaşlı bir çocuktum. Yatağımı ıslatmıştım yine. Utangaç bir serinlikle uyandım. Perdeyi araladım ve yetiştirme yurdunun kapısında bekleyen ufak tefek askeri seyretmeye koyuldum. O askerin üniformasında, sonradan bütün hayatımı boydan boya çizecek, haki bir bıçağın bilenmeye başladığını nereden bilecektim? Çiş kokusu hoş bir kokuydu, haki tuhaf bir renkti. Hep yarım kaldım, hiç tam doymadım, tam bağırmadım, tam dokunmadım. Bıçak ruhumda dehşet bir fısıltı gibi ilerledi ve ben tam ortamdan yarıldım. Ruhuma bir hayat yakıştıramadım. Oysa o sabahtan önce ben, henüz ruhubütün bir Yusuf'tum... * Yıllar sonra ben nedense hâlâ Yusuf'tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, bir... Devamını görmek için bkz. |  |
 | ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER |
Hakan Gülseven, “Bir intikam fantezisi”, Radikal Kitap Eki, 4 Ekim 2002 Uzun lafın kısasını önceden söylemek ve yazıların ilk paragraflarına bakıp bırakma alışkanlığı olan okurlara mesajı iletmek bakımından, Tol'u alıp okuyun, sonra da çıkışı bilboardlar, TV reklamları vs. vasıtasıyla duyurulan, her hafta bir mecmuaya kapak olan, 'popüler' konuları ve 'flaş' yazarlarıyla 'best-seller'laştırılan kitaplarla karşılıklı kefelerde bir tartın, demek isterim... Şimdi devam edebiliriz... Tol, 'Avrupa Birliği'ne uysun' diye çıkarılan yasalarla serbest bırakılmış bir dilde, intikam anlamına geliyor. Yazar Murat Uyurkulak, o dilin sadece misafiri. Belli ki, 'tol'u, fonetik bakımdan 'intikam'a daha yalın, sert ve net bir anlam kazandırdığı için tercih etmiş. Ayrıca sözcükteki üç harf, kitabın üç ana bölümünün başlığı. Harfleri siz dilediğiniz gibi tamamlayabilirsiniz. Tol yaklaşık dört yılda tamamlanmış. Dört kuşak ve dört kent, bir roman kurgusunda iç içe geçiyor. Romanda acıma yok; sıradışının olağan fantezilerine ya da sıradanın olağandışı düşlerine konu olabilecek çarpıcı bir intikam öyküsü var. 50'lerden bu yana öldürülen, eziyet çektirilen, teslim alınan, böcekleştirilen tüm kayıp kuşak mensuplarının üzerinde anlaşabileceği bir fantezi bu. Murat Uyurkulak, insan yaşamlarını öğüten çarklarda yitip giden kurbanlara da, o kurbanların öfkesinin ulaştığı 'intikam mağdurları'na da aynı acımasızlıkla yaklaşıyor. Kurbanla... Devamını görmek için bkz. |  |
DeepNot, 23 Aralık 2002 “Yıllar sonra ben nedense Yusuf’tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, birşeyleri, biryerleri diyordum,ama yetinmiyorlardı. Aç köpekler gibi soruyorlardı: Kimi, neyi, nereyi? Borçlarımı desem inanmazlardı. Borçlu olmamı yadırgarlardı. Yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlekle ceketi giyiyordum. Çaycıya bir kez çay ısmarlamamıştım, öğlen kazıntılarını simit kemirerek bastırmış, her mesafenin yayası olmuş, yaşgünü partilerinin bir tekine bulaşmamıştım. Aynur’un memelerini, desem hiç olmazdı. Aynur patronun yüksek lisanslı metresiydi. Ulaşılamayacak kadar pahalı memeleri vardı. Ben de ONU diyordum. O’nu, O olanı. O kimdir diye soracak olduklarında sizin ve benim tanımadığımız O, bir başka O, herkesin O’su diyordum. Gülüyorlardı tabii. Onların gözünde zararsız bir deliydim.” Murat UYURKULAK’ın “TOL” romanının daha başında işte bu satırlar yer alıyor. Arkadaşım tezgahın arkasında makarna sosunu kaynatırken ben de tam kendi kendime bambaşka alemlerin içine yuvarlanıp gitmişken o meşhur soru “NE DÜŞÜNÜYORSUN?” zuhur edince dayanamayıp tezgahın üzerindeki TOL’u alıp ona bu satırları okudum. NE DÜŞÜNÜYORSUN sorusunun cevabı yoktur çünkü. O sadece bir sorudur. Ama puslu zamanlarda şak diye ortaya atılıveren bir pusudur da aynı zamanda.. Bir caz kulübünde tek başınıza dikiliyorsunuzdur mesela. Hiç tanımadığınız bir bitiverir yanınızda “Çok hüzünlü gözük... Devamını görmek için bkz. |  |
Suzan Samancı, “Diyarbakır'a giden tren”, Aydınlanma.net, 2003 Gustave Flaubert'e göre "Herkesin hayatı bir roman olmayı hak eder." Ve kimin ağzını açsanız benim hayatım romandır der. Dinlerin, büyülerin ve mitolojilerin kıvrımlarından doğup gelen roman, kentleşme olgusu ve birey olma süreciyle ortaya çıkarken, her roman, her öykü, farklı bir eskiyi barındırır içinde. Okuru sıkmadan tatlı bir serüvene sürükleyip aynı zamanda kalıcı izler bırakan, düşündüren, sarsan romanlar çok azdır. Son aylarda çokça söz edilen Murat Uyurkulak'ın Tol adlı romanını okudum. Doğrusu 31 yaşında böylesi özgün ve başarılı bir romana imza attığı için kutlamak gerekir. Tol kolay gibi zannedilen, ama zor okunan bir roman. Özgünlük kurguda değil, onu sunmadadır şüphesiz. "Tol" adının yabancısı değiliz. "Tol" Kürtçe'de "Orospu" demek. Cesur, kıvrak, karmaşık bir o kadar da kendi olan orospu kurmacanın içine dalındığında, delimsirek ihtiyar Don Quijote'nin, Dostoyevski'nin sülalesinden fırlayanları görür gibi oluyor insan. Ve son yıllarda yaşananların kuvvetli bir izdüşümü. Başkaldırıp yara alanların sığınağı olmuş Diyarbakır'a giden tren. Sarsak şairin bir tomar dolusu mektuplarında, kaçıklar, sapıklar, devrimciler, mafyacılar, bürokratların yanı sıra, savruluşların, inançların, dağa sevdalıların, intikamcıların selinde sürüklenirken bol küfürlü sayfalar insanı hiç incitmiyor; öylesine doğal, öylesine yumuşak ve vurucu verilmiş ki... bunu çekici kılan ironik dili ... Devamını görmek için bkz. |  |
Haydar Ergülen, “'Tol', şiir!”, Radikal, 13 Kasım 2002 Yıldırım Türker'in roman dediğine ben şiir derim, hele bu enflasyonda! O, roman diyorsa, sonunda ünlem olsun olmasın, hepimize dokunan, bizi aramızda biraz daha azaltan, yokluğun ve hiçliğin dilini (var mıdır) şımartan bir kitaptan (defter, mektup, bakış, hatıra, yani suçsuzluk kâğıdı) söz ediyordur mutlaka. Bu da bana şiir gibi gelir, ben Tol'a şiir derim. Bilirim şimdi bazı az kitaplar için şiir de roman da aynı şey demeye gelir: İtiraz dilde sürmektedir ve kendini toparlayamadan, kelimeleri bir cümlede örgütleyemeden, çarpıcı bir başlangıç yapmadığı gibi vurucu bir bitirişle de bağlamadığı için, dünyayı ve hayatı roman gibi seyreden (okuyan) muhterem çokokurların kuvvetli alkışlarını alamadan, eee insan kendini her zaman yunmuş, arınmış ve aydınlanmış hissedemiyor, pazar öğle sonu, sonu başından belli 'hayatı seviyorum' filmlerine gidip dönüşte bitki çayı içmeye benzemiyor hayat, ve elbette Tol, yani itiraz sürüyor. Murat Uyurkulak'ın Tol romanı (şiiri) için 3 Kasım 2002 pazar günkü Radikal İki'de, Yıldırım Türker'in yazdığı yazıyı mutlaka okuyun, ister romandan önce, ister sonra. Bazı yazılar, bazı kitaplardan aldığımız tadı daha da benzersiz kılarlar, çünkü kitap tanıtma yazısı değildir onlar, Tol'un da romana gelinceye kadar her şey ve hiçbir şey olduğu gibi. Tol, şiirdir, çünkü şiirsel bir dili ve şairane bir üslubu yoktur, bizzat şi... Devamını görmek için bkz. |  |
Sezai Sarıoğlu, 'Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi', Yeniden Özgür Gündem, 13 Şubat 2003 Genç yazar Murat Uyurkulak Tol kitabına bu cümleyle başlıyor. Tol"u ikinci kez okurken devrimin ihtimal hesaplarının yapıldığı günleri düşünüyorum. Devrimle oturup, kalkan bir kuşak için "devrim" sözcüğü hala sihirli ve efsunlu. Ne ki, dünyanın hali kötü. Bizim mahallenin çocukları için de uzun bir zamandır "Devrim"in "D"si önce dipnota sonra da "tarih dışına" düştü. Sadece devlete değil, kendi savlarına ve kendi devrimlerine de yenilen bir kuşak şimdilerde "evrim"i başarmaya çalışıyor. Geçmişin "profesyonel devrimci"leri "profesyonel evrimci" olarak kerte kerte sisteme eklemleniyor. Kendini devrimin birinci tekil öznesi kabul eden bir gelenekten olan, yıllardır sistem içi yaşayan birinin, "Pazartesi günü devrimciliğe başlayacağım!" sözü bence tarihimizin bütün tuhaflıklarını açıklayacak kadar ironik bir cümle. Zaman zaman sosyalist olmak, hayatı, "Rivayet olunur ki kaçamak bir aşkmış devrim/ rivayet olunur ki, kaçamak bir devrimmiş aşk" gibi birşey. "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi." Eskiden uzak ülkeler bilirdik. Onlar için yakın sözler söylerdik. Dünyanın bir ucunda bir halkın burnu kanasa, bizi ilgilendirirdi. Yani, bütün ülkelerin işçileri ve dünyanın bütün ezilen hakları devrime dahildi. Uzaklar, gitmeler devrime dahildi. Alıntılarımızı, dipnotlarımızı uzaklara da nişan alırdık. Uzaklara bakarken yakını, yakındaki... Devamını görmek için bkz. |  |
Yıldırım Türker, "’Tol’, roman!”, Radikal 2, 3 Kasım 2002 Benim bugünkü seçimim, beni çok heyecanlandıran bir romandan söz etmek. Seçim yasağına sığındığım sanılmasın. Seçimler yaklaştıkça gürültünün gücüne iyice yaslanıp ikbal avına çıkan beter muktedirlerin kararttığı dünyamıza çok inanmayın, isterim. 'Seçimler bir şey değiştirecek olsa, çoktan yasaklanırdı' sözünü hatırlatarak, eğer hemen yarına yönelik bir umudunuz varsa bir an evvel köreltin isterim. Hayatımızı gerçekten değiştirecek olanın nasıl bir şölen olacağına dair kişisel arkeoloji çalışmamda tesadüfen varmış olduğum bir durak, sözünü edeceğim roman. Murat Uyurkulak'ın romanı: Tol. Tol'un altbaşlığı, "Bir İntikam Romanı". İrkiltici bir uzlaşmazlığın, koyu mu koyu bir yeisin romanı, aynı zamanda. Kuşaktan kuşağa devredilen bir lanetin izini sürmek için yola düzülen bir adamın romanı. Kendine, tam da tükendiği, yolun sonuna geldiği, silinip kaybolmak, ardında en ufak iz bırakmadan buharlaşmak istediği bir anda armağan edilir, hiç tanımadığı babasının serüveni. Uzun bir tren yolculuğu boyunca başka bir lanetlinin eline sıkıştırdığı defterlerden, o acılı dönüşme-paralanma-kaybolma serüvenini takip eder. Adettendir. Sorulur. Murat Uyurkulak, 30 yaşında; Tol, ilk romanı. Okuru sarsacak olan, romanın olağanüstü başarılı yapısı, benzersiz zenginlikteki dili ve yakıcı derdinden çok, kanımca, yazarın kendini oldu... Devamını görmek için bkz. |  |
Asuman Kafaoğlu Büke, “Tol”, Cumhuriyet Kitap, 9 Ocak 2003 Murat Uyurkulak'ın romanı Tol'u okumaya başlamadan önce "tol" sözcüğünün anlamını bilmiyordum. Aslında roman boyunca da sürekli "tol"un ne anlamlara gelebileceğini aradım durdum satırların arasında. İlk başlarda, bilmediğim bir dilde, belki Kürtçe bir anlamı olduğunu sandım, daha sonra "Betofın", "Bah", "Mayls" gibi bir besteci ya da yazarın adının Türkçe yazılışı olabileceği takıldı aklıma, çünkü kitapta yabancı isimler hep Türkçe okunuşlarıyla yazılmıştı. Sonunda, 213. sayfada "Tosun Osman'ın Leventleri" diye bir kitabın adı geçince "tol"un anlamını bulduğumu sandım, çünkü bu kitabın adındaki harflerin yanlış dizilmiş olması sayesinde roman kahramanı kendini (ve adını) silmeye çalıştığı bu dünyada, istemeden bir iz bırakıyordu. Ve bu dizgi hatası sayesinde bulunuyordu. Ya da "Tol", örneğin "yol" yerine, aynı romanda anlatıldığı gibi, yanlış dizilmiş bir başlıktı (T, O ve L harfleri aynı zamanda, romanın üç bölümünün başlıkları ve T harfinin yazıldığı başlık sayfasına uzun süre bakınca bunu Y gibi görmek bile mümkün!) Neyse ki, "tol"un halk dilinde bir kelime anlamı olduğunu da sözlükten öğrenmiş oldum bu sayede, fakat sözlükte belirtilen üç anlamın da roman açısından fazla aydınlatıcı olmadığını söylemeliyim, böylece ilk kez bir roman hakkında, en önemli gizemini çözemeden yazmaya başlıyorum. Tol'da bir başka takıldığım nokta kapağında yer alan Gesner Armand'ın "Karnaval Fi... Devamını görmek için bkz. |  |
A. Ömer Türkeş, "İsyanın Kürtçesi", Virgül, Sayı 56, Kasım 2002 Toplumsal ve siyasal tarihimizin yakın dönemini Murat Uyurkulak da fantastik bir kurguyla anlatmış. Kürtçede isyan anlamına gelen Tol, etkileyici cümlelerle başlıyor: "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi. Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar... Annemin ağzı fazla bozuktu. Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: ‘Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar...’ Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti. Ben babasız da bir Yusuf’tum." Okuduğumuz Yusuf’un "annesinin öngörüsünü haklı çıkaran" trajik hikâyesidir. Okuyucu Yusuf’la, o otuzlu yaşlarını sürerken, "bin kapıdan kışlanmış bir tavuk halindeyken," yani yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlek ve ceketi giydiği, çaycıya bir kez bile çay ısmarlayamadığı, öğünlerini kuru simitle geçiştirdiği, her mesafenin yayası olduğu günlerde tanışır. Parlak şiirlerin şairi olarak bilindiği yirmili yaşları çoktan geride kalmış, bir tesadüf eseri bulduğu işini de yitirmiştir; hayat mağluplarındandır o!.. Büyük kenti tüketerek terk eder, Diyarbakır’a giden trenin yük vagonlarından birine cebinde tabancası,... Devamını görmek için bkz. |  |
Halim Şafak, "Dil acımasızdır", İmlasız, Sayı 2, Temmuz-Ağustos 2003 bir Roman dili gündelik dilin dönüşmesi olarak pek anlanmaz. Gündelik verili dil romanda tam anlamıyla bir farklılaşmayla ve kendini yıkarak ortaya çıkmaz. En azından bizde yazılan romanlarda genelde bu böyledir. Şiirsellik, imgesellik ve daha başka kimi arayışlar ve biçimsel yenilikler, savrulmalar kuşkusuz roman dilinde bir kırılmadır ama; buradaki asıl sorun yazılan romandaki dilin aldığı biçim ve içerdikleridir. Dilin anormalleşmesi, yıkıcılıkla ortaya çıkması, yıkmayı hedef almasıdır. Dil okuru sarsmanın en önemli yoludur. Bu yüzden romanda geliştirilen dilin günümüz dünyasında o sarsmayla dönüştürme ve yıkma gibi bir özelliği sahiplenmesi gerekir. Bir bakıma dil okuru mahvetmelidir. Buradaki mahvetme pratiğinin bir yandan da romanın kendisine dönük olması da başka bir taleptir. Murat Uyurkulak’ın ilk romanı Tol bu bağlamda dil ve insan olgusunu tartışabileceğimiz özelliktedir. Tol’un roman olarak yapı ve kurgusunu dil ve insanın acısıyla ilişkilendirerek farklı çıkarımlar yapmamız mümkündür. Bu yazının meramı dili üstünden Tol’u irdelemektir. Derdim birey insanın edepsizliğinin ve bayağılığının romanın diline dönük açılımlarını ve bunun sonuçlarını tartışma konusu etmektir. iki İki kişinin İstanbul’dan Diyarbakır’a uzun tren yolculuğunun geçmiş ve bugün arasında acı bir yolculuğa dönüşmesi Tol’un as... Devamını görmek için bkz. |  |
Umay Umay, "Pis ve güzelsin Tol", HaberTürk Gazetesi, 19 Aralık 2002 ... sol elimi gererek açıyorum. avcuma bakıyorum. bakıyorum, bakıyorum; kahretsin yaa çok güzelim. avcuma gül suyu döküp annemin bacaklarını, ateşlenen her yerini ovuyorum. bu ona iyi geliyor. sağ elimle sık sık Tol'ün sayfalarını çeviriyorum. tekrar tekrar okuyorum. içim zangırdayan buzdolabı gibi. yanımda olsan murat, suratının ortasına öyle hiddetli bi tokat sallardım ki... annemi uyandırmadan, anıları uyandırmadan. birileri bilir hiç korkmam. korkmam da, eğer bu kadar güzel ve sarsıcı bir kitap okumamışsam!!! pis ve güzelsin Tol. annem iyileşince gözlerimde yüzen balıkları kırık akvaryumuna dolduracağım. şair şiirine, şiir şairine, acı hakikatine, O EDEPLİ SÜRÜNGENLİK HALLERİMİZE, çok ama çok sevildiğimiz, hiiiiiiç sevilmediğimiz 12 eylül dönemine böyle bir kalemle ilk kez dokunuluyor. bu kadar usta, bu kadar genç, bu kadar acıtıcı. annem habire ne okuduğumuzu soruyor. 'bir elmanın kızgın soba üstünde çıkardığı patırtının romanı anne' diyorum. 'elma yanıyor mu' diyor, 'soba sönüyor' diyorum. hemşire, bi şarkıcıyla neler konuşacağımı bilmiyorum dedi. biraz yüzü kızardı... benim de kızardı. dereceyi annemin sol kolunun altına koyup odadan usulca çıktı. bi kitapla neler konuşacağımı iyi bilirim murat. ama bi kitap nasıl kıskanılır bilmiyordum. bi kitap sol elim gül suları içinde ve anne tenindeyken nasıl okunur hiç bilmiyordum. öğrendim. sigara molası için hasta... Devamını görmek için bkz. |  |
Selah Kemaloğlu, "Ötekilerin intikamı: Tol", Yeni Şafak, 13 Ekim 2002 Murat Uyurkulak, Tol adlı romanıyla parçalanmış, ötekileştirilmiş, örselenmiş hayatların bir varolma biçimi olarak seçtikleri intikamın izleğinde ve gayet keskin biçimde, 1950'lerden bugüne "Türkiye'nin gayri resmi tarihine, gayri resmi bir bakış" fırlatıyor. Tol, çoğu zaman hoyrat bir iç şiddete dönüşen, uçlara taşan sevgisizliğin ve sevginin, "aşkın ve nefretin" tezatlarında şizofrenik eğilimleri olan kahramanların anlatımlarında parçalanmış bir roman. Bizleri rahatsız eden merhametsizlik ve ruhsuzluk içinde bir trenin kompartımanında intikam, ihanet ve intihar kavramlarının gölgesinde "dişe diş" bir hesaplaşma... Uyurkulak, kahramanlarının hayatlarını birbirini tamamlayan hikâyelerle anlatıyor. Zamanın ve kahramanlarının konumlanışına göre dilini esneten yazarın, bir üslup arayışında olduğunu birçok hikâyesinde ulaştığı anlatım zenginliğini bazen kaybetmesinden görüyoruz. Bunun içinde oldukça parçalı oluşan kurgu, romanda bazı kırılmalara neden olmuş. Ancak çoğu zaman başvurduğu şiirsel anlatımındaki zenginlik ve "bilinç akım"larındaki başarılı aktarımlarla bir Virginia Woolf denemesi duygusunu uyandırması açısından oldukça güçlü ve şaşırtıcı bir düzeye ulaşmış. Sim Campbell, "İyi, saf, masum çocuklar", Milliyet Sanat, Aralık 2002 Tol, tasarlamadığı bir tren yolculuğu boyunca babasının acıklı ve öç alınası hikâyesinin yanı sıra, ona eklemli, olmazsa olmaz başka hikâyelerle yüz yüze gelen yenik ve yılgın musahhih Yusuf'un anlattığı, bazen de diğerlerine anlattırdığı zengin ve dokunaklı bir öykü. Bir darbe sabahı, ıslattığı yetiştirme yurdu yatağının serinliğinde uyanan Yusuf'un perdeyi aralayıp kapıda bekleyen ufak tefek askeri gördüğünde o sabaha dair söylediklerinin duruluğu daha ilk sayfadan kitaba bir süre teslim olmaya niyetlendiriyor okuru. Uyurkulak'ın askeri darbe gibi sıkıcı ve karartıcı bir konuyu bile keyiflendiren örtüsüz, slogansız ve ahkâm kesmekten uzak yaklaşımını kitap boyunca hissetmek mümkün. Karakterler ustalıkla örülmüş, zengin ve gerek. Görünen o ki yazar, kitabının ana karakerleri kadar yan karakterlerini de hassas terazilerde tartmış, milim milim ölçüp biçmiş ve tam gereken yerlere, gerektiği kadar ve şekilde yerleştirmiş. Kitapta yazarın önemsiz gördüğü, içi biraz olsun şişirilmiş hiçbir karakter olmadığı gibi, ikinci derecede karakterlerin harcının kalitesi –kanıksadığımız ölçülerde bile– ana karakterlerin gerisinde kalmıyor. Assolist Müyesser'in de İsmail karakteri kadar inceden inceye düşünüldüğü, Asya ve iyi kalpli kocasının askıntı sarhoş şair kadar özenle ve keskin gözlemlerle tasarlandığı gözden kaçmıyor. Karakterlerin titizce saptanmış güçlü iç sesleri okuyucuya başar... Devamını görmek için bkz. |  |
Salah Kemaloğlu, “Parçalanmış hayatların parçalı romanı”, Dergibi, 5 Aralık 2002 Murat Uyurkulak, Tol adlı ilk romanıyla parçalanmış, ötekileştirilmiş, örselenmiş hayatların bir varolma biçimi olarak seçtikleri intikamın izleğinde, 1950'lerden bugüne "Türkiye'nin gayri resmi tarihine, gayri resmi bir bakış" fırlatıyor. Türkiye'de pazar ekonomisine endekslenmiş popüler konuların ve isimlerin ardında gizlenen romanların nitelikleri tartışılırken, genç romancı Murat Uyurkulak, "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" sözleriyle başlıyor romanına. Bir çokları için artık geride kalan bu kavramlarla giriş yaptığı romanıyla, Uyurkulak, popüler romanların vesayeti altındaki edebiyat dünyasında kendine farklı bir yer arıyor. Bunun yanında roman, Türkiye'deki birçok insana hiçbir çağrışımda bulunmayacak “Tol" gibi Kürtçe bir isim taşıması, yazarın, romanın mecrası hakkında önemli ipuclarını veriyor. Kinin intikamı "Tol, Bir İntikam Romanı" genç bir yazar Murat Uyurkulak'ın ilk romanı. Modern çağda kavramsal bir izafiyete maruz kalan intikam sözcüğü Kürtçe karşılığı olan "Tol"la tanımlanmış. Bu sözcüğün dilin belâgatindeki yeri hem Uyurkulak'ın romanındaki intikamın şiddetini, hem de bu kelimenin kendi dil bütünlüğü içinde zaman ve mekandaki sınırsızlığı ortaya çıkarıyor. Yazar, ötekileştirilmiş, ezilmiş, mağdur insanların ruhlarından taşan intikamın izini sürüyor. "Dibe vurmuş yaşamlardan" in... Devamını görmek için bkz. |  |
Nurinisa Eroğlu, ''Tol şarkıları'', sanatatak, Mart 2013 Edebiyat ve Müzik yazı dizisi bu kez Murat Uyurkulak albümü yapma peşinde. İşte romanı rüzgâr gülü gibi havalandıran şarkılarıyla Tol diskoteği huzurlarınızda! Burası Agora Meyhanesi! Ümitler meze! İçmekteyiz her akşam! Diyarbakır yolunda bir tren. Kompartmanda iki kişi: Babasız Yusuf ve Şair. Yolboyu rakı, şarap, kanyak, ot, bir daha kanyak, bir ara-Yusuf- süt, tekrar rakı, cin, viski ve bol sigara içiyorlar. Aynı yolda Şair ‘çarşıyı taşıdığı’ cebinden; tuzlu leblebi, gofret, küçük bir şişe kanyak, bir paket napoliten, gazete kağıdından küçük bir bohça, küçük bir paket tuzlu fıstık, el radyosu ve bir de yara bandı çıkarıyor. Şair, bir de Babasız Yusuf’a bir defter veriyor ki bakınız o vesileyle kimleri tanıyoruz: Topal Ahmet Komutan. Başlangıçta ‘iki kişi olan’ sonra tek: İsmail. Anne. Annenin erkek arkadaşları. Muavin. Yurt Bekçisi. Canan. Esmer. Ada. Kemancı Mahmut. Solist Müyesser. Tambur- kedi. Dersimli Şadi. Suskun, bilge kişi: Adnan. Kambur Mehmet. Muzo. Nezahat abla. Aslan amca. Sarışın. Asya.- Kocası. Veli. Vedat. İmam Hüseyin. Timur. Salih. Coşkun. Yüksel abi. Ayyaş Profesör Ali İhsan Hoca. Kira Mama Neba. Köpek. Kadın. Adam.-İktisat Doktoru. ‘Şehri öcalıcı gözlerle süzen’ adamlar. Bakkal. ‘...babaları öğretmen, babaları marangoz, çiftçi, kemancı, babaları her şeyden anlar’ , düşmüş bir meyhane kapısını bir kerede sırtlayıp hop yerine oturtuveren ‘kahramanca öl... Devamını görmek için bkz. |  |
Aylin Saraç, "Sarsıcı, çarpıcı, coşkulu...", okuryatar.com, 9 Ağustos 2011 Daha önce öyküleriyle tanımıştık ama keşke bize çaya gelse de kendi birkaç öyküsünü anlatsa diye düşünmüştüm. İyi bir kalem, insanda doygunluk ve çarpışma hissi yaratıyor. Roman, son sözünü söylermiş gibi başlıyor. Sabahattin Ali’de de bu duyguyu çok yaşarım. “Eee şimdi ne kaldı söyleyecek…” derken öyle bir başlar ki şaşarsınız. Bu roman da başlarken bende böyle bir his uyandırıyor. Kahraman kendini anlatırken kafa sesiyle konuşuyor, zaman, mekân ve derinlik bu ilk sayfadan itibaren okuyucu yazar arasındaki anlaşma olarak kayda geçiyor. Yusuf sakin, mi acaba? Yusuf korkak, mı acaba? Bu kadar dibe vurmuşken kim tekrar doğrulabilir? Kim zamanından önce ölme cesaretini gösterebilir? Yusuf görünmez sıradanlığının içinde... Yusuf görünürken bambaşka... Yusuf, üç yüz sayfa uzunluğundaki çetelede yirmi dört kutucuğu karalıyor. Günleri, saatleri, dakikaları hesaplıyor. Zamanı bekliyor. Yusuf musahhih yani düzeltici… İşaretlerin ve kelimelerin tuğlalar gibi köşeleri olduğunu doğru yerlere yerleştirilmeleri gerektiğini düşünüyor. Zamane kitaplarını düzeltiyor. Kelimeleri seviyor. Yusuf çok tanıdık geliyor, bir o kadar da uzak. Ama her kendi hayatına dokunuşunu anlatışında samimiyeti ve sahiciliği “Bir yerde görsem tanırım ben bu insanı” dedirtiyor. Yusuf beklenmedik bir günün sonunda, hayatın bazen ne kadar şaşırtıcı olabileceğini tahmin etmesine rağmen he... Devamını görmek için bkz. |  |
|