ISBN13 978-975-342-550-6
13x19,5 cm, 256 s.
 
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Murat Uyurkulak diğer kitapları
Tol, 2002
Bazuka, 2011
 
Har
Bir Kıyamet Romanı
Kapak Resmi: Mustafa Horasan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2006
7. Basım: Mart 2016

“Bu ülke, ki Netamiye derler adına, ulu bir ejderhanın mide fesadından doğdu. Biz oradaydık, gördük her şeyi. Kıyametin yarım boy küçüğü bir alamet gündü. Yalan elbet, ulu falan değildi ejderha. Kanatlarından irin saçan, pespaye bir yaratıktı aslında. Hastaydı, uçarken kusuyordu sürekli. Şöyle son bir kez titredi, süzülürken ağzını açtı ve macunumsu fokurdak bir sıvıyı, uzun ince kilimler misali, kadim suyun ortasına seriverdi. Ejderha olgun bir armut gibi yere düşerken, macunkilim de hızla katılaştı, kabarcıklarından dağlar vadiler denizler hasıl oldu, bu ülke böyle vücut buldu.

Üzerinden her daim ekşi kokulu dumanlar tütmesi ondandır.”

Murat Uyurkulak’ın ilk romanı Tol çok sevilmişti. Har’ı da seveceğinizden eminiz. Dumanı tüten bir kıyametin romanı Har. Gökte melekler, cinler, “ben”ler, şeytanın ta kendisi, yerde Numune, Onüç, Otuzbeş ve bütün Yamuklar, tekmili birden aynı alametin üzerinde. Ne diyelim, Büyük A hepimizi korusun!

OKUMA PARÇASI

Başlıngıç bölümü, s. 13-16

BAB16
TERKİP

Pınarbaşında oturdum, ahreti seyre durdum...
Bursa ağıdı

Kardeşimin vefatından önce, parklarda dolanırken çitlediğimiz çekirdek ailemizi muadillerinden ayıran hiçbir özellik yoktu. Bir kalıp teneke peynirine benzerdik, öyle bildik, ak, delik ve peynirin kalıbını aşan sıfatlarla sürünür giderdi cümle ailemiz: Babam, annem, ben, kardeşim erkek... Âlem yaygarasına karşı teksesli ve kederli bir kuartet...

Vaktiyle püriftihar elçi soyundan sızdığına delalet saydığı iştahlı gövde kılları ağarıp hatları kavis kazandıkça yumuşak beyaz bir yastığa benzeyen, eve yolu düşen tüm pestil tanışlarda bir tür uyku hali hasıl eyleyen emekli memur babamızın en büyük zevki, hane köşelerinde maça kızı kıraat etmekti. Karenin üç ak bunağını, elindeki kara kozları tuhaf hırıltılar eşliğinde masalara çarpa çarpa ifrit etmeye bayılırdı. Bir başka dev zevkinin, market kasalarındaki birbirinden maça kızların esmer uzuvlarına el atmak olduğunu öğrenmemize, bir kangal kurtlu sucuk vesile oldu. Annemi öğürten kurtlarına merakla baka baka markete götürdüğüm kangalı nazikçe aldılar, sucuğu yaşıyla oransız kabarmış babamı öfkeyle verdiler. Halbuki babam, herkesin herkesle halvet olacağı günlerden ürkenler kavmindendi. Annemden yana da külliyen vejetaryendi.

Annem besili bir tavuktu. Mutfakta mesai yapa yapa düdüklü tence...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Kemal Varol, “Rövaşatayla atılan bir golü özlemek, Radikal Kitap Eki, 3 Şubat 2006

Tol gibi epey ses getirmiş, yazarına haklı bir ilgi doğurmuş önemli bir romandan sonra Murat Uyurkulak'ın bu kez ne yazacağı, bu romanın yarattığı beklentiyi hangi yollarla gidereceği, dahası aynı başarıyı yeniden tekrar edip etmeyeceği çokça soruldu. Uyurkulak'ın yeni romanı Har'da, romanın kahramanlarından Onüç'ün başından geçenlerin anlatıldığı bir epizot, yukarıdaki soruların yanıtı niteliğinde. Aynı zamanda, yazarlar için bir tehlike de olan bu yüksek tutulmuş çıtanın farkında olan Uyurkulak, önce kendi parodisini yaparak başlıyor.

Küme düşme tehlikesi yaşayan bir takımın golcüsü olan Onüç, takım için hayati önem taşıyan sezonun son maçında dillere destan bir rövaşata atar. Atılan rövaşata takımı küme düşmekten kurtardığı gibi, Onüçe'e de haklı bir şöhret getirir. Onüç, sonraki sezonda gollerini peş peşe sıraladığı halde taraftarları bir türlü memnun edemez. Çünkü taraftarlar, Onüç'ten, son maçta attığına benzer bir rövaşata beklemektedir. Takımın yine küme düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu yeni sezonun son maçında, burnunu uzatsa gol olacak bir topa, biraz da ondan eski günlerin ihtişamını bekleyen taraftarları memnun etmek niyetiyle, rövaşata yapar Onüç. Ancak gölü atamaz ve nihayetinde taraftarların hışmına uğrar: hem de kardeşine tecavüz edilerek.

Bu hikâyenin Har'da yer almış olması boşuna değil. Hatırlanacağı üzere, Tol, yayımlandığ...

Devamını görmek için bkz.

Nazan Maksudyan, “Tarihini hatırlamayan ülkede belleğine mağlup olanlar”, Virgül, Sayı 97, Temmuz Ağustos 2006

Unutmak. Unutmak istemek. Ve inadına unutamamak. Unutamadıkça yamulmak, netamelenmek. Har’ı okurken, düşünürken bu cenahlarda dolaşıyor insan. Romanın, teni kararmış, gözlerinin altı çökmüş, müptela meleği Tefail’in söylediği gibi: “Netamiye ülkesi, öyle böyle değil, çok netameli, pek hassas bir yerdir. Herkesin bin türlü takıntısı, çeşit çeşit sapıklığı, ruhundan söküp atamadığı kötü hatıraları vardır. Tarihini hatırlasa infilak edecek bir ülkedir.”

İşte Har, tarihini hatırlamayan ülkede, unutmayı beceremeyenlerin infilak (yamulma) öykülerini anlatıyor.

Unutma, bellek ve bilinç konuları uzun zamandan beri çok insanın kafasını kurcalıyor. “John Malkovich Olmak” filminin başında, kuklacı Craig şempanzesine şöyle der: “Maymun olduğun için şanslısın, çünkü bilinç bir lanettir. Düşünüyorum, hissediyorum, acı çekiyorum.”

Karakterin hayvanlara karşı duyarsızlığı bir yana, yazar CHarlie Kaufman’ın bu saptaması, filmi izlediğim 2000 senesinden beri kulaklarımda çınlıyordu.

Hegel’in “mutsuz bilinç” kavramı da bu saptamaya ekleniyordu. İlk safhada, sorgulayan bilinçten uzak olan insan mutludur. Bilinç kazandıkça, varoluşuna, kimliğine, şeylerin ve diğer insanların doğasına dair soruları çoğalan birey, parçalı dünyanın (var olan ve mümkün; tikel ve evrensel) bilgisiyle mutsuzlaşır. Kişi hem mutlak (evrensel) doğru...

Devamını görmek için bkz.

Aysel Sağır, “Melekler, cinler, derbederler”, Cumhuriyet Kitap Eki, 10 Ağustos 2006

Kendi monotonluklarından bunalmış, durağan hayat ritimlerine sıkıntısının hızını vermeye çalışan insanların nafile çabalarının beş para etmediği bir ortamdan çok, bir yangın yerini göz önüne getirin. İlk aklınıza gelen kaçışan, panikleyenler insanlar mı olacaktır? Ya da yanan ateşi bilinçli çabalarla söndürmeye çabalayanlar mı? Kıyamet günü daha çok dini ritüeller tarafından tasvir edilir, her şeyin sonudur artık. İnsanın yaşarken yapıp ettikleri, günahlar-sevaplar olarak işlem görürken, mükafat ve ceza da bu iki durumundan ağır basanına göre belirlenecektir. Bu anlamda, insanüstü bir gücün bizim yapamadıklarımızı yapıp, soramadığımız hesabı soracağı söylenir öteden beri. İçinde bulunduğumuz dünyadan tümüyle bağımsız bir çağrışım yaratan bu durumu, gündelik yaşama uyarladığımızda ne olur peki(?) Kendi canlı tasvirimizi yapıp edemediklerimizde görürken, asıl hesaplaşmayı da yaşarken yaparız.

Kederli bir kuartet

Murat Uyurkulak, Har adlı romanında hesaplaşmaları derhal hayat tarafından ödetiyor. İsimlerini 'öbür dünya' ve hayattaki rollerinden alan melekler, cinler, Numune, Otuzbeş, Onüç, Yamuklar, Tefail ve Büyük A'yla tanışmadan önce, adına aile denilen, anne-baba ve çocuklardan oluşan bir eve uğruyoruz; "Babam, annem, ben, kardeşim erkek... Âlem yaygarasına karşı teksesli ve kederli bir kuartet... O mutlak kayıtsızlığın kucağına oturmama dai...

Devamını görmek için bkz.
 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2025. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X