ISBN13 978-975-342-586-5
13x19,5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 32.00 TL
İndirimli fiyatı: 25.60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Güzel Ölümün Öyküsü, 2019
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Doyma Noktası
7. Basım
Liste Fiyatı: 18.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Ağlayan Dağ Susan Nehir
Kapak İllüstrasyonu: Ali Fuat Devecioğlu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2007
5. Basım: Mayıs 2017

2008 Orhan Kemal Roman Armağanı

"Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar." Kuş Diline Öykünen kitabının yazarı Ayşegül Devecioğlu’ndan bu kez Çingenelere dair bir roman…

...ağaçların toplantı yaptığı kasvetli kırda kocaman bir gökkuşağı belirdi. Öylesine güzeldi ki onu ancak yalan yaratabilirdi. İsmi ve yüzü olanlar adsız ve yüzsüz olana dönüştüğünde cesetlerin ardında, yakılmış yıkılmış evlerin, ölü çocukların, boğazlanmış hayvanların ardında yalnızca dokunsan kırılacak bu yalan kalırdı. Yaşanmış iyi şeylere, başka türlü de yaşanmış olduğuna, başka türlü de yaşanabilecek olduğuna dair... Öylesine arsız bir yalandı bu. Yüzü bile kızarmayan bir yalan... Zayıf bacaklarının üstünde titreyerek duruyor, narin kanatlarını gizliyor, kuvvetli bir esintide uçup gitmemek için direniyordu. Öylesine hazin bir yalandı bu.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 13-18.

Güzleri gün akşama döndüğünde Balkan göğü kana boyanıyor, bulutların etekleri tutuşuyor ve göğü saran yangın kapı önlerinde süpürge bağlayan kadınların yüzüne kızıl gölgeler halinde düşüyor. Keman, darbuka, gırnata sesleri, kapatıldıkları yerden kaçmış çocuklar gibi ansızın ortaya çıkıveriyor. İncecik duman, yanık tahta kokusu teneke damlı evleri kucaklıyor, Roman gaydası başladığında yaşlılar unutulmuş töreleri yansılarcasına ateşin başına çömeliyor.

Çingene, böyle anlarda bütün dünyayı içinde –tam şuracığında– hissediyor. Tahta arabaların üstündeki rengârenk boyaların anlattığı masallar, hep esrarlı işlerin çevrildiği kabak tarlası, evlerin önünde tetik duran siyahlı beyazlı köpekler, çocukları sebepsizce kovalayan kazlar, tanıdığı, tanımadığı insanların sesleri; sanki bir bohçaya sığıverip içine saklanıyor.

Baharda, yoncalarla ebegümeçlerinin arasına gizlenmiş körpe kuzukulaklarını ararken de oluyor bu. İsmini bilmediği mor çiçekler,...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, "En zoru Çingene olmak", Radikal Kitap, 16 Mart 2007

"Bu bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin..." cümlesiyle başlayan Ağlayan Dağ Susan Nehir'de, Çingenelerin dünyasına bakıyor Ayşegül Devecioğlu. 'Bakıyor' kelimesini özellikle vurguluyorum. Çünkü görmek için bakmak, bakmak için seçmek gerekir. Aynı resme ya da aynı topluma bakan iki insan aynı şeyleri görmezler. Düşünceleri, inançları ya da önyargılarıyla baktıkları manzaradan farklı insanlara veya nesnelere odaklanır, onlar arasındaki ilişkileri farklı kurar, onların gerçekliğini bir yönüyle kavrar ya da o gerçekliğin kapısını bir türlü aralayamazlar. Gerçeklik insanlar ve nesnelerin aralarında bir bağ kurulmaksızın yapılan aritmetik toplamı değildir. Aynı resim kareleriyle çok farklı metinler üretilebilir; hele ki söz konusu olan Çingene topluluklarıysa...

Herkesin Çingeneler hakkında bir kanaati...

Devamını görmek için bkz.

Asım Kahveci, "Yalanın kalbindeki gerçek", Bugün Gazetesi, 2 Nisan 2007

Ayşegül Devecioğlu, yurtsuzluğu yurt edinen Çingeneler’in öykülerini anlattığı son kitabı Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanında “yalanın yüreğindeki hakikatin” peşine düşüyor.

“Bir Çingene’nin öyküsü bu; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene’nin...” Daha romanın ilk cümlesinde okuyucuyu belirsiz bir yolculuğa davet ediyor yazar.

Yolların, bütün insanlar tarafından yüründüğü, ama yolculuğun bütün insanlar tarafından dışlanmış bir topluluğa, Çingeneler’e ait olduğu ve masala öykünen öykülerle dolu bir yolculuk. Popüler kültürün dile doladığı ve bilinçsizce yücelttiği farklılık ve farklı kültürler söylemini, emekle ve hassasiyetle gerçekliğine kavuşturan bu öykülerde Ayşegül Devecioğlu, “yalanın yüreğindeki hakikatin” peşine düşüyor. Anlatıcının çocukluğunda, ailesinin evine temizlik için gelip giden bir çingene kadın,...

Devamını görmek için bkz.

Filiz Koçali, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Bianet, 5 Mayıs 2007

Ayşegül arkadaşım. Romanını adadığı Atiye Abla'yı da tanımıştım. Hatta kitabın kapak resminin yaratıcısının, Ayşegül'ün oğlu, tasarımcı Ali Fuat Devecioğlu'nun çocukluğunu bile biliyorum.

Yani kitap benim için o kadar tanıdık. Ama romandaki kahramanlar, masallar, nehirler, "içi ve dışı kireçlenen, yeri sıvalanan evler", gelenekler, küfürler, "yalan"lar o kadar yabancı. Üstelik yanı başımda, gözümün önünde olduğu halde.

Ağlayan Dağ Susan Nehir, bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin... Naciye Abla'nın...

Kedileri "kirli" sayan kendi halkının yanında kedi katliamlarına en azından "tanıklık" ederken, "gaco"larla birlikte yaşadığı evde kedilere şefkat gösteren, kendi halkı her gün hiç değilse iki yüz elli gram kıymayı sofrasına koyma alışkanlığındayken "gaco"larla birlikteyken et sevmeyen Naciye Abla...

Belli ki, Çingenel...

Devamını görmek için bkz.

Metin Celal, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Cumhuriyet Kitap Eki, 3 Mayıs 2007

Naciye Abla'nın hikâyesi aynı zamanda göçerlikten yerleşikliğe evrilen Çingenelerin de hikâyesi. Anlatıcı bu hikâyeyi, adı eskiden "Ağlayan Dağ" anlamına gelen bir Balkan kasabasından anlatıyor. Yani Naciye Abla'nın hikâyesini ikinci elden, bir dış göz yardımıyla okuyoruz. Yazarın bir aktarıcı olarak konumlanması yabancılaşma duygusu yaratıyor. Aynı zamanda da yazara bir kolaylık sağlıyor, klasik roman yapısına sadık kalmadan, anlatımda bir doğrusallık izlemeden bir anlatı kuruyor. Çünkü Naciye Abla tüm hikâyeleri yalanla gerçeği birlikte yoğurarak anlatıyor.

Bu Çingelenelerin kendilerini savunma mekanizmaları, hiçbir zaman tam anlamıyla doğruyu söylemiyorlar. Gerçeği anlatmak yerine dinleyicileri nasıl hikâyeler bekliyorlarsa öyle hikâyeler anlatıyorlar. Bu öyle bir alışkanlık ki, hemen her konuda karşılarındaki dinleyiciyi memnun etmek için yalan söyleyiveriyorlar. "Yalan", sürekli değişen...

Devamını görmek için bkz.

Hande Öğüt, "Söylenemeyeni Söyleyebilme Erdemi", Mesele Dergisi, Haziran 2007

Söz, kişiye yalnızca gündelik gerçekliği değil, aynı zamanda kendi hakikatini de öğretir. Varlığının bağlı bulunduğu en belirleyici hakikatini... Ancak sözün gümüş, sükûtun altın olduğu temrininin kutsandığı toplumlarda, söylemektense susmak, yazmaktansa anlatmak, hatırlamaktansa unutmak yeğdir. Oydaşmadan, riayet etmekten sapan bireyler, devletin ideolojik aygıtının çarklılarınca ezildiği gibi toplumsal ahlâk mekanizmasının da dışına itilirler. Ya dışlama ve ihraçla tehdit edilirler, ya da tarihlerini unutmaya zorlanırlar. Ayşegül Devecioğlu, kitle tarafından kendi sesinden uzaklaştırılarak sindirilenlerin, genetik olarak belirlenen bilinçaltı dışlanma korkusu yüzünden susanların, unutmakta buruk bir teselli bulanların öykülerini anlatır bizlere.

Gördüğü ama görmediğine inandırıldığı ‘o şey’in, o şeyle başa çıkamayanların öyküsünü, âdeta kendi kendine anlatır; evet! Çünkü bağırmadan, slogan...

Devamını görmek için bkz.

Doğan Tılıç, "Aynı devrimci yolda yürüdük", Ayrıntılıhaber.com, Haziran 2008

“Güney’de benim gibi sosyalisttir, yine de ona göre dünyadaki hiçbir sistem Çingeneleri içine alacak kadar ikiyüzlülükten kurtulmuş değildir.”

Gazetelere göz atarken, gece bitirdiğim romanın bu cümlesi kafamın içinde dolanıp duruyordu. “İkiyüzlülükten kurtulmuş bir sistem için” çocukluktan beri birlikte yürüdüklerimin, kimisi artık toprak olmuş, yüzleri uçuşuyordu gözümün önünde. Gazete “Tiyatro festivalinin kortej yürüyüşüne Romanların dansözle katılması krize yol açtı” yazıyordu.

Kullansam da, hiç ısınamadım “Roman” lafına. Çingeneyi sevdim ben. Babamdan dolayı. Yol kenarlarına kurulu Çingene çadırlarına gıpta ederdi hep. Ekmek pişiren Çingene kadınlarından ekmek isteyip iştahla yerdi, sırf “öteki” saymadığını göstermek için galiba. Hacının hocanın fetvasına inat, kurban bayramından bir gün önce keserdi kurbanı. Üçte birini evde tutmayıp hepsini dağıtmak için. Bayram sabahı, bizim evde et...

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Aslan, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Gaziantep Hâkimiyet Gazetesi, 20 Haziran 2008

Ayşegül Devecioğlu’nun 2008 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanında Çingeneleri anlatmakla birlikte günümüzün çok konuşulan, tartışılan “kimlik” konusuyla bağlantılı olarak özellikle yakın tarihimizle ilgili kimi sorgulamalara da girmiş. Ağırlıklı olarak Türkiye’deki ve Bulgaristan’daki Çingeneler üzerinde durduğu yapıtında okura yeni bir gizili çözmede ip uçları veriyor. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine de yeri geldikçe değinilen kitapta, Kahramanmaraş kıyımının anlatıldığı zaman dilimine kadar uzanır yolculuğuna Ayşegül Devecioğlu, Çingenelerle çıkıyor.

Anlatıcı-kahraman romanın aynı kişisidir, birinci tekil kişinin ağzında anlatılan romanda. Zaman zaman romanda anlatıcı ve kahraman arasında çekişmeler yaşandığı kendini duyumsatmaktadır. Bu, anlatıcı/kahraman aynı zamanda bir yazar olmasından kaynaklanmakt...

Devamını görmek için bkz.

Dicle Öztürk, "Halden anlayan bir edebiyat", Agos Kitap/Kirk, Mart 2011

Bu yazıya son halini vereceğim akşamın evvelinde, vapurla eve dönerken, karşımdaki koltukta oturan birinin açtığı gazeteye gözüm takıldı. ‘Feminist oğullar yetiştiriyorum’ yazıyordu manşette. Sayfa düzeninin renkten renge koştuğu bu gazetede o sözlerin işi neydi? Alt başlıktan ortaya çıktı ki, o tatlı ideal, hem anne, hem de sermayedar olan bir kadına aitmiş. Üstüne bir de, kafamda sadece ‘kuşdiline öykünenler’, ‘ağlayan dağlar’, ‘kış uykusundakiler’ dönüp dururken, ‘patron’un ‘feminist’ ile yan yana duruşu daha da gülünçleşti. “İkisinin beraber olup olmayacağını feministler daha iyi bilir” diyelim şimdilik, ve Ayşegül Devecioğlu’nun kitaplarına odaklanıp, minik feminist adaylarının bu yolda yoğrulurken duyabileceklerine örnek olacak neler varmış, kendimizce bir bakalım.

Kuşdilinin şifası

Devecioğlu, yayımlanan ilk romanı

Devamını görmek için bkz.

Seda Bütün, "Çingenenin söylediği", İAN Edebiyat, Eylül 2015

Ağlayan Dağ Susan Nehir, anlatıcı konumundaki genç kadının hayatında derin izler bırakan, çoğu zaman Çingene ya da Yalancı diye adlandırdığı Naciye Abla’yı gerçek yüzüyle tanımak istemesini konu ediniyor. Arka planda ise her daim öteki olmuş Çingeneleri ele alıyor. Devecioğlu, Çingene olmanın ne anlama geldiğini içten bir bakışla, yargılamadan, kategorize etmeden aktarabiliyor okura. Yerleşmiş Çingene imajını pekiştirecek Çingene’nin uçarı, renkli, şenlikli yaşamından kesitler sunmuyor mesela. Yazar aksine, önümüze sürülen bu sahte resmin arkasındaki gerçeği göstermek istiyor: “Çingene’nin altın küpeler, özgür ruh, tutkulu kan gibi bayağı imgelerden oluşmuş yağmalanmış suretini kafamdan silip atabilecek miydim? Kamp ateşi etrafında yapılan dansların, bıçakların konuştuğu tutkulu aşkları, gitar sesinin oluşturduğu sembolik Çingene yaşamı, yüzlerce yıldır yaşanmakta olan kıyım ve faciaları, yoks...

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova