ISBN13 978-975-342-724-1
13x19,5 cm, 88 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 142.00 TL
İndirimli fiyatı: 63.90 TL
İndirim oranı: %55
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Güzel Ölümün Öyküsü, 2019
Arkası Mutlaka Gelir, 2020
Anatomi Dersi, 2022
Kuma Daireler Çizen, 2024
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kış Uykusu
Kapak Tasarımı: Ali Fuat Devecioğlu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2009
2. Basım: Mart 2010

"Kimse bilemez ki, neler saklar bir kirazın belleği; hele mahlepten dönmeyse."

Kuş Diline Öykünen ve 2008 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan Ağlayan Dağ Susan Nehir romanlarının yazarından bu kez bir öykü kitabı. Darbe sonrası ülkenin üzerine çöken ağır iklimi anlatan bu öyküler, karabasanlarla dolu uykuların arasından sızan umudu ve direnci de taşıyor bizlere.

"Salıverildikten birkaç yıl sonra, gözaltına alınan bir yakınlarını soruşturmak için Şube'ye gittiğinde, çevredeki evlerin görünmez bir perdeyle örtülmüşçesine silindiklerini görmüştü. Şube'ye bakan pencerelerde hiçbir hayat belirtisi, balkonlarda tek çiçek yoktu, birkaç saksının içinde tozlu, kahverengi ya da griye dönüşmüş yapraklar seçiliyordu, apartmanların ön cepheleri, sahipleri uzun bir zaman önce terk etmiş gibi kirli ve bakımsızdı. Sanki onu kapıya çıkarıp, gözündeki bandı çözen polisin, 'Kimseyle görüşme, sokağa çıkma' sözleri, Şube'nin karşı konulmaz bir buyruğu gibi dalga dalga yayılmıştı. Bu evler gibi başka evler, başka semtler, başka kentler de uzun bir kış uykusuna yatmıştı."

İÇİNDEKİLER
Kış uykusu
Veremli
Ziyaret
Bir öykü yazmalıyım
Beşmeşelik'te bazı tuhaf işaretler
OKUMA PARÇASI

Kış Uykusu’ndan, s. 11-14.

Onları ilk gördüğünde, semtin, üstüne devasa bir apartman dikilmeden kalmış tek arsasında, ağaçların arasında dolaşıyorlardı. İlk bakışta, gece avlanan, gündüz nadiren dışarı çıkan hayvanlara benziyorlardı; bir zorunluluk nedeniyle –açlık ya da susuzluk kadar kesin bir şey olmalıydı bu– yuvalarından uğramışçasına tedirgin, yabani...

Onda bu duyguyu neyin uyandırdığını anlatması zordu. Soluk giysilerinden, kaçak bakışlarından, vücutlarının insana özgü görünmeyen ahenginden sızan o tanımlanamaz şeyi, yabanilikten daha iyi ifade edebilen bir sözcük, daha şefkatli bir betimleme bulmak için epey kafa yormuştu.

Ön tarafı geniş bir sokağa açılan, arkasından semtin en işlek caddelerinden birinin geçtiği arsa, virandı. Caddeyle bahçeyi ayıran bir çit ya da duvar yoktu. Bahçe, kaldırımdan iki-üç metre yukarıda kalan otlarla kaplı bir yamaçla son buluyordu. Burada, gövdesi yere uzanıp kalmış kuru bir ağaç ve garip şekilli birkaç kökten başka bir şey görünmüyordu. Ancak bahçenin daha içeride kalan kısımlarında, yüksek apartmanların çevrelediği küçük alanda, bazılarının üstü meyveyle dolu bakımsız ağaçlar gelişigüzel serpilmişti. Caddeye bakan yamaçtan içeri doğru, bir süre sonra çatallanan küçük bir patika uzanmaktaydı. El ayalarındaki kader çizgilerini andıran, toprak zeminde yürüye yürüye oluşmuş bu küçük yollardan birisi, ağaçların arasına kadar gidip gözden kayboluyor, diğeri, kısa olanı sola kıvrılıp bahçenin bir yanını boydan boya ...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Özlem Ertan, “Yaralı ülkenin yaralı yaşamları”, Taraf Gazetesi, 2 Haziran 2009

Yaşadığımız iklime hem rengini hem de dokusunu veren yasaklar, işkenceler, ölümler ve bunların yarattığı yıllara yayılmış acı dolu sözler, bazen bir kitabın sayfalarında karşımıza çıkıveriyor. Güneydoğusu ölüm kuyularıyla donatılmış yaralı topraklarda doğan, büyüyen, hayatı bu topraklarda tanıyan yazarların bu tür konulara eğilmeleri çok şaşırtıcı değil elbette. Özellikle de bu yazar, eşini ve birçok yakın arkadaşını 12 Eylül askerî darbesinden sonra kaybetmiş, insan hakları ihlâlleri ve Kürt sorunu konusunda duyarlılık taşıyan Ayşegül Devecioğlu gibi biriyse.

2004 yılında ilk romanı Kuş Diline Öykünen yayımlanan Ayşegül Devecioğlu, 2007’de yayımlanan ikinci romanı Ağlayan Dağ Susan Nehir’le 2008 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanmıştı. Yazarın beş öyküsünden oluşan Kış Uykusu ise kısa süre once okuyucuyla buluştu.

Uzun zamandır içinde debelenip durduğumuz acı ve acıya bulanmış yaralı yaşamlara dair öyküler içeriyor Kış Uykusu. Kitaba adını veren öykü, daha önce Almanca bir şeçkide yayımlanmıştı. Kitaptaki diğer öykülerin isimleri ise Veremli, Ziyaret, Bir Öykü Yazmalıyım ve Beşmeşelikte Bazı Tuhaf İşaretler.

Kış Uykusu, kentin zengin semtlerinden birinin kıyısında, derme çatma bir gecekonduda yaşayan ve bulundukları semtin diğer binalarında ikâmet eden insanlardan ne kadar farklı oldukları ilk bakışta anlaşılan bir ailenin öyküsü. Ba...

Devamını görmek için bkz.

Vecdi Erbay, "Kış uykusuna itiraz öyküleri", Günlük, 1 Haziran 2009

Yazar Ayşegül Devecioğlu'nu Newroz'da halay çeken Kürtlerin yanı başında görmek mümkündür. Beyoğlu'nda mor iğne satan feministlerin yanında, 1 Mayıs'ta gaz bombalarının kesif kokusu içinde, grev çadırında, Hrant Dink için uzun bir yürüyüş sırasında görmek de mümkün. Yazar kimliğinin eylemci kimliğinin ortaya çıkmasına ne derece katkı sunduğunu kestirmek biraz zor. Ama eylemci kimliğinin yazarlığını beslediğini söyleyebiliriz. İçselleştirilmiştir yazdıkları ve bu yüzden yaşadığımız hayatın, ülkenin kendisidir anlattığı hik?yeler. Söz ve eylem birlikteliğini bünyesinde uyum içinde taşıyan yazarlardandır Devecioğlu. Üstelik bu birlikteliği sözün, edebiyatın değerini düşürmeden yapanlardandır.

İlk kitabı Kuş Diline Öykünen bir 12 Eylül romanıydı. Bu romanda ne ağlak bir romantizim ve 78 Kuşağına abartılı bir güzelleme vardı ne de 12 Eylül romanlarının pek çoğunda olduğu gibi 'pişmanlık edebiyatı' ile bütün bir kuşağa fütursuzca küfür etme kabalığı. Sahici bir duyarlıkla hesaplaşmanın, sorular sormanın, eleştirler yöneltmenin, ama en çok yaşananları ve tanıklık edilenleri anlamaya çalışmanın romanıydı Kuş Diline Öykünen. İyi bir romanın ihtiyaç duyduğu kurguyu, dil zenginliğini ihmal etmeden... Sonuçta sessiz sedasız çıkan Kuş Diline Öykünen iyi bir romancıyı haber veriyordu. Dört yıl sonra yayımlanan ve Orhan Kemal Roman Ödülü'ne değer bulunan Ağlayan Dağ Su...

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, “Devecioğlu'nun yarı saydam kadınları”, Radikal Kitap Eki, 9 Temmuz 2009

Aysegül Devecioğlu’nun yeni çıkan öykü kitabı Kış Uykusu, bir zirve. Özellikle, kitapla aynı adı taşıyan öykü, yazarın daha önceki yapıtlarını da başka bir düzleme taşıdı. Bir süreklilik söz konusu bu metinlerde: İyiden iyiye geri çekilmiş, edilgin, yarı saydam kadınlar.

“Kış uykusu” adlı öykü konusunda, 2 Haziran 2009 tarihli Taraf gazetesinde yazan Özlem Ertan şöyle diyor:

“Öykünün anlatıcısı tıpkı diğer semt sakinleri gibi ancak akşamları duyuyor gecekonduda çığlık atan kızın ve ona küfürlerle karşılık veren babasının sesini”.

Bu saptamada iki sorun var: 1) Öykünün anlatıcısı, o sesleri duyan kişi değil; 2) Küfreden adamın kızın babası olduğuna ilişkin bir bilgi de verilmiyor öyküde.

Sesleri duyan, öykü kişilerinden biri:

Öyküdeki konumu açısından yarı saydam diyebileceğimiz bir kadın. Öykünün anlatıcısı, ‘o’ diye söz ediyor ondan. ‘O’nun anlatıcı sanılması, gözlemlenen değil, gözlemleyen konumunda olmasından kaynaklanıyor. Yarı saydam, bazen görüp bazen görmediğimiz, anlatıcıyla rol paylaşan biri, o.

Devecioğlu’nun ilk romanı Kuş Diline Öykünen’in başkişisi Gülay bir başka açıdan ‘yarı saydam’ kavramına yakındı: İnsanı ağlatacak kadar edilgin. Gülay ve sevgilisi Yavuz için, iki kişiye bölüştürülmüş tek kişilik diye düşünmek geliyordu insanın içinden. Etkinlik ve kahramanlık, erkeğin payına düşüyordu.

İkinci roman Ağlayan Dağ S...

Devamını görmek için bkz.

Serdar Güven, “Susanların lisânı”, Kitap Zamanı, 6 Temmuz 2009

İlk romanı Kuş Diline Öykünen'le dikkatleri üzerine çeken Ayşegül Devecioğlu, ikinci romanı Ağlayan Dağ Susan Nehir'le iyiden iyiye edebiyatımızda kendine yer edineceğinin ipuçlarını vermişti.

Yazarın özellikle Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanan kitabı Ağlayan Dağ Susan Nehir, büyük bir beğeni ile karşılandı. 12 Eylül darbesinin mağdurlarından olduğunu, eşini ve pek çok arkadaşını bu darbe sebebiyle kaybettiğini, bu yüzden de taraf olduğunu, yapıtlarının odağına 12 Eylül'ü aldığını söylemekten çekinmeyen Ayşegül Devecioğlu, “yalanın yüreğindeki hakikatin” peşinde olduğunu da aynı açıklıkla dile getiren bir yazar. Kuş Diline Öykünen adlı ilk romanında 12 Eylül'ü ve sonrasındaki gelişmeleri konu edinen yazar, Ağlayan Dağ Susan Nehir romanında ise, “ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin” hikâyesini anlattı. Devecioğlu, bu iki romandan sonra ise bir öykü kitabı yayımladı. Yazar, tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi yeni kitabı Kış Uykusu'nda yine kendi kimlikleriyle var olmalarına izin verilmeyenlerin hayatlarına bir bakış imkânı sunuyor.

Kürt sorunu ve travmaları

Çoğunluğu darbeler sonrası Türkiye’yi ve Kürt sorununu konu edinen beş uzun öykünün bulunduğu Kış Uykusu'nda yazar, kimi zaman bir kentin zengin semtlerinin yanı başındaki bir gecekonduda yaşayan ailenin hikayesini, kimi za...

Devamını görmek için bkz.

Kaya Tokmakçıoğlu, “Kış Uykusu”, Sol, 15 Haziran 2009

Henüz bitmeyen, süren bir dönemin, yaşanmakta olan yaşamın 'öyküsü, hikâyesi, romanı' olabilir mi? Ayşegül Devecioğlu’nun beş öyküden oluşan son kitabı Kış Uykusu bu soruya cevap arıyor. Kış Uykusu eşini ve birçok yakın arkadaşını 12 Eylül darbesiyle kaybeden Devecioğlu’nun, 2004 yılında yayımlanan Kuş Diline Öykünen ve 2007 yılında yayımlanıp 2008’de Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alan Ağlayan Dağ Susan Nehir’den sonra çıkan son kitabı. ‘Sert’ öyküler içeren ‘ince’ bir kitap duygusu veriyor insana Kış Uykusu. Bir yandan 12 Eylül sonrasındaki karanlığın, toplumun ifadesine, hayal gücü ve yaratıcılığına ket vurulmasının sonuçları üzerine düşündürtürken, diğer yandan Kürt halkının yaşadıkları, Diyarbakır cezaevinde olup bitenler, taş attıkları için kolları kırılan, senelerce hapse mahkûm edilen çocuklar, kuyulardaki cesetler, faili meçhuller, sürgünler, yakılan köyler, insanların kendi dilinde gülmesinin ve ağlamasının yasaklanmasını da insanın aklına getiriyor kitaptaki öyküler.

Öykülerin tümünün ortak noktası her birinin bir yara içermesi. Yaklaşık 30 yıldır içinde debelendiğimiz acı ve acıya bulanmış yaralı yaşamlar her bir öykünün içinden bizlere fırlatılan birer ok gibi. Kitaba adını veren ve daha önce Almanca bir seçkide yayımlanmış olan öykü zengin bir semtte bir gecekonduda yaşayan bir ailenin hikayesini anlatıyor. Kent içinde oluşan toplumsal yar...

Devamını görmek için bkz.

Pakize Barışta, “Ayşegül Devecioğlu’ndan: Kış Uykusu”, K Dergi, Haziran 2009

Edebiyat önce korkuyu tanıdı belki.

Diğerlerini sonra da tanımış olabilir; sevinç, sevgi, mutluluk gibi...

Edebiyat hala korkuyor!

Çünkü hâlâ sistemin söylemi içinde, kendini sürekli üreten, çoğaltan, yayan; kimi zaman açık faşizan, kimi zaman kendini ustaca bir kamuflaj içinde naif gibi sunan bir korku kaynağı var.

Bu söylem sadece yazıya söz geçiremiyor; bir tek yazı hayatta kalabiliyor!

Hakikat, yazı sayesinde ayakta duruyor!

Edebiyat da, söylemin gizlediği hakikati bulup ortaya çıkarıyor. Bu çaba, insanın korkuyu yenme çaresidir aynı zamanda.

Edebiyat dünyaya mahkum edilmiş insanın –sınıflı toplumun binlerce yılı içinde– tek çaresi görünüyor.

Söylemin bizlere gerçek olarak sunduğu şey(ler)in, aslında gerçekliği öldürülmüş, yok edilmiş, ideolojik olarak ve siyaseten bir tür sanal gerçeklere dönüşmüş bu fenomenin –oyunu ve ezberi bozarak yaptığı– bir deşifrasyonudur aslında edebiyat.

Örneğin edebiyat (12 Eylül sonrası), 12 Eylül’ün “edebi deşifrasyonu”dur; 12 Eylül’ün “edebi sorgulanmasıdır.” (Yani öyle olmalıdır.)

Korkunun kaynağına gelince.. “Çok eskiden ses parçacıkları varmış, insanlar düşünmeye başladıklarında, kelime yerine geçen ses parçacıkları... İlk kez canları yandığında ya da çok korktukları için bir ses çıkarmış olmalılar. O zamanlar çok korkuyorlarmış, hâlâ korkuyorlar, hatta daha çok korkuyorlar. Kelimeler bile çaresiz kalıyor ...

Devamını görmek için bkz.

Welat Ay, Cemre Baytok, Ayşe Toksöz, “Kış uykusu: Düş görmeye izin vermeyen bir uyku”, Mesele Dergisi, Eylül 2009

“...insan başkalarını anlatamaz; yalnızca kendini anlatabilir”se eğer, Ayşegül Devecioğlu için yaralarını kanıksamayı kabullenmeyen, onları tekrar tekrar deşip kanatan, onlara neden olanlarla hesaplaşana kadar yaralı kalacak bir yazar diyebiliriz. Daha önceki iki romanında olduğu gibi, öykü kitabı Kış Uykusu’nda da, dünyada var olma biçimleri şiddetle reddedilen, fakat başka türlü var olamayı da beceremeyen; yaralı bellekleri ve sessizleştirilmişlikleriyle adeta zaman içinde asılı kalmış, bir bekleme halinde yaşayan insanları, yani 12 Eylül sonrası Türkiyesi’nin insanlarını anlatıyor. Anlatılamaz olanın deneyimini; olanı değil anlatılamazlık hissini anlatmak suretiyle aktaran Ayşegül Devecioğlu, hafıza ve dil temalarını kullanarak düş görmeye çağırıyor okurlarını.

Öykülerin arka planında şehir var. İçinde dolaşan, birbiriyle karşılaşan hayat hikayelerinin yine de birbirine değemeden geçtiği, parçlanmış bir şehir; yabancılaşmanın, hafızaya ihanetin mekansal karşılığı: “(...) Bu adlandırılamaz yıkıntının ardında gizlenen şehir, yarı çılgın bir intikamcı gibi, ölümlerin -ve hayatların- gerçek nedenini durmadan kayda geçiriyor olmalı.” Bu harabeler içinde, yaşam alanı olarak mekan, karşılamalar sonucu kuruluyor ve karşılaşmanın içerdiği şiddetin izini taşıyor. İlk öykü Kış Uykusu’nda, yaşamın seyrini, evler ile mahallenin kalanın...

Devamını görmek için bkz.

Dicle Öztürk, “Halden anlayan bir edebiyat”, Agos Kitap/Kirk, Mart 2011

Bu yazıya son halini vereceğim akşamın evvelinde, vapurla eve dönerken, karşımdaki koltukta oturan birinin açtığı gazeteye gözüm takıldı. ‘Feminist oğullar yetiştiriyorum’ yazıyordu manşette. Sayfa düzeninin renkten renge koştuğu bu gazetede o sözlerin işi neydi? Alt başlıktan ortaya çıktı ki, o tatlı ideal, hem anne, hem de sermayedar olan bir kadına aitmiş. Üstüne bir de, kafamda sadece ‘kuşdiline öykünenler’, ‘ağlayan dağlar’, ‘kış uykusundakiler’ dönüp dururken, ‘patron’un ‘feminist’ ile yan yana duruşu daha da gülünçleşti. “İkisinin beraber olup olmayacağını feministler daha iyi bilir” diyelim şimdilik, ve Ayşegül Devecioğlu’nun kitaplarına odaklanıp, minik feminist adaylarının bu yolda yoğrulurken duyabileceklerine örnek olacak neler varmış, kendimizce bir bakalım.

Kuşdilinin şifası

Devecioğlu, yayımlanan ilk romanı Kuş Diline Öykünen’de, 1980 öncesinde sol hareket içinde örgütlüyken darbeyle beraber cezaevine giren bir genç kadının, Gülay’ın merkezinde, toplumun 12 Eylül dönemindeki genel havasını anlatıyor. Bunalımdan ziyade çaresizlik vardır bu dönemde. Gülay’a hiçbir faydamızın dokunmayacağını biliriz; elimiz kolumuz bağlı, ama telaşlanmadan bekleriz, onun anlatması yeterlidir. Olan olmuş, silindir geçmiş ve galiba kimse bir şey anlamamıştır. Silindirin ezmediği ne varsa, yerini yadırgamaktadır. Sorguda ağır işkenceden geçirilen ...

Devamını görmek için bkz.

Sema Aslan, “Jîn, Gülîzer’le konuşuyor”, Radikal Kitap Eki, 5 Nisan 2013

İtiraf edeyim, çoğu kez sadece büyülenmek için okuyorum. Adlı adınca, kendimden geçmek için. Fakat bu kendinden geçiş, kendini kaybediş değil; bilakis, tutunma hali. Tüm dünya çıldırmışken, bir hikâye, basbayağı teberik gibi durur karşımda. Bir hediyeden fazlasıdır her zaman; keramet sahibidir de farkında değildir sanki.

Sanat hayatı mı taklit ediyor ya da hayat pek mi sönük sanatın yanında? Soruyu şöyle bir yana koyup sadece hikâyeye bakmak istiyorum. Tastamam olduğu, yaşandığı gibi anlatılmış ya da ancak öyle yaşanabileceğine yürekten inanılmış bir hikâyeye. Çok garip bir şey oluyor o anda. Bu hikâye gidip, bir başkasını buluyor. Bir kadının anlattığı hikâye, bir erkeğinkini buluyor. Birkaç yıl önce anlatılmış olan, bugünlerde söylenenle buluşuyor. Zihnimde. Zihnimde dilin, daha geniş bir ifadeyle sanatın inşa ettiği bir fikir beliriyor. Bir öykü karakteri, bir film karakteriyle oracıkta akraba oluyor. Onlar zihnimde ana-kız olurlarken ben seviniyorum; onların hakikatini kendi yakıştırmama dayandırdığım için suçlu hissetmek bir yana, sanatın bu oyunundan haz duyuyorum, büyüleniyorum, kendimden geçiyorum. Ama bu, az sonra üzerinden atlayıp gideceğim bir eşik sadece. Çünkü kendimi anlık büyünün etkisine düşüncesiz bir hevesle bırakmış gibi görünsem de, anlamak, anlayabilmek itiraf edemediğim gerçek büyük emelim. Diğerkâmlık, değerli elbette ama hudutları çok geniş deği...

Devamını görmek için bkz.
 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2025. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X