ISBN13 978-975-342-586-5
13x19,5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 286.00 TL
İndirimli fiyatı: 228.80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Güzel Ölümün Öyküsü, 2019
Arkası Mutlaka Gelir, 2020
Anatomi Dersi, 2022
Kuma Daireler Çizen, 2024
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ağlayan Dağ Susan Nehir
Kapak İllüstrasyonu: Ali Fuat Devecioğlu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2007
6. Basım: Aralık 2023

2008 Orhan Kemal Roman Armağanı

"Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar." Kuş Diline Öykünen kitabının yazarı Ayşegül Devecioğlu’ndan bu kez Çingenelere dair bir roman…

...ağaçların toplantı yaptığı kasvetli kırda kocaman bir gökkuşağı belirdi. Öylesine güzeldi ki onu ancak yalan yaratabilirdi. İsmi ve yüzü olanlar adsız ve yüzsüz olana dönüştüğünde cesetlerin ardında, yakılmış yıkılmış evlerin, ölü çocukların, boğazlanmış hayvanların ardında yalnızca dokunsan kırılacak bu yalan kalırdı. Yaşanmış iyi şeylere, başka türlü de yaşanmış olduğuna, başka türlü de yaşanabilecek olduğuna dair... Öylesine arsız bir yalandı bu. Yüzü bile kızarmayan bir yalan... Zayıf bacaklarının üstünde titreyerek duruyor, narin kanatlarını gizliyor, kuvvetli bir esintide uçup gitmemek için direniyordu. Öylesine hazin bir yalandı bu.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 13-18.

Güzleri gün akşama döndüğünde Balkan göğü kana boyanıyor, bulutların etekleri tutuşuyor ve göğü saran yangın kapı önlerinde süpürge bağlayan kadınların yüzüne kızıl gölgeler halinde düşüyor. Keman, darbuka, gırnata sesleri, kapatıldıkları yerden kaçmış çocuklar gibi ansızın ortaya çıkıveriyor. İncecik duman, yanık tahta kokusu teneke damlı evleri kucaklıyor, Roman gaydası başladığında yaşlılar unutulmuş töreleri yansılarcasına ateşin başına çömeliyor.

Çingene, böyle anlarda bütün dünyayı içinde –tam şuracığında– hissediyor. Tahta arabaların üstündeki rengârenk boyaların anlattığı masallar, hep esrarlı işlerin çevrildiği kabak tarlası, evlerin önünde tetik duran siyahlı beyazlı köpekler, çocukları sebepsizce kovalayan kazlar, tanıdığı, tanımadığı insanların sesleri; sanki bir bohçaya sığıverip içine saklanıyor.

Baharda, yoncalarla ebegümeçlerinin arasına gizlenmiş körpe kuzukulaklarını ararken de oluyor bu. İsmini bilmediği mor çiçekler, kadınların gözlerini parlatan otlar ve kedidilleri hışırdadığında...

Karaağaçların gölgesindeki nehrin kenarına oturuyor, görmüş geçirmiş gümüş suyu avuçlarına alıyor; zaman damla damla akıyor ellerinden... Hiçbir yerde birikmeden, bir tenekecikte bile toplanamadan akıyor...

Bu duygunun ne kadar olağandışı olduğunu bildiği için ürküyor. Oysa kocakarının dediği gibi; insanlar için ne daha fazlası var, ne de daha ötesi; ölenlerin bedenlerinde yeniden dirildiği eski Çingenelerin soyu tüke...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, "En zoru Çingene olmak", Radikal Kitap, 16 Mart 2007

"Bu bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin..." cümlesiyle başlayan Ağlayan Dağ Susan Nehir'de, Çingenelerin dünyasına bakıyor Ayşegül Devecioğlu. 'Bakıyor' kelimesini özellikle vurguluyorum. Çünkü görmek için bakmak, bakmak için seçmek gerekir. Aynı resme ya da aynı topluma bakan iki insan aynı şeyleri görmezler. Düşünceleri, inançları ya da önyargılarıyla baktıkları manzaradan farklı insanlara veya nesnelere odaklanır, onlar arasındaki ilişkileri farklı kurar, onların gerçekliğini bir yönüyle kavrar ya da o gerçekliğin kapısını bir türlü aralayamazlar. Gerçeklik insanlar ve nesnelerin aralarında bir bağ kurulmaksızın yapılan aritmetik toplamı değildir. Aynı resim kareleriyle çok farklı metinler üretilebilir; hele ki söz konusu olan Çingene topluluklarıysa...

Herkesin Çingeneler hakkında bir kanaati, o kanaati doğuran bir Çingene efsanesi mutlaka vardır. 'Hoşgörü'sü olanlar için çalan, söyleyen, göbek atan, çiçek satan, tutkulu, yoksul ama neşeli bir topluluktur Çingeneler; artık 'Roman' denir adlarına. Daha dışlayıcı bakışlarda falcılık, bohçacılık, boyacılık, arabacılık, lağımcılık, çöpçülük, kalaycılık gibi marjinal işlerle uğraşan tekinsiz insanlardır. Irksal söylem 'mezheb-i meşrebi şüpheli' saydığı bu insanları yalancılıkla, mundarlıkla, hırsızlık ve ahlaksızlıkla damgalayacaktır. Devletse 'esmer vatandaş' deyip...

Devamını görmek için bkz.

Asım Kahveci, "Yalanın kalbindeki gerçek", Bugün Gazetesi, 2 Nisan 2007

Ayşegül Devecioğlu, yurtsuzluğu yurt edinen Çingeneler’in öykülerini anlattığı son kitabı Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanında “yalanın yüreğindeki hakikatin” peşine düşüyor.

“Bir Çingene’nin öyküsü bu; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene’nin...” Daha romanın ilk cümlesinde okuyucuyu belirsiz bir yolculuğa davet ediyor yazar.

Yolların, bütün insanlar tarafından yüründüğü, ama yolculuğun bütün insanlar tarafından dışlanmış bir topluluğa, Çingeneler’e ait olduğu ve masala öykünen öykülerle dolu bir yolculuk. Popüler kültürün dile doladığı ve bilinçsizce yücelttiği farklılık ve farklı kültürler söylemini, emekle ve hassasiyetle gerçekliğine kavuşturan bu öykülerde Ayşegül Devecioğlu, “yalanın yüreğindeki hakikatin” peşine düşüyor. Anlatıcının çocukluğunda, ailesinin evine temizlik için gelip giden bir çingene kadın, Naciye Abla, zamanla çocukların bakıcılığını da üstlenir ve ailenin doğal üyelerinden biri olur. Anlatıcı kitabın ilk bölümlerinde, Naciye Abla’nın öyküleriyle beraber, onu anıların karanlığından çıkarmaya çalışır.

Her çingene gibi Naciye Abla’da ne yazık ki “bütün hikâyesini yanılsama üstüne” kurmuştur. İç içe geçmiş öyküler kitabın bütünü içinde, gerçekle yalanın durmadan yer değiştirerek, Çingeneler’in kadim zamanlardan modern zamanlara dek, düşman bir dünyada var oluş sırlarını ortaya çıkarıyor sabırla. Anlatıcı...

Devamını görmek için bkz.

Filiz Koçali, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Bianet, 5 Mayıs 2007

Ayşegül arkadaşım. Romanını adadığı Atiye Abla'yı da tanımıştım. Hatta kitabın kapak resminin yaratıcısının, Ayşegül'ün oğlu, tasarımcı Ali Fuat Devecioğlu'nun çocukluğunu bile biliyorum.

Yani kitap benim için o kadar tanıdık. Ama romandaki kahramanlar, masallar, nehirler, "içi ve dışı kireçlenen, yeri sıvalanan evler", gelenekler, küfürler, "yalan"lar o kadar yabancı. Üstelik yanı başımda, gözümün önünde olduğu halde.

Ağlayan Dağ Susan Nehir, bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin... Naciye Abla'nın...

Kedileri "kirli" sayan kendi halkının yanında kedi katliamlarına en azından "tanıklık" ederken, "gaco"larla birlikte yaşadığı evde kedilere şefkat gösteren, kendi halkı her gün hiç değilse iki yüz elli gram kıymayı sofrasına koyma alışkanlığındayken "gaco"larla birlikteyken et sevmeyen Naciye Abla...

Belli ki, Çingenelerin yersiz yurtsuzluğu kadar kendisi de yersiz yurtsuz kalmış.

Çocukluktaki Naciye Abla

Anlatıcının çocukluğundaki Naciye Abla, coşkulu sevgi gösterilerinde bulunan, tuhaf dualar eden, korusun diye çocukların sağına soluna nazarlıklar, otlar sokuşturan, en küçük iltifatı kolayca akıttığı gözyaşlarıyla ödüllendiren, uyduruk ama lezzetli hamur işleriyle mutfağı şenlendiren, çocuklara alınan civcivlere don dikecek kadar onların en akıl almaz isteklerini yerine getiren çok cazi...

Devamını görmek için bkz.

Metin Celal, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Cumhuriyet Kitap Eki, 3 Mayıs 2007

Naciye Abla'nın hikâyesi aynı zamanda göçerlikten yerleşikliğe evrilen Çingenelerin de hikâyesi. Anlatıcı bu hikâyeyi, adı eskiden "Ağlayan Dağ" anlamına gelen bir Balkan kasabasından anlatıyor. Yani Naciye Abla'nın hikâyesini ikinci elden, bir dış göz yardımıyla okuyoruz. Yazarın bir aktarıcı olarak konumlanması yabancılaşma duygusu yaratıyor. Aynı zamanda da yazara bir kolaylık sağlıyor, klasik roman yapısına sadık kalmadan, anlatımda bir doğrusallık izlemeden bir anlatı kuruyor. Çünkü Naciye Abla tüm hikâyeleri yalanla gerçeği birlikte yoğurarak anlatıyor.

Bu Çingelenelerin kendilerini savunma mekanizmaları, hiçbir zaman tam anlamıyla doğruyu söylemiyorlar. Gerçeği anlatmak yerine dinleyicileri nasıl hikâyeler bekliyorlarsa öyle hikâyeler anlatıyorlar. Bu öyle bir alışkanlık ki, hemen her konuda karşılarındaki dinleyiciyi memnun etmek için yalan söyleyiveriyorlar. "Yalan", sürekli değişen hikâyeler, anlatıcı açısından gerçeğe ulaşmada önemli bir engelse de bir yandan da anlatının çekiciliğinin kaynağı da oluyor. Naciye Abla'nın hikâyesi devamlı değişiyor, gelişiyor ya da farklılaşıyor. Naciye Abla'nın kimliğinden kaçmaya başlaması, anlatıcının ailesinin yanında çalışmaya başlaması ile birlikte gelişen bir süreç.

İyi, dürüst ve eğitimli insanlardan oluşan bu aile bilerek ya da bilmeyerek kendi değerlerini Naciye Abla'ya aşılıyor; "her davranışımızla aramızda barınabilmesin...

Devamını görmek için bkz.

Hande Öğüt, "Söylenemeyeni Söyleyebilme Erdemi", Mesele Dergisi, Haziran 2007

Söz, kişiye yalnızca gündelik gerçekliği değil, aynı zamanda kendi hakikatini de öğretir. Varlığının bağlı bulunduğu en belirleyici hakikatini... Ancak sözün gümüş, sükûtun altın olduğu temrininin kutsandığı toplumlarda, söylemektense susmak, yazmaktansa anlatmak, hatırlamaktansa unutmak yeğdir. Oydaşmadan, riayet etmekten sapan bireyler, devletin ideolojik aygıtının çarklılarınca ezildiği gibi toplumsal ahlâk mekanizmasının da dışına itilirler. Ya dışlama ve ihraçla tehdit edilirler, ya da tarihlerini unutmaya zorlanırlar. Ayşegül Devecioğlu, kitle tarafından kendi sesinden uzaklaştırılarak sindirilenlerin, genetik olarak belirlenen bilinçaltı dışlanma korkusu yüzünden susanların, unutmakta buruk bir teselli bulanların öykülerini anlatır bizlere.

Gördüğü ama görmediğine inandırıldığı ‘o şey’in, o şeyle başa çıkamayanların öyküsünü, âdeta kendi kendine anlatır; evet! Çünkü bağırmadan, slogan atmadan konuşur; suskunluk sarmalını mırıltının kadim ve tılsımlı etkisiyle aralar. Pierre Bourdieu, yaşam öyküsünün öncelikle sessiz, sedasız etnologlarda, sonra daha gürültülü biçimde toplumbilimcilerde ortaya çıktığını söyler. Diyeceğim, Devecioğlu da bir etnologmuşçasına, sessizce anlatır yaşamların öykülerini; görülen ama görülmez kılınan, ifşa edilmesi gereken ama üzeri örtülen, ömür boyu bir sır, tabu, utanç, yasak ve azap olarak söylenemez hale getirilenleri, darbeyle telef edilen hayat...

Devamını görmek için bkz.

Doğan Tılıç, "Aynı devrimci yolda yürüdük", Ayrıntılıhaber.com, Haziran 2008

“Güney’de benim gibi sosyalisttir, yine de ona göre dünyadaki hiçbir sistem Çingeneleri içine alacak kadar ikiyüzlülükten kurtulmuş değildir.”

Gazetelere göz atarken, gece bitirdiğim romanın bu cümlesi kafamın içinde dolanıp duruyordu. “İkiyüzlülükten kurtulmuş bir sistem için” çocukluktan beri birlikte yürüdüklerimin, kimisi artık toprak olmuş, yüzleri uçuşuyordu gözümün önünde. Gazete “Tiyatro festivalinin kortej yürüyüşüne Romanların dansözle katılması krize yol açtı” yazıyordu.

Kullansam da, hiç ısınamadım “Roman” lafına. Çingeneyi sevdim ben. Babamdan dolayı. Yol kenarlarına kurulu Çingene çadırlarına gıpta ederdi hep. Ekmek pişiren Çingene kadınlarından ekmek isteyip iştahla yerdi, sırf “öteki” saymadığını göstermek için galiba. Hacının hocanın fetvasına inat, kurban bayramından bir gün önce keserdi kurbanı. Üçte birini evde tutmayıp hepsini dağıtmak için. Bayram sabahı, bizim evde et yenirken, yoksul tencerelerde de et pişsin diye.

İkiyüzlülükten kurtulmuş bir sistem için devrimci bir yolda yürümeye babamla başladım. Onun Çingene sevgisi yüzünden belki, belki değil kesin, ilkokulda yanına oturulmayanın yanına oturdum. Naci böylece sıra arkadaşım oldu. İlk “en iyi arkadaş”ım… İkimiz sınıfın en çalışkanıydık. İkimizin de kafası zehir gibiydi. Kafalarımız denkti de, onun elleri ve ayakları benimkilere fark atıyordu. Elleri darbukaya, ayakları futbol topuna hükmederdi. Naci ...

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Aslan, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Gaziantep Hâkimiyet Gazetesi, 20 Haziran 2008

Ayşegül Devecioğlu’nun 2008 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanında Çingeneleri anlatmakla birlikte günümüzün çok konuşulan, tartışılan “kimlik” konusuyla bağlantılı olarak özellikle yakın tarihimizle ilgili kimi sorgulamalara da girmiş. Ağırlıklı olarak Türkiye’deki ve Bulgaristan’daki Çingeneler üzerinde durduğu yapıtında okura yeni bir gizili çözmede ip uçları veriyor. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine de yeri geldikçe değinilen kitapta, Kahramanmaraş kıyımının anlatıldığı zaman dilimine kadar uzanır yolculuğuna Ayşegül Devecioğlu, Çingenelerle çıkıyor.

Anlatıcı-kahraman romanın aynı kişisidir, birinci tekil kişinin ağzında anlatılan romanda. Zaman zaman romanda anlatıcı ve kahraman arasında çekişmeler yaşandığı kendini duyumsatmaktadır. Bu, anlatıcı/kahraman aynı zamanda bir yazar olmasından kaynaklanmaktadır. Yazar/anlatıcı, çocukluğundan beri yakından tanıdığı Naciye adlı bir Çingene kadının yaşamının izini sürmektedir Bir bulmaca çözer gibi okura sunmaktadır, bunu. Yapıtın ortalarından sonra anlatıcı/kahraman Çingenelerin bizde ve Balkanlardaki durumları hakkında önemli bilgiler sunmaktadır, roman havası içinde.

Uzamın kahramanlaşması: Edirne

Uzam olarak seçilen Edirne yapıt içinde bir kahraman gibi ortaya çıkar. Çingenelerin yaşadığı Balkanlar’dan da söz edilir anlatıcı/kahraman okura oralara da göt...

Devamını görmek için bkz.

Dicle Öztürk, "Halden anlayan bir edebiyat", Agos Kitap/Kirk, Mart 2011

Bu yazıya son halini vereceğim akşamın evvelinde, vapurla eve dönerken, karşımdaki koltukta oturan birinin açtığı gazeteye gözüm takıldı. ‘Feminist oğullar yetiştiriyorum’ yazıyordu manşette. Sayfa düzeninin renkten renge koştuğu bu gazetede o sözlerin işi neydi? Alt başlıktan ortaya çıktı ki, o tatlı ideal, hem anne, hem de sermayedar olan bir kadına aitmiş. Üstüne bir de, kafamda sadece ‘kuşdiline öykünenler’, ‘ağlayan dağlar’, ‘kış uykusundakiler’ dönüp dururken, ‘patron’un ‘feminist’ ile yan yana duruşu daha da gülünçleşti. “İkisinin beraber olup olmayacağını feministler daha iyi bilir” diyelim şimdilik, ve Ayşegül Devecioğlu’nun kitaplarına odaklanıp, minik feminist adaylarının bu yolda yoğrulurken duyabileceklerine örnek olacak neler varmış, kendimizce bir bakalım.

Kuşdilinin şifası

Devecioğlu, yayımlanan ilk romanı Kuş Diline Öykünen’de, 1980 öncesinde sol hareket içinde örgütlüyken darbeyle beraber cezaevine giren bir genç kadının, Gülay’ın merkezinde, toplumun 12 Eylül dönemindeki genel havasını anlatıyor. Bunalımdan ziyade çaresizlik vardır bu dönemde. Gülay’a hiçbir faydamızın dokunmayacağını biliriz; elimiz kolumuz bağlı, ama telaşlanmadan bekleriz, onun anlatması yeterlidir. Olan olmuş, silindir geçmiş ve galiba kimse bir şey anlamamıştır. Silindirin ezmediği ne varsa, yerini yadırgamaktadır. Sorguda ağır işkenceden geçiri...

Devamını görmek için bkz.

Seda Bütün, "Çingenenin söylediği", İAN Edebiyat, Eylül 2015

Ağlayan Dağ Susan Nehir, anlatıcı konumundaki genç kadının hayatında derin izler bırakan, çoğu zaman Çingene ya da Yalancı diye adlandırdığı Naciye Abla’yı gerçek yüzüyle tanımak istemesini konu ediniyor. Arka planda ise her daim öteki olmuş Çingeneleri ele alıyor. Devecioğlu, Çingene olmanın ne anlama geldiğini içten bir bakışla, yargılamadan, kategorize etmeden aktarabiliyor okura. Yerleşmiş Çingene imajını pekiştirecek Çingene’nin uçarı, renkli, şenlikli yaşamından kesitler sunmuyor mesela. Yazar aksine, önümüze sürülen bu sahte resmin arkasındaki gerçeği göstermek istiyor: “Çingene’nin altın küpeler, özgür ruh, tutkulu kan gibi bayağı imgelerden oluşmuş yağmalanmış suretini kafamdan silip atabilecek miydim? Kamp ateşi etrafında yapılan dansların, bıçakların konuştuğu tutkulu aşkları, gitar sesinin oluşturduğu sembolik Çingene yaşamı, yüzlerce yıldır yaşanmakta olan kıyım ve faciaları, yoksulluğu, aşağılanmayı görünmez kılmıştı.” (s.67) Metin boyunca Naciye Abla’nın bazen tuhaf bazen acımasız öykülerinin ya da anlatıcının izini sürdüğü yaşamının arkasından hep bu görünmez kılınan gerçek çıkacaktır. Okuduğumuz ilk Naciye Abla öyküsü olan “Malihulya”da Naciye Abla’nın çocukluğunda karşılaştığı Sitar (Ester)’in hikâyesinin ardında 1934 Trakya olayları olarak bilinen hadise, çocuğu olmadığı için onu terk eden kocası Basri’nin oğlunun izini sürerken de karşımıza Maraş Katliamı çıkar. B...

Devamını görmek için bkz.
 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2025. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X