ISBN13 978-605-316-174-5
13x19,5 cm, 128 s.
Liste fiyatı: 18.00 TL
İndirimli fiyatı: 14.40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Holigan’ın Dönüşü
1. Basım
Liste Fiyatı: 44.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Güzel Ölümün Öyküsü
Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2019

"Yürümeye devam ediyor. Hava eskisi kadar soğuk değil, yakında bahar gelecek, ardından yaz, dünya dönmeye devam edecek. Peki dünya ne zaman duracak? Yaşamın hep böyle süreceği bilgisi, karanlıkla birlikte derisinden içeri sızıyor. Dünya dönmeye devam edecek. Sabah, gece birbiri ardına, korna böğürtüleri, kaldırımlar, insanlar arasında, bir de o kükreme, betonun, inşaat kepçesinin, polis arabasının, kim bilir neyin."

Güzel Ölümün Öyküsü Ayşegül Devecioğlu koleksiyonunun altıncı kitabı.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, "Arada bir de o kükreme...", s. 7-10

Bilmediği bir nedenle ansızın uyanıyor. Dünyaya kapkara düştü, taş gibi, gelişigüzel. Karanlıktan başka bir şey anımsamıyor bu yüzden.

Sokakta, hava ağarana kadar bekleyip sonra uyumaya alışkın. Art arda birkaç geceyi uykusuz geçirdiğinde bile, çevresinden akıp giden günü duyumsuyor. Peltemsi, çığırtkan bir yoğunluk duyumsadığı, beynini emen yapışkan bir uğultu, arada bir de o kükreme, betonun, inşaat kepçesinin, polis arabasının, kimbilir neyin.

Örtündüğü eski yorganın altında kıpırdanıyor. Toza toprağa karışmasına rağmen sabahı pembesine katıveriyor yorgan, bulaştırıyor pembeyi, lohusa yataklarının, sünnet düğünlerinin, maşallahların, inşallahların, bir yastıkta kocamaların, analı babalı büyümelerin pembesini. Epey solgun bir yorgan olduğu halde başarıyor bunu.

Sokakta pembeden başka siyahlar, koyu, açık griler görünüyor, kahverengiler, donuk sarılar...

Emenike’nin inşallahlarla maşallahlarla hiç işi olmadı. Toplu sünnet, tam keserken ağzına verdikleri bayat lokum, bakıcı anne babaların yüzlerinde, yetiştirme yurdu şefkatinin altından sırıtan, “hele bir tükür de gör” ifadesi...

Yani yorganın sırf rengi yüzünden taşımak zorunda kaldığı anlamları sallamıyor pek, pembenin ve kararmış mitilin altında titriyor yalnızca.

Sesler giderek keskinleşiyor, ama hâlâ bulanıklık içinde gün. Emenike bulanıklığın içinde bir daha ağaç olamayacak ağaçlar görüyor, ölmüş ya da ölümüne hırpalanmışlar. İrili ufaklı yapılar, geniş bir cadde, arabalar ve insanlar da görüyor. Derken şehir yanı başında yırtıcı hayvan gibi soluyor. İrkilerek toparlanıyor. Yorganı omuzuna alıp, kaldırıma serdiği kartonun üstüne oturuyor. Gözlerini ovuşturuyor. Parmaklarının arasından görünen manzara her günkünden farklı değil. Donuk sabah ışığında, yarım yamalak bir karalama gibi yeniden çizilmesi şehrin. Bazı gölgelerin silinmesi, kimi çizgilerin belirginleşmesi. İç sıkıntısı. Birdenbire oluyor bunlar. Yaşamın kederli soluğunu içine çektiğinde, günün daha şimdiden kendini belli eden boşunalığını. Yapış yapış bir şey boğazından aşağı doğru akıp gidiyor. Boğulurcasına öksürüyor. Gökyüzüne bakarken bedeni hâlâ sarsıntılar içinde. Kararsız, ayak sürten bir güneş görünüyor yukarıda, dünyaya elden düşme ışınlar gönderen bir yetimhane güneşi.

Meydanın biraz aşağısında, büyükçe bir inşaat alanının köşesinde oturuyor. Alanı çevreleyen sac paneller tam oturduğu yerde bitmiş, eksik kalan bölüm kararmış tahtalarla yamanmış. Tahtalar sidik kokuyor. Karşısında içi çöp dolu bir çiçek tarhı var. Çöplerin arasından tozlu, belirsiz bir bitki boynunu uzatıyor. Açıkta kalmış paslı borulardan sızan su, titizlikle kaldırımı izleyip yolun aşağısında gözden yitiyor. Her şey kendi bırakılmışlığı içinde, su dışında. Su ne yaptığının farkında. Bir anlığına bel bağlıyor bu akışa, suyun akışında ruhu yatıştıran bir şeyler görüyor belki. Sonra kayboluyor bu duygu. Emenike’nin duyguları hızla belirip kaybolur, onu serseme çevirirler.

Burası bir sokağın girişi, dar, kuru, şehre gömülmüş sokaklardan biri. Kaldırımların önüne dizilmiş sıra bekleyen sarı minibüslerin ardından bakımsız evlerin tozlu camları seçiliyor.

İnşaat döküntüleri ve çöplere basarak işyerlerine ya da nereye gidiyorlarsa oraya ulaşmaya çalışanlar, sac panellerin önünde durup yolun aşağısına doğru baktıklarında şehrin eski semtlerini meydana bağlayan caddenin ortasından yarılmış olduğunu görüyorlar. Büzülmüş bir torba ya da küçük bir delikten fışkırırcasına caddeye ulaşan arabaların şaşkın sürücüleri amaçsızca sağa sola direksiyon kırıyor. Asfaltın göbeğini iştahla mideye indiren inşaat kepçesi olayın merkezinde. Kepçenin dişlerinden çıkan homurtu diğer sesleri yutuyor.

Tarlabaşı’nda yıkım başlayınca minibüs duraklarının yeri değişti, şimdi sokakların arasına sıralanıyor, meydana geri döndüklerinde yolcuları neredeyse kepçenin içine indiriyorlar. İnenler şaşırıyor, hepsi aynı usanç ve yılgınlıkla bataktan kurtulmaya çalışıyorlar. Bazen duruyorlar, ne yapacaklarını bilemediklerinden öylece kalıveriyorlar. Bir-iki dakika belki daha uzun sürüyordu durmaları, sağa sol bakınmaları, yol aranmaları. Kepçe kazıyor, dolduruyor boşaltıyor. Çevrelerinde, durmadan alt üst olan o kara yığın. Çaresizler kepçe karşısında. Kaçmaya uğraşırken toza dumana boğuluyorlar.

Toz şehrin derisi; ağaçları, yolları, evleri, arabaları çöpleri, duvarları kaplıyor, her şeyin dokusuna giriyor, kendine özgü aşılmaz bir tabaka oluşturuyor. Şehri kilim ya da halı gibi çırpsalar tozun altından yabancı bir yer çıkabilir. Gerçi ortaya çıkan da birçok bakımdan eskisinden farklı olmaz, aynı ölçüde donuk ve küf tutmuş olur.

Tek gözünü kısıp, kuşkuyla gökyüzünü inceliyor, birkaç bulut, sabahın o saatinde güvercin patırtısı, korna böğürtüleri, sokaklar, kaldırımlar, insanlar arasında, yukarıda sonsuz mavilik aklını çelerken, bütün yaşlılığı ve kötülüğü ile süren yaşamı yarı düş içinde ayrımsayıp, nefesi kesilerek...

Yine de biliyor, çirkin ölüm gelip onu bulana kadar, bu gökyüzünün altında kalacağını, nefesi kesilerek, her sabah aynı şeyleri izleyeceğini, güvercinleri, bulutları, kaldırımları...

Dünya dönüyor dedikleri bu. Şarkısı bile var, ara sıra kulağına çalınıyor.

Ama dünya da sonsuza kadar dönmeyecek. Düşüncelerinin iyice kıyısında bir yerde şu görüntü beliriverip hiç yoktan gülümsetiyor Emenike’yi: Yetiştirme yurduna gelen din hocası ya da imam, başı sarıklı bir adam, teselli bulmalarını bekliyormuş gibi, müjdeli bir tonla dünyanın sona ereceğini söylüyor. Mutlu mesut yaşayanların çoğu günahları yüzünden cehenneme odun olacak, zakkum yiyecek ve başlarına demir topuzlarla vurulacak.

“Ne zaman?” Birkaç uyanık atılıp soruyor.

“Allah bilir!”

Cevap hiç aydınlatıcı değil. Bu sözler üzerine bayağı bir şamata çıkıyor, Sarıklı da telaşlanıyor.

“Allah’tan korkun cehennemlikler!”

“Boş versene sen,” diyor cehennemliklerden biri, dayak cennetten çıkıp bir koşu yetişmeden önce. Dayak yiyorlar ama hocayı çileden çıkarmak eğlenceli.

İçi çabucak yeniden kararıyor. Gökyüzünün şimdi mavi olmasına aldanmamalı diye düşünüyor. Kararabilir, kızarabilir, yeşile hatta mora bile dönüşebilir. Gökyüzüne güven olmaz. Başının üstünde bir dam yoksa gökyüzüne güvenmeyeceksin. Denizle ilgili bilgileri ise taa eskiye uzanıyor. Tek gözü cam olan öğretmenin deniz suyu doldurulmuş bir şişeyle sınıfa gelip, deniz suyunun göründüğü gibi mavi değil, kül rengi, kirli bir su olduğunu anlattığı güne kadar uzanıyor. Emenike şişeye doldurulan şeyin artık deniz olmadığını biliyor. Deniz olmayan şeyin rengi umurunda değil.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Niyazi Zorlu, "Ayşegül Devecioğlu edebiyatı ve Güzel Ölümün Öyküsü", K24, 17 Ekim 2019

Dante, gölge ile okur/yazar arasında işleyen diyalektiği yüzyıllar önce İlahi Komedya’da ilan etmiştir. Yolu “cehennemden geçen” okur/yazar “istersen tanırsın beni” diyen bir gölgeye bütün zamanların hakikatini fısıldamıştır: “Çektiğin acı belli ki, belleğimden silmiş izini, sanki hiç görmüş değilim seni.” Bellek başkalarından yayılan acı verici, baş edilmesi zor, hayatın tadını tuzunu kaçıran bilgi; başka deyişle hayatın gölgeleri veya malzemeleri karşısında istifini bozmaz, kendini korumaya alır, bakış kaçırmaktan mevzu değiştirmeye, mevzuyu dağıtmaya onlar ile arasına mümkün bütün mesafeleri, silgileri koyar.

“Malzeme” bir Ayşegül Devecioğlu edebiyatından söz etmemizi sağlayan unsurların en önemlisidir. O, günlük yaşamda işitmek, bakmak, dokunmak, tatmak, en çok da koklamak gibi bugünlerde huyu değişmiş, tabiri caizse “süflileşmiş” duyularla kavranacak uzaklıkta, hemen yanı başımızda ve tam da bu yakınlık yüzünden çok uzaklara düşmüş, görünmez hâle gelmiş, edebiyatın hemen hiç yüz vermediği malzemeye, gölgelere yazarlığının ta en başından beri ısrarla, inatla tenezzül eden son devrimci yazardır. (“Abarttın sen de canım” diyenlere: “Elbette ve zevkle abartma hakkımı kullanıyorum,” karşılığını veriyorum. Devecioğlu’nu günümüzün kafası karışık, “ayrıksı”, uyumsuz, şaşkın, dağınık, “çarpık bir bilgelik” peşindeki roman kahramanlarına, durumlara, oyuncaklı kurgulara sarılırken hakikati fena hâlde ıskalayan günümüz edebiyat ortamında her türden abartmaya layık bir yazar olarak görüyorum. Yeri geldiğinde Semra Topal ve Ebru Ojen’i de abartacağımı ilan ediyorum.)

Malzemeye ilişkin mutad süreç Devecioğlu’nda tersine döner; onun elinde malzeme sözüm ona işlenmiş, hatta işlenmekten çürüyüp dağılmış, yargıya kavuşmuş, hâlledilmiş, unutulup bir kenara fırlatılmış görünümünden kurtulur ve elmas sertliğini, hamlığını, biçimsizliğini yeniden kazanıp hayatın tam ortasına yerleşir... Başka deyişle, Güzel Ölümün Öyküsü’nde romanın her tarafında dağılmış açık yaralar hâlinde dolanan çocuklar, harabeye dönüşmüş mekânlar, bölük pörçük anılar, (tek başına bir inceleme konusu olabilecek yoğunlukta; ağaç dallarından, yatak örtülerinden durmadan sökün edip sağa sola dağılan) yapraklar gibi malzemeler ilk hâllerine dönerler; yenilir yutulur yanı olmayan çiğ, kaygan, izah edilmeyi bekleyen, tehditkâr, boğucu malzemeler olduklarını ilan ederler.

Devecioğlu’nun hayata baktığı gibi, kurmacaya olmadık pencerelerden bakan Ranciere’ye göre, Maupassant’ın “Hasırcı Kız” öyküsünün içerdiği kıssadan hisselerden biri, yok hükmünde bir mevcudiyet olarak, yoksulların aşkının kamu düzenini (kurmacanın düzenini de?!) bozan hâllerden biri olarak belirmesidir: “Güzel sevmeyi, yani umutsuzca sevmeyi yalnızca yoksullar bilir. Bir öyküde birkaç sayfadan fazla yer kaplama umutları bile yoktur.” Devecioğlu bu bağlamda Türkçe edebiyatın sahiden de en “can sıkıcı” yazarıdır. Ranciere’nin sözünü ettiği, sefaletin bedenlerde ve tutkuların da ruhlarda yarattıkları “kimselerin hayal bile edemeyeceği” etkileri, yazarlık serüvenin ta en başından bu yana, sanki yapacak, yazacak daha iyi bir işi yokmuş gibi, tuhaf bir görev duygusuyla bıkıp usanmadan hayal eder. Onu özel kılan, pek çok edebiyatçıdan ayıran, hatta dahası edebiyat denen ülkede yapayalnız koyan hâldir bu.

Daha önce de söylemiştim (https://www.goethe.de/ins/tr/tr/kul/sup/lit/zuh/21514858.html): Devecioğlu, gözden çıkarılanların, toplumun, tarihin arzularının dışına düşmüş kısmının uzayda kapladıkları yer ile edebiyatta kapladıkları arasındaki gediği dert edinen bir yazar olarak polisiye edebiyata yaklaşır, demiştim. Başta Ağlayan Dağ Susan Nehir, roman ve öykülerinde edebiyatın yüz vermediği kahramanların izlerini dedektif gibi sürer; onların peşinden derme çatma barakalara, gecekondulara, “Doğu’da boşaltılan ve yakılan köylerden kaçan Kürt göçmenlerin sığındığı arka sokaklara”, “dualar ve hıçkırıklarla sarsılan basık” bodrum katlarına kadar gider. Şimdi sıra doğumlarından ölümlerine, yetiştirme yurtlarından sokaklara kör bir şiddet içinde “sürüklenen” Güzel Ölümün Öyküsü’ndeki sokak çocuklarındadır. (“Sürüklenme”nin altını çizdim, çünkü Ayşegül Devecioğlu edebiyatının anahtar kavramlarındandır.)

Yazar, okurlarının çok iyi bildikleri bir tavrı bu romanda da sürdürür: bu “polisiye”de de (romanın sonlarında doğru Cansu ve Nusret arasında olup bitenlerin izahı da dahil) çözülecek bir giz yoktur; tecavüze uğramak, şiddete maruz kalmak, ensest, bali çekmek, “sokakların sokaklığı” gibi sergilenecek nahoş durumlar, çıkışı olmayan karanlık bir dünya içinde cehennemi yaşayan, anbean çirkinleşmekte olan kişilere ölümlerden en güzelini dileyen gölgeler vardır sadece. Hemen hepsi (U-M-U-T’u andıran) isimlerini, soyadlarını unutmuş, lakaplarına (Emenike, Kral, Kocabaş, Yüz, Ladi Leke) sığınmış kahramanlardır bunlar, ölmeleri, öldürmeleri an meselesidir... Devecioğlu, diğer eserlerinden tanıdığımız sinir bozucu denli ketum, soğukkanlı, telaşsız, neredeyse her türlü duygudan ve (kendine has bir ritim oluşturmak bir yana) şiirin ayartılarından olabildiğince uzak edebî müdahalesiyle bu ölüleri uyandırır. Bilmediği bir nedenle ansızın uyanıyor. Dünyaya kapkara düştü, taş gibi, gelişigüzel. Karanlıktan başka bir şey anımsamıyor bu yüzden.

Romanda sadece sokak çocukları, canlılar değil, bizatihi cansız nesneler, mesela sokağın ta kendisi de dile gelir. Devecioğlu’nun yaptığı onların ifadelerini almak, sessizliklerini, kelimelerini, “fikir”lerini, gerçeğe tosladıkları yerleri, işinde duygudaşlığa yer vermeyen bir dedektif ciddiyetiyle, “göğüs” cebinden çıkardığı, kenarları kıvrık defterine not etmek, kayda geçirmek, gerçeğinden ayırt edilemeyecek robot resimler çizmek, sonra da bile isteye bıraktığı kimi boşlukları doldursunlar diye okurların hayal gücüne emanet etmektir.

Ayşegül Devecioğlu edebiyatında hakikat metnin derinliklerine işlenmiş, satır aralarına gizlenmiş falan değildir. Gerçeğin yüzeyde olamayacak denli kutsal, gizemli, asil, ele avuca gelmez olduğuna dair ayyuka çıkan edebî rivayetler Güzel Ölümün Öyküsü’nde ıskartaya çıkar. Romanın yangınlarla kaplanması tesadüf değildir: Dünya kimileri için dönmemekte, bir ateş topunda yüzmektedir. Bacon’ın dediği gibi, “Ne gariptir, kara yolculuğunda üzerinde durulacak bunca şey varken, insanlar gök ile denizden başka hiçbir şeyin görülemediği deniz yolculuklarında gezi günlükleri tutmaktadır”. Oysa gerçek dediğimiz, orada, satıhta, bir çukuru doldurmuş su birikintisinde yüz üstü boğulmuş hâlde sallanmaktadır; yapılması gereken onu sırt üstü çevirmek ve teşhis temektir. “Ne yazık ki,” diye söyleniyor müdür, “artık ölüm cezası yok.” Yetiştirme yurdu müdürü yanılmaktadır, ölüm cezası sokaklarda kol gezmektedir: “başının üzerinde dam olmayan” her şey, çocuklar, “yaralı toprak” da ölmeyi beklemektedir. Ayrıca yaşayabilmek için beynin ölmesi şart’tır. Vesaire.

Güzel Ölümün Öyküsü, insan denen mahlukatın istenirse her yerde, her vakitte, her gövdede kıskıvrak yakalanabileceğine ilişkin unutulmuş bir gerçeği bir kez daha hatırlatır: Kral’ın öfkeli çelimsiz bir çocuktan başka bir varlığa, ne kadar uğraşsa da tanıyamadığı karanlık bir varlığa dönüşmesini izledi. Öfkesi ve hırçınlığının büyüdükçe artmasını. Huzursuzluğunu, bedenindeki gerilimi hissetti. Gücünün farkına varırken izledi Kral’ı ve sanki bu güç kendisine aitmiş gibi haz duydu.

Bizatihi kendisi sallantıda ve hayalet olan şey (romanın baş kahramanı Emenike) oradan oraya umutsuzca sürüklenirken şehrin, eşyanın sallantısına okurun tüylerini ürpertecek derecede gözlerini diker: Emenike, gece hayaletlerle dolaşmaya devam ediyor. Çılgınlıktan başka bir şey yok kafasının içinde. Evlerin birbirine benzerliği başını döndürüyor. (...) Beynini patlatıyor kafasındaki soruların yanıtını bulmak için. Kapalı perdelerin ardında, kısa ayağının altına tahta parçası sıkıştırılmış sehpalar var mı? Ona öyle geliyor ki, bu tür sehpaların bulunduğu evler birbirine benzer. Eksik kalan şeyler için eğri büğrü tahta parçalarına ihtiyaç duyarlar. Ama kusurlarını örtemezler. Bu evlerde babalar kaçıp gider, anneler erkenden ölür. Sehpalar dağılmaya teşne hayatları, kahramanları bir arada tutmak, sıkılaştırmak üzere işe koyulmuş, sık sık karşımıza çıkarılan romanın vazgeçilmez harçlarıdır; tıpkı yapraklar gibi, tıpkı toz gibi, birbirini hemencecik yalanlayan duygular, hayata dair fikirler gibi, tıpkı pembe rengi gibi, Emenike’nin Kral’a duyduğu aşkın ürünü “gizli dokunmalar” gibi, tuhaf sanrılar, rüyalar gibi tıpkı: Sonra rüyasında ruhunun, kararmış tahta raflar üzerinde düzgünce katlanmış eski bir elbise halinde yattığını gördü, fare rengi, şeffaf, şurasında burasında yırtıkları olan bir elbise.

Ayşegül Devecioğlu edebiyatında kişiler, olaylar, hayatta nasıllarsa öyle, rastgele, her an koptu kopacak çürük ilmeklerle birbirine bağlıdırlar. Bazı mahalleler “eninde sonunda enselenecek bir kaçak”tır. “Kimsesizlik ete kemiğe bürünebilen” bir olgudur. Katı gerçekler (çocukların ağzına tüküren bir psikolog, TOKİciler, konducular, hap ticareti, “Şerefsiz bölücüler!” söylemi, vs.) hiçbir yargıda bulunmadan romanı sıyırıp geçerler. Roman, neredeyse melodramatik diyebileceğimiz öğelerle bu denli haşırneşirken, dizginleri kahramanlarına bırakmaz; dingin, mesafeli anlatımıyla malzeme ile mesafesini korur. Dünya dönmeye devam edecek. Sabah, gece birbiri ardına, korna böğürtüleri, kaldırımlar, insanlar arasında, bir de o kükreme, betonun, inşaat kepçesinin, polis arabasının kim bilir neyin.

Güzel Ölümün Öyküsü Ayşegül Devecioğlu’nun yazarlığını olabildiğince abartmak, Ayşegül Devecioğlu eksenli bir edebiyat tanımı geliştirmek zorunluluğunun yeni bir örneğidir. Bu, okuruna bir “son” vermeyen, ona rahatlama/boşalma olanağı tanımayan bir edebiyattır. Bu, son yıllarda okuma deneyimlerinden derin, ulvi, alengirli anlamlarla ama her defasında sağ salim çıkmaya fena alışmış kimi okurların alışkanlıklarına ters düşebilecek bir edebiyattır; çünkü “basiti”, “sıradanı” tarif etmek, lakabın bittiği ismin canhıraş haykırıldığı yangın, savaş yerlerini anlatmak şu zamanlarda tahmin edilenden de zordur. Hayatın bağrından çıkarılıp romana taşınan (büyük harfli) Tedirginliği yalnız, uyumsuz, içe dönük, vs. kahramanlardan, durumlardan sağ(la)maya çalışan veya eserlerinin arasına yerli yersiz bir “bildiri”, “acil bir tarih dersi” sıkıştırmadan yapamayan yazarların tersine Devecioğlu Güzel Ölümün Öyküsü’nde, her türlü çalımdan, gösterişten uzakta, sepsessiz ama insanı büyüleyen anlatımıyla okura paralanacak bir içi, düğümlenecek bir boğazı, diken diken olacak tüyleri olduğunu hatırlatan bir yazardır. Ayşegül Devecioğlu edebiyatının en son, en sıkı kanıtlarından biri olan Güzel Ölümün Öyküsü okura sanki bu köhne dünyayı, sırf ona olan sevgisinden, bir barakaya tıkmış da bir “güzel” öldürmüş hissini doyasıya yaşatan bir romandır.

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Güzel Ölümün Uykusu: Sokağın yoksul çocukları", Gazete Duvar, 31 Ekim 2019

Kent yoksulluğu son yıllarda çeşitli bağlamlarla tartışılan bir konu, bunun bir yanını da sokakta yaşayan çocuklar oluşturuyor. Bu çocuklar için yoksulluk, çoğunlukla değiştirme ve dönüştürme umudu olmayan, her türlü hak ve güvenceden yoksun bir hayat karşılığına geliyor ve daha çok “kent içi yoksulluk” kavramıyla ilişkileniyor. Bu kavram; “bir anlamda kaderini kabullenmiş ve artık yükselebilme, kent ve toplum içindeki konumunu iyileştirebilme umudunu büyük ölçüde yitirmiş görünen”leri ifade etmek için kullanılıyor (Işık-Pınarcıoğlu, 2009: 39). Konunun sadece bu boyutu yok, sokakta hayatta kalma çabası vermek zor çünkü dışlayıcı bakışları üzerinde hissetmek, “damgalı” bir hayatın mührüyle varolmaya çalışmak, dışarıdan her türlü saldırıya açık olmak gibi çeşitli sorunlar içeriyor. Ayrıca, yoksulluk araştırmalarında sık sık karşımıza çıkan sokak çocuklarının hayat çabası edebiyatın da konusu olmaya devam ediyor.

Yoksulluk, sokak ve çocuklar

Ayşegül Devecioğlu’nun Metis Yayınları tarafından basılan, Güzel Bir Ölümün Öyküsü adlı romanı, bizi kentin kuytusunda yokmuş gibi davranılan, sokak çocuklarının yaşamıyla buluşturuyor. Metinde, yetimhane ve sokak arasına sıkışıp kalmış çocukların yaşamı oldukça gerçekçi bir biçimde işlenirken, Ayşegül Devecioğlu, tek çabası “var kalmak” olan, yaşamdan eline sadece öfkesi ve isyanı kalmış bu çocukların, hayat karşısında nasıl çıplak kaldıklarını anlatısına taşıyor. Kitap, konu açısından oldukça karanlık ve bu nedenle üslupta sert çünkü hikâye edilen, çok kolay ajite etmeye, acıyı romantikleştirmeye, melodram tadı verecek bir anlatıya dönüşmeye el veriyor. Ancak Devecioğlu, bu çocukların hayatını hor görülmüşlerin, kaderine razı, acıklı hayatları olarak çizmiyor. Evet metinde böyle bir yan hissedilebilir belki ama bu çocukların öykülerinde aynı zamanda isyan ve öfke var, bu yoksul hayatın nedenleri var. Çünkü yoksulluk Necmi Erdoğan’ın ifadesiyle; “ekonomik bir kategori olmanın yanı sıra, kişilerin içinde yaşadığı, anlamlandırdığı, başa çıkmak için çeşitli yöntemler geliştirdiği, toplumsal bir durumdur” (2016: 14). Bu nedenle bireyin varlık sorunlarıyla, yaşamda kalma stratejileriyle, dışlanma, yok sayılma gibi sorunlarla da yakından ilişkilidir. Devecioğlu da sokak çocuklarını anlatıya taşırken bu kısmı görmezden gelmiyor yoksulluk anlatısı; sokak çocukları nasıl yaşıyor, ne hissediyor, nasıl stratejiler geliştiriyor gibi sorularla buluşarak, yaratılan karakterlerle hikâyede cevabını buluyor.

Yoksulluk kader değil

Devecioğlu anlatısına taşıdığı çocukların hayatından Gürbilek’ten ödünç alarak söylersek, “gurur yarası”nı kahramanlığa dönüştüren bir hikâye çıkarmıyor. Bu çocukların kendilerine biçilmiş hayatlarıyla yüzleşmeleri bir şekilde hayatı sürdürme çabaları dikkat çekiyor. Öfkelerini yönelttikleri nesne de bu açıdan önemli bana kalırsa örneğin metinde, çocukların kaldıkları yetimhaneyi ateşe vermeleri, sorumlu tuttukları şeyin kaderleri olmadığını, isyanlarının kendilerini bu duruma sokan sisteme karşı olduğunu gösteriyor. Çünkü kader olarak görülerek işin içinden çıkılan, yoksulluk, kimsesizlik, evsizlik, açlık sistemin ve toplumun bu çocukları dışına kusmasıyla yakından ilişkili.

Kentlerin ve sokak çocuklarının ortaklığı

Yazarın kendisi tarafından deneyimlenmemiş olandan bahsetmesi zordur. Özellikle konu acı, ıstırap, felaket, savaş, kimsesiz çocuklar, mülteciler gibi üzerine konuşması hem duygusal hem de etik açıdan zor bir konu ise. Çünkü deneyimlemediğimiz konuların ifadesi, başkası adına konuşmak anlamına gelebilir, olayı asıl yaşayanı nesneleştirebilir. Ayşegül Devecioğlu Güzel ÖlümünÖyküsü adlı romanında oldukça gerçek bir konuyu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor, bu açıdan metin bahsettiğimiz gibi anlatının öznesi olan sokak çocuklarını çok kolay nesneleştirme potansiyelini taşıyor. Peki, Devecioğlu bunu nasıl kırmış, üzerine düşündüğümde, özellikle yaratılan atmosferin ve kurulan dilin bunu kırmakta etkili olduğu sonucuna vardım. Çünkü anlatı son yıllarda kentlerdeki dönüşümü, birbirine benzeyen TOKİ evlerini, neredeyse sıfıra inen “karşılıklı yardımlaşma” ve dayanışmanın yokluğunu da anlatıya taşıyor. Böylece çok da uzağında olmadığınız bir atmosferin içinde kendinizi buluyorsunuz, karakterlerin sadece bir kitap anlatısı olmadığının farkındasınız, yani sadece anlatıcı değil okur olarak siz de bu yaşananların bir parçasısınız, anlatılan sizin de deneyimlerinize yaslanıyor. Metinde kente dair betimlemeler de bunun göstergesi oluyor: “Toz şehrin derisi; ağaçları, yolları, evleri, arabaları, çöpleri, duvarları kaplıyor, her şeyin dokusuna giriyor, kendine özgü aşılmaz bir tabaka oluşturuyor. Şehri kilim ya da halı gibi çırpsalar tozun altından yabancı bir şey çıkabilir. Gerçi ortaya çıkan da birçok bakımdan eskisinden farklı olmaz, aynı ölçüde donuk ve küf tutmuş olur.” Son yıllarda kentler inşaat alanı gibi desek hata etmeyiz her yerden toz kalkıyor, gelip siniyor üzerimize, Devecioğlu’nun metni böyle bir atmosferden ve “kent yoksulları”nın yaşamından sesleniyor okura. Kentlerin silinen belleğiyle hayatta yokmuş gibi davranılan sokak çocuklarının silikliği okurun kafasında ortak bir anlam oluşturuyor böylece. Çünkü bu çocukların durumu kitabın şu cümlesindeki çiçeğin kaderiyle ortaklaşıyor: “Karşısında içi çöp dolu bir çiçek tarhı var. Çöplerin arasından tozlu belirsiz bir bitki boynunu uzatıyor…” Kitabın karakterlerinden Emenike’nin bakışından yansıyan bu cümle, çoğu zaman çöpten hayatını çıkaran, başını çöp yığınından uzatan bir çocuğun yaşamıyla kesişen bir yerde duruyor.

Gerçek dünya ve temsil edilen dünya

Ayrıca kitapta dikkat çeken yanlardan biri anlatıcının hislerinden çok metnin karakterlerinin hislerinin öne çıkması. Bununla şunu kast ediyorum, seyredilen olumsuz bir durumun anlatıcı da bıraktığı ki -metnin geneli düşünüldüğünde oldukça acı veren yaşanmışlıklardan bahsedildiğini söyleyebiliriz- etkiden çok, karakterlerin üzerindeki etkiyi hissedip onların sesini duyabiliyoruz. Yazarın, mesajını iletme sesini duymuyoruz. Bu da anlatılanın sıkıntısını son dönem edebiyatta çok sık rastladığımız gibi bireysel bir serzeniş olmanın ötesine taşıyor ve sokak çocuklarının yaşamında çıkan kurgu, okuyanın “vah! tüh!” diyerek, kitabın nesnesine bakıp hâline şükretmesinin önüne geçiyor, başkasının sıkıntısı üzerinden kendimizi aklamamamıza izin vermiyor, bir anlamda toplumu, sistemi tek tek hepimizi sorumlu tutuyor. Çünkü baştan beri bahsetmeye çalıştığım gibi anlatılan gerçekliğe çok yakın, bu nedenle kurguyu aşan, kentlerin şimdideki hâline tanıklık edildiğini hissettiren bir yanı var. Elbette Bahtin’in işaret ettiği gibi metinde: “Temsil edilen dünyayı metnin dışındaki dünya ile karıştırmamamız gerekir” (2014: 307). Ancak yine de bu iki dünya arasında bir ilişki olmadığını söyleyemeyiz. Çünkü yine Bahtin’in deyimiyle: “Yapıt ve yapıtta temsil edilen dünya, gerçek dünyanın parçası hâline gelir ve onu zenginleştirir; gerçek dünyada dinleyicilerin ve okurların yaratıcı algılamaları aracılığı ile yapıtın sürekli yenilenmesini sağlayarak, yapıtın yaratım sürecinin olduğu kadar müteakip yaşamının parçası olarak da yapıta ve yapıtın dünyasına dâhil olur” (2014: 308). Bu durum eserin “zaman-uzamsal” bakışı ile ilgilidir. Devecioğlu’nun metninde sokak ve zamanının kente dair sorunlarının işlenişine bu açıdan bakabilir ve şu cümleleri örnek verebiliriz; “Çöp her yerde. Kokuyor, çürüyor, yayılıyor, ne kadar toplansa canlı bir yaratıkmış gibi yeniden çoğalıyor. Üstüne gidildikçe güçleniyor, şehre meydan okuyor. Aslını arasanız şehir çöpe çoktan teslim oldu. Şehir bunu biliyor, çöpün onu öldürdüğünü. Sessiz sedasız oldu, can havliyle haykırmış olabilir ama kimse duymadı. Çok eskiden beri böyle, donup kalmış bir anının içine hapsoldular.” Burada, kentin bir süreç içinde dönüşümü “çok eskiden beri böyle” ifadesiyle bir zamana işaret ederken, metnin mekânı ve zamanı arasında kurulan bağı da imliyor fikrimce.

Islah ve ‘arınma’

Ayşegül Devecioğlu’nun Güzel Ölümün Öyküsü, yetimhane adı verilen kurumlarda uygulanan rehabilitasyon süreçlerine de odaklanıyor. Kimsesiz çocuklardan hayata dair olan tüm neşeyi alıp çıkaran, bedene ve ruha dair ne varsa ıslah eden, kitabın ifadesiyle “arındıran” uygulamalar, bu çocuklardan kendileriyle ilgili olan her şeyin çalındığına tanık ediyor okuru. Ortaya çıkan bu hayatsız çocuklar, doğuştan verili isimlerinden çok uzakta, yersiz, ev duygusunu bilmeyen, birbirlerinden ve baliden başka tutunacak dalı olmayan, öfkesi ve isyanı dışında elinde hiçbir şeyi kalmayan bireyler olarak karışıyorlar hayata. Bu hissiyat kitapta Emenike adlı karakterin durumunu anlatan şu cümleyle varlık buluyor: “Sonra dünya boşalıveriyor çevresinden. Bu boşunalık hissiyle baştan aşağı sarsılıyor. Nasıl olduğunu anlamadan vurma isteği elinden kayıp gidiyor. Hiçliğin ta kendisi olan Emenike kalıyor geride. Yeşil, kırmızı, mavi ampuller hiçliğin üstünde yanıp sönüyor.” Çünkü bu çocuklar için varlıklarının bıraktığı his “hiçliğin ta kendisi”. Devecioğlu’nun toplumsal bir konuya dikkat çekerken karakterlerinin varlık-yokluk sıkıntısını da ortaya koyması bana kalırsa metnin önemli noktalarından. Ama baştan beri ifade ettiğimiz gibi, Devecioğlu anlatısında bunun topluma ve sisteme bağlı bir sorun olduğunu okura devamlı hatırlatıyor, yoksul madunların görünmezliği konusunu da tartışmaya vesile oluyor böylece, çünkü Necmi Erdoğan’ın ifadesiyle; “Yoksullar ve zenginler arasındaki ilişki karşılıklı bir görmek istememe ilişkisidir” (2016: 51). Devecioğlu’nun metninde de bunun ifadesini bulabiliyoruz, örneğin: “Kimse şaşırmıyordu sokakta veya bir yıkıntıda öylece kaskatı yatıyor oluşlarına, yüzlerinde hayattan kalan ize, yaşamın son anına ilişkin değil, yaşamın tümünün izine. Gömüldükten hatta çürüdükten sonra bile silinmeyecek bu iz” çünkü kimse bakışını onlara yöneltmiyor, görmüyor biliyor ama öyle normalleşmiş ki görmek; bakmaya, bu konuda bir şey yapmaya, çoğu zaman yetmiyor.

Ayşegül Devecioğlu’nun Güzel ölümün Öyküsü adlı kitabı, anlatıya taşıması zor bir konuyu ajite eden bir acı hikâyesine dönüştürmeden ortaya koyabilen, öfkesini asıl nedenlere yöneltebilen bir metin. Kendilerine ait hiçbir şeyi kalmamış çocukların sokakta hayatta kalma mücadeleleri, onları buna mecbur bırakan sebeplerle birlikte ele alınıyor. Bu kitapta, “yetimhanede, zoraki gece sessizliğinde dünyayı altını üstüne getirmeye hazır, geçmişsiz, geleceksiz yarı deli bir çocuk sürüsünün haykırışları gizli.” Zoraki olarak bu haykırışını sokağa taşıyan çocukların kimsesizliği, yalnızlığı, açlığı, isyanı gizli…

Kaynaklar

Bahtin, M., (2014), Karnavaldan Romana ‘Edebiyat Teorisinden Dil Felsefesine Seçme Yazılar’, (Çev. Cem Soydemir), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Işık, O., Pınarcıoğlu, M., (2009), Nöbetleşe Yoksulluk ‘Sultanbeyli Örneği’, İstanbul: İletişim Yayınları.

Yoksulluk Halleri ‘Türkiye’de Kent Yoksulluğunun Toplumsal Görünümleri’, (2016), (Der. Necmi Erdoğan), İstanbul: İletişim Yayınları.

Devamını görmek için bkz.

Erkan Yıldız, "Güzel Ölümün Öyküsü: Yakarsa garipler kendini yakar", sol.org.tr, 31 Ekim 2019

“Dertleri içine içine sığmayan onlar

Hayatta umudu kalmayan onlar

Sürüne sürüne yaşayan onlar

Yakarsa dünyayı garipler yakar”

Müslüm Gürses'e ait şarkının final dizesi ne kadar da iddialı. Burada iddianın atfedildiği “garipler” evsiz, yurtsuz, anasız, babasız, işsiz, mesleksiz, “yiyecek ekmek bulamayan”, ekmeği bulmak için gerektiğinde hamallık, gerektiğinde hırsızlık yapan, genellikle sokakta yaşayan, bir şekilde “hayatta kalan” yoksul ve yoksun insanlar. Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, Ağlayan Dağ Susan Nehir, Ara Tonlar romanlarının ardından yayımlanan dördüncü romanı Güzel Ölümün Öyküsü'nde bu “garipler”in hikâyesini anlatıyor.

Belki okurken siz de Ken Loach'u hatırlarsınız

Diğer romanlarının aksine anlatan değil gösteren bir roman kaleme almış Devecioğlu. Kuş Diline Öykünen ya da Ağlayan Dağ Susan Nehir de olduğu gibi okurken sıcak bir dil, sizi bu sıcaklıkla sarıp sarmalayan bir anlatıcı yok. Okura ve karakterlere karşı oldukça mesafeli, meseleler ve olaylar karşısında kendi kişisel tutumunu alabildiğine gizleyen bir anlatıcı var. Onca dram, kötülük, sıkıntı karşısında hiç dişlerini sıkmıyor ya da ağlamaklı hale gelmiyor. Okuru, anlatıcının tek düze sesi eşliğinde hikâyenin parçası kılabilmesi etkileyici. Anlatıcının sesinin bu kadar mesafeli ve tek düze çıkması, yazarın anlattığı hikâye ile okurun arasından çekilmesini sağlıyor. Bir anlamda kendi sesini kısıyor Devecioğlu. Kendi sesini kısarken gerçekliğin tüm çıplaklığı ile görünmesini sağlıyor.

Kısa cümlelerden oluşan, oldukça tasarruflu bu anlatım biçimi özellikle mekânsal betimlemelerde kendisini gösteriyor. Sanki bir film setinde sonraki sahnenin düzenlenmesi için kurulmuş kısa, net, betimleyici cümleler... Neredeyse kişiselleşmeye müsait hiç bir benzetme yok. Fazladan her bir kelimenin bir duygu yükü taşıyacağını bilerek, oldukça ölçülü bir dil kullanıyor Devecioğlu. Anlattığı hikâyenin dramatik yönünü daha da koyultmak için hiç bir müdahalesi yok. Sokak, sokakta barınanların, yersiz ve yurtsuz kalanların hayatı yeterince dram barındırıyor. Ayşegül Devecioğlu yaşadığı ana tanıklığına ve bu anın bilgisine güveniyor. Tam bu noktada Ken Loach'un filmleri aklıma geliyor. Her ikisinin de anlattığının kurmaca olduğunu biliyoruz. Gerçek olduğunu da... Gerçekle kurmacayı birbirinden ayrılmaz ve estetik düzeyi yüksek bir biçimde buluşturmak birini büyük yazar diğerini büyük yönetmen yapıyor.

Yok başka bir cehennem...

Hikâyenin odağında, gerçek adının Umut olduğunu öğrendiğimiz "Emenike", onun bir anlamda hamisi olan, "Kral" ve "Cansu"nun yüz yüze kaldığı, yukarıda farklı veçhelerini saydığımız “gariplik” duruyor. Çocuk yurdunda yaşamak zorunda kalan Emenike ve "Kral"ın her türlü istismarı ve şiddeti yaşamalarına neden olan yurt, kendi çocuklarına eziyet etmeyi maharet haline getirmiş olan devletin doğrudan temsili gibi. "Müdür", "bekçi baba"lar ve "sarıklı" (din görevlisi) bu istismarın hem ideolojik hem de örgütsel ayakları sanki. Sarıklı’nın anlattığı cehennemle, müdür ve bekçi babaların çocuklara yaşattığı cehennem aynı. Ve sarıklının cehennem karşısında sükût vaazı Pozantı’dan, Ensar'a, Soma katliamından, Bilal'in sesinde sıfırlanan paralara, kadın tecavüz ve cinayetlerine hayatımızı cehenneme çeviren her olayda kulağımıza fısıldanmıyor mu? Cehennemi yaşarken susmak, katlanmak, görmemek esas. Aksini yapanın isyankâr sayıldığı bir düzen hayatla birebir örtüşüyor. Emenike ve Kral'ın yurttan kaçmaları cehennemlerini geride bırakmaya yetmiyor. En alta itilenler için sokak da, hayatta kalma koşulları da başka türlü cehennemler taşıyor içlerinde. Cehennemde yaşamak için yapılabilecek olanı Emenike şöyle özetliyor. “Yaşayabilmek için beynin ölmesi şart. Yiyecek ve para dilenmek için beyin ölü olmalı” s:23. Yaşayabilmenin değil de “bir şekilde hayatta kalmanın” yolu değil mi bu?

Yoksullar korkutur...

Edebi metinlerin kenti, kentin dönüşümünü, bu dönüşüme bağlı olarak yaşanan problemleri daha fazla gündem ettiğini görüyoruz. Geçmişin ışıltılı, cıvıl cıvıl, yaşama coşkusu, yaşamı değiştirme gücüyle anlatılan kentlerin tozla, uğultuyla, karanlık bir ruh haliyle, inşaat yığınları, iş makineleriyle resmedilmesi ile kendini gösteriyor bu durum. Kentle birlikte edebiyatın gündemine daha fazla giren diğer unsur yoksulluk. Artık hiç bir şekilde varlığı gizlenemeyen bir yoksullaşmaya yataklık ediyor kentler.

Yoksulluk ve yoksullar biraz da bu yüzden hayatın her alanında daha fazla görünür hale geliyor. Bunca yüksek bina, bunca saltanat, şatafatlı yaşamın üzerini örtemediği yoksulluk korkutucu oluyor. Emenike bu korkunun farkında. “Yüzüne ağlamaklı bir ifade yerleştirmeyi hemen öğrendi. Ama parayı kapmasını sağlayan bu değil. Derinin hemen altında bekleyen başka bir şey var. Hiçliğin ve yoksulluğun yarattığı, kılını kıpırdatmasa, gücü yetmeyecek bile olsa karşısındaki kişide korkuya dönüşen bir şey. Basılı yay gibi fırlamaya hazır korkuyu hissedebiliyor”

İnsanlar, hem ellerinde olanı kaybetmekten hem de Emenike gibi olmaktan korkuyor. Tek tek insanlar, Emenike gibi olanlardan korkup veriyorlar parayı. Herhalde “yakarsa dünyayı fakirler yakar” atfının sebeplerinden birisi “garipler”in bu korkutucu potansiyelleri. Oysa o potansiyel o kadar işte. En fazla taşıdığı ateşle içten içe ancak kendi dünyasını yakabilecek bir enerji açığa çıkarabiliyor. “Garipler” e bakıp onlarda dünyayı değiştirme gücü bulanlar için umutsuz bir kitap Güzel Ölümün Öyküsü. Ayşegül Devecioğlu'nun yani anlatıcının sesindeki mesafe/tekdüzelik ile Emenike'nin umutsuz sonu arasında kuşkusuz bir ilişki var. Devecioğlu, bu şekilde okuru gerçeklikle ve bu gerçekliğin yarattığı umutsuzlukla baş başa bırakırken, yenilgi duygusuna kapılmaktan çok umut için başka bir yöne bakma fırsatı sunuyor. Kitabı özellikle önerebileceğim bir kesim, vizyondaki Joker filminin etkisiyle yeniden “yakarsa dünyayı garipler yakar” heyecanına kapılıp, bir de bu heyecandan siyaset ve siyasete ilişkin argümanlar çıkarmaya çalışanlar. Okumalarını öneririm: böylece alacakları edebi hazzın yanında gerçeklikle daha doğru bir bağ kurmaları da mümkün olabilir. Fazla mı örtülü oldu, şöyle diyeyim: Yakarsa garipler kendini yakar.

Edebiyatımızın en güzel örneklerinin toplumsal olanın anlatıldığı eserlerde karşılık bulması tesadüf değil. Bu şart değil elbette. Ancak “kendi kabuğuna çekilmiş birey”in artık gına getirten hikâyesinden kurtulmak edebiyatımıza da, biz okurlara da iyi geliyor.

Güzel Ölümün Öyküsü'nde de toplumsal bir meselenin etkileyici bir örneğini okuyoruz. Bu yazının konusu olmamakla birlikte değinmekte fayda görüyorum. Edebiyatımızın son otuz yılına damgasını vuran edebiyat dilinin/çizgisinin/ortamının eskidiğini, değerini kaybedeceğini/kaybettiğini düşünüyorum. 60'lar ve 70'lerdeki gibi edebiyata egemen olan toplumsalcı bir bakışa oldukça uzak olmakla birlikte, toplumsal olanı merkezine alan ve kimi açılardan oldukça zengin bir edebiyat dilinin/kuşağının oluşacağını ve daha fazla göz önünde olacağını düşünüyor, bekliyorum. Göreceğiz.

Devamını görmek için bkz.

Ayfer Feriha Nujen, "Kübist bir yazar, Ayşegül Devecioğlu", edebiyatburada.com, 31 Ekim 2019

Ayşegül Devecioğlu, birçok öğesi olan, birbirine bağlanmış değişik öğelerden oluşan, değişik türden öğelerle metinlerini oluşturan bir yazar. Ağlayan Dağ Susan Nehir gibi. Bütün bu ayrılıklara, ayrımcılıklara, bütün bu düşmanlıklara, dışlanmaya, dışarıda bırakmaya, bütün bu hasta, aptal ideolojilere karşı bir yazar. Bir rengi de yok. Üstelik seviyor başka renkleri. Kitap önemli, pek çok diğer kitap gibi… Fakat öyle sıradan bir önem değil taşıdığı, önemine binaen önemli. Devecioğlu, bu kitapla 2008 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı Ödülü’nü aldı. Bu ödülü almasaydı da bir şey kaybetmezdi. Sosyolojik bir varoluş kitabıdır, basit bir roman değil, Ağlayan Dağ Susan Nehir. Varoluş, insanın en büyük acısıdır. Böylece bazılarını intiharın kucağına bırakır. Bunu bazen bir tek insan, bazen de koca bir devlet yapabilir. İnsanın omuzlarında kabuk bağlayan bir yaranın sızısını insanın kalbine indiren bir kitap. Bazen küçücük bir yara o kadar derindir ki, kabuklar omuzlarda dünya gibi ağır bir yük, sızısı kalbin içinde yangın yeri gibidir. İlk taşı günahsız olanınız atsın, diyen bir kitap. İnsanların kimliklerini ceplerinde, cüzdanlarında bir leke, can acıtan bir kelepçe gibi taşıdıklarını söyleyen bir kitap… Herkesin bir kimliği vardır, cebinde mendile sarılmış bir yara değilse bile durup baktığında bir aynaya, yüzünü, gözlerini, sesini çatlatan. Sadece bir Çingene’nin değil, insanın dışlanmışlık, bırakılmışlık durumunu bir duygu haline çevirmiş bir kitap. Seni, senden olan insan itiyorsa, tabiat kucaklar diyen bir kitap. Diğerlerinin arasında diğerlerinden olamamayı, bu uzakta kalışı belirgin bir yalnızlık ruh durumuyla pekiştirmiş. Bu büyük evrende küçük bir sorun değil ırkçılık. Tekil ve somut bir varlık olarak insan ya da bu insanın varoluşu üzerine bir dert var burada. Burası dünya, burada huzur yok, diyen bir kitap. Alıp başını durmadan gitmenin değil, sürekli bir sınırın ardına iteklenmenin kitabıdır. Yine de içinde bir yerde, elini kalbine koymuş, var olmanın bir tesellisi gibi yazılmış. Sanki dönüp sırtını insanlara, içine içine ağlayanlara ipek bir mendil uzatmış. Çünkü insan, herhangi bir nesne değildir. İşin aslı çarpılmış nesneler de yara alır. Öyle ya, nesnenin de bir ruhu var; nesneler de duyar, nesneler de cevap verir, onu görüp dinlemesini bilene. Kimi zaman insan da sadece yürüyen bir nesne… Bir insanın başka insanlarla bir arada olması, bir çakıl taşının başka taşlar arasında olmasına benzemez ama. İnsan boşlukta yer kaplayan bir şeyden çok daha fazlasıdır. İnsan, algılayan ve algılanmak isteyen bir varlıktır. Suyun yüzüne bağıranlar, dibinde kırılmanın kaynadığını bilemezler. Gönlü kırılanın, kaynayıp kaynayıp kendi içine döküldüğünü görmezler. Çünkü insanlar sevinci bayram yerlerinde hep birlikte, acıyı bir yas evinde bir başına bırakmayı öğrenmişler. Reddetmeyi, inkâr etmeyi, dışlamayı, kırmayı… Oysa insan, kırdı mı, kırıldı mı hemen belli olur. Toplum düzen ister mi, emin değilim. Öyleyse, bu düzen değil. Böylesi bir düzen, Devecioğlu gibi benim de kabulüm değil. Bir ressam için resmin içinde sıra dışı bir figür, geometrik bir sembol ne ise, Devecioğlu için de Çingeneler öyle bir şey sanırım. Formun bir parçası, fakat yerleştirilmemiş hiçbir yere hiçbir zaman. Bu büyük toplumsal yıkımın dişleri arasında, sanki elinde bir elek sen bizden değilsin diyerek, elenenlerin kitabıdır Ağlayan Dağ Susan Nehir. Bir yerde diyor ki, “Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilir. Yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar.” Kitabı bitirince, insanın içi söküle söküle insanın şerrinden söz eden Rainer Maria Rilke’nin şairane metni Anlamazlar’ı okumak gelir içinden, benim hep gelmiştir...

Yalnızlardan söz etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklememizdir. İnsanlar, neyden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır, anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan, tanımaksızın nefret etmişlerdir yalnızca. İnsanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. İnsanlar patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlardır. Narinliği ve çocuk oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde yetişkinlerin ramına büyümüştür. Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler ve uzun gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir. Güçten kesilmeyip de ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar, çirkin deyip, kötülemişlerdir yaptıklarını. Ve o, bunlara kulak asmadı mı, biraz daha ortaya çıkmışlar, yiyeceğini bitirmişler, teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye, yoksulluğuna tükürmüşlerdir. Bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye, ardından taşlar atmışlardır. Ve yıllanmış içgüdülerinde haklıydılar gerçekten; O, gerçekten düşmanlarıydı çünkü.

Okuduğum kitapları ezberlemesini severim. Bir şeyi öyle kolay kolay da ezberleyemem. Bazı yazarlar, sanki insanın göğsüne bir hançer saplar gibi yazarlar. Ben de herkes gibi göğsüme saplanmış bir hançeri çıkarıp atamazsam eğer, unutmam zaten. Böylece bazı kitaplar yeni yasasını oluşturur yaşamın. Süren devri daimi bozmak için gereken de budur. Çünkü her devrim, bir karşı devrimle yıkılır. Hiçbir sistem, hiçbir düzen sonsuza kadar sürecek değil. Devecioğlu, nasıl biridir kim bilir, bilemem. İlk kitabını okuduktan sonra, yazar için şunu söylediğimi bilirim ama: sende bir güzellik var… Ara Tonlar’daki Demir’in öyküsünü de böyle anlatmıştı çünkü. Biraz kendi öyküsünü yazar her yazar. Ne kadar dışlanmışsa, ne kadar itilmişse, onlardan söz eder sıkça ve o kadar. Devecioğlu, yaralı bir sosyolog gibi gelir bana. Kalbinde, dilinin ucunda iyileşmeyen bir kesik varmış gibi konuşur, Çingeneler gibi kekeleye kekeleye. Sanki bir demir askıda, “ah!” diyen birinin acısıyla, inlercesine… Yine de, sanki ona sırtını dönenlerin alnına, “insan değerlidir” yazar, inadına inadına. Çünkü insan değerlidir. Devecioğlu insanların, uyum sağlayamadıkları insanları, renkleri kendi renklerinden farklı olanları, onlarla aynı olmak durumuna kapılmayı reddedenleri itip dışladıklarını, yok etmek için büyük çabalar sarf ettiklerini bilir. 12 Eylül, o döneme has bir dönem olayı değildir. Kendinden evvelin başlatıp, bu gün hâlâ süren devri düzenidir. İçini dışına çıkarıp ziyan etmemek için bir kitabı, onun sadece bana hissettirdiği şeylerden söz ediyorum. Öykülerini, romanlarından ayıran bir başka ruh hali görmedim ben. Belki de romanlarında hissettiğim duyguyla, kendimi alıştırdığım şekilde okuduğum için. Her metninde aynı dili, aynı üslubu, aynı tarzı, aynı derinlikle kullanabilmesinden de kaynaklanıyor olabilir bu. Bu bir imzadır aynı zamanda. Herkesin kendisine has, hiç hatasız bir imzasının da olabileceğini sanmıyorum kolay kolay.

Az ve nadir iyi yayıncılardan Metis için de büyük bir şans bence Devecioğlu. Tabii, Metis logosuyla bir kitap yayınlamış olmak da bir şans. Şahsen Devecioğlu’ndan etkilenme derecemi, kendisini neredeyse taklit etmek isteyecek kadar tanımlayabilirim. Ve hiç üretemeyen insanların böyle üretken yazarları taklit etmesini de içtenlik söylüyorum, tavsiye ederim. Böylece Devecioğlu’ndan mesafeli ve sakin olmayı gerçekten öğrenebilirler. Son kitabı, Güzel Ölümün Öyküsü buna sağlam bir delil sayılabilir. Zaten çoğu yazar, çoğu yazarın taklididir. Elbette ki, istisnalar kaideyi bozabilir. Bu yazarlardan biri de Devecioğlu’dur. Renkleri, kokuları, sesleri, tatları, mekânları betimlemek, tanımlamak, tarif etmek kolaydır. Zor olan, aslında en zor olan etki ve tepkiler altındaki durumları betimlemektir. Bir tek kelimeyi, içinde olduğu bütün cümleyi kuşatacak kadar derin, çekici bir biçimde anlamlı kılabilmektir. Güzel Ölümün Öyküsü, kalbin merkezine, aklın dehlizlerine bir yolculuk… İçsel bakışın, dış dünyadaki her şeyle teması. Okuyanlar şunu görecektir, bu içsel bakış, bu gizemci davranışsallık asla çilecilik düşüncesinden uzak değildir. Böylece okur şunu iyiden iyiye kavrayacak, kitaptaki her mekânda dolaşacak, her kokuyu alacak, her duyguyu bizati hissedecek ve her nesneye anlatıcı kadar yakında ve ona dokunmuşcasına hissedecek. Sonun da mı, Güzel Ölümün Öyküsü’nden sanki bir uykudaymışcasına uyanacak. Kitaptaki gibi.

Devamını görmek için bkz.

Vecdi Erbay, "Çöplerin arasındaki tozlu, belirsiz bitki ya da Emenike", mezopotamyaajansi22.com, 10 Aralık 2019

Ayşegül Devecioğlu yeni romanı Güzel Ölümün Öyküsü'nde sokaklarda yaşayan bir grup çocuğun yaşama arzusunu, birbirlerine sığınmalarını, tekinsiz günlerini, kendileri dışındaki dünya ile kurdukları ilişki biçimini, teslimiyetlerini ve başkaldırılarını anlatıyor.

“Bilmediği bir nedenle ansızın uyanıyor. Dünyaya kapkara düştü, taş gibi, gelişigüzel. Karanlıktan başka bir şey anımsamıyor bu yüzden.” Ayşegül Devecioğlu’nun yeni romanı Güzel Ölümün Öyküsü bu paragrafla başlıyor. Bu kısacık paragrafta yer alan her kelimenin gerçekliği, roman ilerledikçe gösteriyor kendisini.

Ansızın uyanan ve “dünyaya kapkara”, “taş gibi”, “gelişigüzel” düşen Emenike adlı bir çocuktur. Emenike gerçek adı değildir, futbola düşkünlüğü, bir gün büyük bir futbolcu olma düşü nedeniyle bu isim kendisine değer bulunmuştur. Emenike’nin etrafındaki hiç kimsenin adı anne babaları tarafından verilmiş değildir zaten. Kral, Yüz, Kocabaş, Ladi leke... Bu isimleri birbirlerine kendileri vermişlerdir. Birbirlerinden başka kimseleri yoktur. Emenike bir anne hatırlıyor sisler içinde, yavaş yavaş ölen. O kadar. Kral’ın, Kocakafa’nın, Yüz’ün akrabaları vardır ama bu akrabalar yetiştirme yurdundaki müdür gibi, devlet gibi bir şeydir. Ellerinde hep bir sopa vardır hizaya getirmek için. Akrabalara ve devlete itiraz, bir isim reddiyesiyle başlıyor sanki.

Hep ansızın uyanan ve dünyaya taş gibi, gelişigüzel düşen Emenike ve arkadaşlarını anlatıyor “Güzel Ölümün Uykusu”. Sokaklarda yaşayan bir grup çocuğun yaşama arzusunu, birbirlerine sığınmalarını, tekinsiz günlerini, kendileri dışındaki dünya ile kurdukları ilişki biçimini, teslimiyetlerini ve başkaldırılarını.

Sokakta yaşayan, dilenen, çalan, bali çeken çocuklar şehrin insanı için ürkütücüdür, tiksindiricidir, bir acıma nesnesidir, şefkatle, olmadı kötekle ıslah edilmesi gereken yabani bir ‘şey’dir. Islah etmek için devletin ve sivillerin bulduğu yöntemler, bu yöntemleri hayata geçirmek için inşa ettiği kurumlar, kurumları yönetmek üzere atanmış kişiler, sarf edilmiş bir emek de vardır elbette.

Ama işte bütün bu kurumlara, bu kurumların başındakilere Kral, “S...” çekiyor, Emenike, süslü cümleler kuranlar için “Hinoğluhin” diyor. Ölüp gidecekler çektikleri bali ya da karıştıkları bir kavgada aldıkları bir darbeden dolayı. “Kimse şaşırmıyordu sokakta veya bir yıkıntıda öyle kaskatı yatıyor oluşlarına, yüzlerinde hayattan artakalan ize, yaşamın son anına ilişkin değil, yaşamın tümünün izine. Gömüldükten hatta çürüdükten sonra bile silinmeyecek bu iz.” Zaten bir sürü çocuk sessizce ölüp gidiyor sokakta ve kimse şaşırmıyor onların sokakta ya da bir yıkıntıda kaskatı yatıyor oluşlarına.

Şehir yaşıyor, donuk ve küf kokarak

Şehirde yeni binalar yükselmeye devam ediyordur bu arada, trafik akıyordur, insanlar bir yerden bir yere koşturuyordur. Emenike gelişigüzel düşmüş bir taş gibi, gözlerini kırpıştırarak, çektiği baliden uyuşmuş bir akılla bakmaya, anlamaya, içine karışmaya çalışır şehrin. Şehir ise şöyledir: “Toz şehrin derisi; yolları, evleri, arabaları, çöpleri, duvarları kaplıyor, her şeyin dokusuna giriyor, kendine özgü aşılmaz bir tabaka oluşturuyor. Şehri kilim ya da halı gibi çırpsalar tozun altından yabancı bir yer çıkabilir. Gerçi ortaya çıkan da birçok bakımdan eskisinden farklı olmaz, aynı ölçüde donuk ve küf tutmuş olur.”

Şehir ya da Emenike umutsuzca, arsızca, bilinçsizce yaşıyor. Ama işte belki de yaşıyor olmasının yegâne nedeni şurada saklıdır: “Karşısında içi çöp dolu bir çiçek tarhı var. Çöplerin arasından tozlu, belirsiz bir bitki boynunu uzatıyor.”

Emenike’nin radikal eylemi

Çöplerin arasından ya da çöpün kendisi olarak boynunu okura doğru uzatan Emenike ve Kral, Kocakafa ile Yüz’ün teşvikiyle kaçakçıların mallarını çalacaklar, bir araba sopa yiyecekler, Yüz güpegündüz vurulacak. Emenike ve Kral evleri belledikleri sokaklardan, yıkıntıdan uzaklaşmak zorunda kalacaklar. Emenike’nin Kral’a hayranlıkla perdelenmiş, bastırılmış, bu nedenle belli belirsiz hissedilen duygusal ve cinsel yönelimi, şehrin uzak semtinde Cansu’ya doğru akacak. Kürtlere saldırlar olacak, Ladi Leke’den uyuşturucu satmanın inceliklerini öğrenecekler, ensestin dehşetini yaşayacaklar.

Cansu, başka bir dünyanın insanıdır Emenike için. “Emenike içine işleyen bu kokunun Cansu’nun kokusu olduğunu ayrımsıyor. Kokunun içinde şimdiye kadar yabancı olduğu şeyler gizleniyor; ayartıcı, kışkırtıcı, korkutucu…” Emenike’nin sığındığı garajda yine bir bitki boynunu uzatıyordur etrafındaki toza ve çöpe rağmen.

Cansu’ya kadar kadın olarak bir tek annesi vardır hayatında. Bazen rüyalarında ya da bali ile kafası bulandığında güzel bir kadın olarak görür annesini. Sonra hafızasını zorlarken yavaş yavaş ölen bir kadın belirir, kendi aralarında konuşan kadınların, “Su testisi su yolunda kırılır!” cümlesiyle birlikte.

Sıcaklığına sığındığı Cansu, tıpkı annesi gibi kayıp giderken ellerinden, ilk kez tek başına bir karar alacak, yine tek başına hayatının en radikal eylemini gerçekleştirecektir.

Yönü belli isyan

Ayşegül Devecioğlu çok sert bir hikâye anlatıyor “Güzel Ölümüm Öyküsü”nde. Soğukkanlı bir dille hikâyenin, birtakım insanların dünyasının içine çekiyor okuru. Ajitasyon yok dilinde. Okurun merhametini, acıma duygusunu dürtmek için sulusepken bir dil bulma çabasına girmeye hiç niyetlenmiyor. Çünkü biliyor, sokakta ve bütün dünyada olup bitenler, bir sistem içinde gelişiyor. Kurumlar ve kişiler bu sistemin parçasıdır. Bu nedenle acımaya değil, yüzleşmeye ve sistemi kökten değiştirmeye davet ediyor okuru.

Güzel Ölümün Öyküsü'ndeki kişilere Ayşegül Devecioğlu’nun okuru yabancı değildir kuşkusuz. Önceki romanlarında ve öykü kitaplarında benzer kişiler hep çıkar karşımıza. Devecioğlu, hayatı ve şehri bir bütün olarak ele almayı tercih eden yazarlardan. Bu kez uçurumun kenarında baş dönmesiyle duranların, çöplerin ve tozun içinden boy vermeye çalışanların dünyasına götürüyor okuru. Onlara tiksintiyle ya da hiçbir derde merhem olmayan merhametle bakanlara yönelttiği eleştiriyle.

Sözü uzatmadan, soranlara, Güzel Ölümün Öyküsü için söylediklerimi burada tekrarlayarak bitirmek isterim: Harika bir roman okudum. Öneriyorum. Emenike, Kral, Kocakafa, Yüz, Nusret, Cansu uzun süre çıkmayacak aklınızdan. Kirin ve çöpün kokusunu duyacaksınız. Güvercinler gibi iki katlı tekstil atölyesine giren genç kızların düşleriyle karşılaşacaksınız. Sırtını Özel Harekâtçı dostuna yaslayarak her türlü pisliği yapan Nusret’ten nefret edeceksiniz. Cansu için sahiden üzülecek, Emenike’nin ve arkadaşlarının yaşadıkları için yönü belli bir isyan büyüyecek içinizde.

Devamını görmek için bkz.

Mesut Oktay, "Sokak Çocuklarının Edebiyatla Görünür Kılınması", oggito.com, 17 Aralık 2019

Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan ve özellikle 80’li yıllardan itibaren gecekondulaşmaya yol açacak denli yoğunlaşan köyden kente göç ve kent yoksulluğu, 60’lı yıllara kadar farklı bağlamlarda işlense de günümüz edebiyatının kör açısında kalmış meselelerin başında geliyor. Kent yoksulluğu ve çalışmayan işsizlik içerisinde önemli bir kanayan yara olan "sokak çocukları" günümüz metropollerinde sıradan hayatın her alanına sirayet eden önemli toplumsal ve politik bir sorun. Ayşegül Devecioğlu’nun Güzel Ölümün Öyküsü adlı romanı işte bu kanayan yaraya temas eden bir roman. Ayşegül Devecioğlu siyasi iktidarların ve toplumun görmezden geldiği, hayatın en dışına itilmiş bu çocukların yaşama tutunma serüvenini Emenike adlı bir karakter üzerinden anlatıyor.

Merhametten korkuya

Büyükşehirlerde sayıları giderek artan sokak çocukları artık toplum nezdinde şehrin olanca tehlikelerine karşı hayatta kalma mücadelesi veren çocuklar olarak değil, şehri tehdit eden birer vebalı fare olarak görülüyor. ’’Yüzüne ağlamaklı bir ifade yerleştirmeyi hemen öğrendi. Ama parayı kapmasını sağlayan bu değil. Derinin hemen altında bekleyen başka bir şey var. Hiçliğin ve yoksulluğun yarattığı, kılını kıpırdatmasa, gücü yetmese bile karşısındaki kişide korkuya dönüşen bir şey. Basılı yay gibi fırlamaya hazır korkuyu hissedebiliyor.’’ Kol kanat gerilerek hayata tutunmasına yardımcı olunacak kader kurbanları imgesinden her türlü toplumsal sorunun kaynağı olan suç makineleri imgesine evrilmiştir sokak çocukları. Ayşegül Devecioğlu yetimhanelerde, bakımevlerinde her türlü kötü muameleye maruz kalarak sokağa itilen ve hepimizde artık bir korku nesnesi haline gelen sokak çocuklarının hikâyesini içerden bir bakışla anlatıyor. Romanın başkarakteri Emenike, yetimhaneden kaçarak sokağın karanlık ve tehlikeli dünyasına sürüklenmiş bir çocuk. Bize içsel monologlar ve geri dönüşlerle hikâyede eşlik ediyor. Yetimhane günlerinden kalma tek arkadaşı Kral ile birlikte sokaklarda yaşam mücadelesi verir. Kötücül bir duyarsızlığın kuşatmasında kalmış diğer çocuklar gibi öfke ve nefret doludur.

Sokak çocuklarına içerden ve bütüncül bir bakış

Devecioğlu anlattığı evreni gayet iyi tanıyor. Bu evrenin mukimlerini ve iç dünyalarını da. Çok iyi tanıdığı – ve aslında bizim de çok iyi bildiğimiz – gerçekliği dramatize etmeden anlatmada da gayet usta. Bu bağlamda sakağa sürüklenen çocukların başına gelen bütün kötülüklere değinme çabası içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu çaba, her şeyden biraz var hiçbir şeyden tam yok noktasına sürüklenmiyor. Romanda sokak çocuklarının sokağa itilmesinde belki de en büyük paya sahip sitemin duyarsızlığı ve gaddarlığı yetimhane garabeti üzerinden anlatılıyor. Kimsesiz çocukların kimsesizliklerinde yitip gitmesine onlara sahip çıkılması maksadıyla yollandıkları yetimhane neden oluyor. Hayatta sürekli kafalarına inecek sopalardan ilkini yetimhane müdüründen, bakıcılardan, bekçilerden yiyorlar. Çocuklara yönelik cinsel istismar da Devecioğlu’nun ele aldığı konulardan biri. Yetiştirme yurtlarında özellikle son yıllarda çok ciddi boyutlara ulaşan cinsel istismar olgusunu yetimhanenin bakıcıları ve bekçilerinin çocuklara tecavüz etmesi şeklinde anlatılmakta. Sistemin her durumda olduğu gibi mağduru değil istismar edeni koruyup kollayan tavrını da es geçmiyor yazar. Yetimhane müdürü olayı örtbas etmek adına çocuklara etmediğini bırakmıyor.

Yoksulluğa sınıfsal bir bakış

Yazar yoksulluğu bir görünmezlik olgusu bağlamına sokarak olayı sınıfsal bir çerçeveye oturtuyor. Sokak çocuklarının trajik yaşamları kadar ölümleri de kimsece görülmüyor. ‘’Kimse şaşırmıyordu sokakta öyle kaskatı yatıyor oluşlarına, yüzlerinde hayatta kalan iz, yaşamın son anına kadar değil, yaşamın tümünün izine.’’ Çocuklarla beraber yaşadıkları gecekondu mahallelerinin yıkılması yeni kentsoyluların yoksulluk olgusuna bakışını yansıtıyor: Yoksulluğu yok etmek yerine yoksulları ve onlara dair bütün her şeyi yok etmek. Yazar yoksulluğu sınıfsal bir bölünmüşlük bağlamında sunarken ezilenler arasında örülen bölünmüşlüğü de gözler önüne seriyor. Yoksul kesimlerin etnik gerekçelerle birbirine düşürülerek sefalete mahkûm edilmelerine “bölücü Kürt” imgesiyle dikkat çekiyor: ‘’Kral, Kürtlerin hepsi vatan haini diyor.’’ Yoksulluğun sınıfsal bir mesele olarak kurgulanışına yurt yangını üzerinden de tanıklık ediyoruz. Kahramanlarımız yurdu ateşe vererek kendilerine dayatılan yazgıyı yok etmek arzusunda. Aynı zamanda maruz kaldıkları düzeni de komple yıkmak istiyorlar yangınla: ‘’Ama kıyamet kopmalıydı, taş üstünde taş kalmamalıydı. Dünyanın sonu gelmeliydi.’’ Yangında sadece çocuklara dair bilgilerin bulunduğu arşiv bölümünün yanması da yine bize zincirlerinden kurtulma imgesini anımsatıyor.

Bütün gerçeklikleriyle sokak çocukları

Yazar sokak çocuklarını yaygın toplumsal kodlara sapmadan kurgulamada da oldukça özenli davranıyor. Metinde sokak çocukları ne tek başına kader kurbanları ne de azılı suçlular olarak görüyoruz. Böylelikle karışımızda üzülmemiz gereken bir merhamet nesnesi yahut tüylerimizi ürperten bir korku öznesi yerine bütün zaaf ve kifayetleriyle birer karakter beliriyor. Yazar bu tavrıyla hem gerçeğe sadık kalıyor hem de metnini olası tehlikelerden uzak tutuyor. Bu sayede anlatılan olay oldukça trajik olmasına rağmen vıcık vıcık bir melodrama dönüşmüyor. Metin için avantaj olan bu tavır okur için dezavantaja dönüşüyor. Çünkü karşısında klasik bir şartlanmayla toplum tarafından kendisine öğretilmiş klişe hissiyatları geliştirebileceği bir metin bulamıyor. Korku, üzüntü, merhamet… Hangi duyguda karar kılması gerektiğini metnin akışına bırakmak zorunda kalıyor.

Güzel Ölümün Öyküsü içeriği kadar dil ve anlatımda da okurunu derinden etkiliyor. Olayların anlatımında kullanılan dil kurgunun atmosferiyle ciddi bir uyum yakalıyor. Geçmişe dönük anlatılarda – özellikle yetimhane günlerinde – sert, öfkeli ve karanlık bir tona bürünen dil, kahramanımızın hayal ve özlemlerinde yumuşak naif ve ipeksi bir ton alıyor. Kurgunun akışına göre olay anlatımında hızlanan, içsel monologlarda yavaşlayan bir anlatımla okurunu sokaklarda Emenike’nin peşi sıra dolandırıp duruyor. Roman boyunca türlü sembollerle anlatıma derinlik ve renk katıyor yazar. Mesela sıkça renkleri belli durumların sembolleri olarak görüyoruz. Emenike’nin sürekli beraberinde taşıdığı pembe yorganı bir anlamda Emenike’nin içindeki aile saadeti, anne şefkati ukdesini sembolize ediyor. "Örtündüğü eski yorganın altında kıpırdanıyor. Toza toprağa karışmasına rağmen sabahı pembesine katıveriyor yorgan, bulaştırıyor pembeyi, lohusa yastıklarının, sünnet düğünlerinin, maşallahların, inşallahların, bir yastıkta kocamaların, analı babalı büyümelerin pembesini. Yine kentlerdeki çürümüşlüğü çöp ile sembolize ediyor: “Çöp her yerde. Kokuyor çürüyor, yayılıyor, ne kadar toplansa canlı bir yaratıkmış gibi yeniden çoğalıyor. Üstüne gidildikçe güçleniyor, şehre meydan okuyor. Aslını ararsanız şehir çöpe teslim oldu."

Ayşegül Devecioğlu’nun sadece sosyal alanda değil edebi alanda da halen görülmeyen bir sorun olan sokak çocuklarını sarsıcı bir şekilde işlediği bu romanı son dönem edebiyatımızın en önemli önemli toplumcu örneklerinden biri olarak dikkati çekiyor. Edebiyatın toplumsallığının en önemli turnusol kâğıdı olan kent yoksulluğu bağlamında sokak çocukları olgusu bu romanda bütün yönleriyle kurgulanmış. Güzel Ölümün Öyküsü’nü yüksek bir edebi yapıt kılan şey sadece böylesi önemli bir sorunu ele alması değil, sorunla kurduğu ilişki biçimi ve okuyucuyu derinden etkileyen dil ve üslubu aynı zamanda. Ayşegül Devecioğlu bu romanıyla bizleri adeta kemer tokalarımızdan yakalayıp Emenike ve nice isimsiz arkadaşının trajedisiyle yüzleştiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Koçak, "Roman ve Reform", Birikim, 19 Aralık 2019

Bir önceki iletide Devecioğlu’nun romanlarında saf ve dolayımsız duyum gibi bir şeyin duygunun ve anlamın yükünü üstünden atıp özerkleşmeye yöneldiğini öne sürmüştüm. Bu özerkleşme hiçbir zaman mutlak veya nihai değildir; her zaman birtakım yapılar ve konvansiyonlar içinde cereyan eder: bazı ön-bilgiler, görüleni/işitileni görülür/işitilir/tanınır kılan hazır algılama ve anlamlandırma kalıpları. Chomsky’ye göre, yeni doğmuş insan yavrusunun zihni bile bu türden ön-bilgiler ve anlam jeneratörleriyle donanmıştır. [1] Yine de her verili durumda “çiğ duyumun” direndiği, anlamın ve duygunun yönetimine girmeyi reddettiği bir an olmalıdır. Modernizmin Rimbaud’dan türeyen bir kolu, bu ele geçmez, belki yitirilmiş ânın sonradan, bir tür ikinci doğumla yakalanmasına adanmıştı. [2]

Duyum ve duygu. Güzel Ölümün Öyküsü’ne geçmek için bu ayrımı biraz daha netleştirmek gerekir. Duyumun gerçekleşmesi için bir kimliğe veya benlik bilincine sahip olmak şart değildir; göz, kulak, deri, burun ve dil yeter. Belleğini yitirmiş, kim olduğunu hatırlayamayan “kişi” bile duyumlara açıktır. Hatta onun duyumları daha keskin olabilir – ve fazla keskin bir duyum da onu bir anlığına “benliğinden” azat eder. Bağlamların, demek anlamlılık çerçevelerinin berisinde kalan veya ötesine sıçrayan şeydir şiddetli duyum. Duyum esas olarak dışsallıksa eğer, duygu tümüyle içselliktir. Ancak bir “ben”in duyguları olur; bir belleğin, sahiplenilmiş bir kişisel tarihin envanteridir duygular. Tanımsız, bulanık, yepyeni duygular bile hissedilmek için kişinin daha eski ve tanıdık duygularından oluşan bir zemine, bir arka plana ihtiyaç duyar. Duygu mülkse duyum sahipsizliktir. – Kolay abartının alanından zorluğa, yaşanmışın karmaşıklığına geçmeye çalışalım artık.

Romanın başkişisi “Emenike”nin uyanışıyla açılır Güzel Ölüm Öyküsü: “Bilmediği bir nedenle ansızın uyanıyor. Dünyaya kapkara düştü, taş gibi, gelişigüzel. Karanlıktan başka bir şey anımsamıyor bu yüzden.” Uyanış ânlarının geçici kimliksizliğini, belleksizliğini başka romanlardan da biliriz. Proust’un Marcel’inin hep başka mekânlarda tekrarlanan şaşkın uyanışları; ondan Tanpınar’a (Aydaki Kadın) intikal eden geçici bir yersizlik duygusu, haz ve sıkıntıyı birbirine karıştıran; Tehlikeli Oyunlar’ın başında Turgut Özben’in yanlış kişinin doğru rüyasını görmüş olarak ter içinde uyanması… Ama üçünde de belli bir tanımsızlık süresinden sonra dünya yerli yerine oturur; anlamların, demek kısıtlanmalarla birlikte imkânların, açılmaların da dünyası. Ve o dünya ile baş etmek, onu üstlenmek üzere geliştirilmiş bilinç teknikleri, gramer ve retorik, savunma mekanizmaları, hileler… Emenike ise sadece duyumların saldırısı altındadır, nerdeyse büsbütün savunmasız:

Sokakta, hava ağarana kadar bekleyip sonra uyumaya alışkın. Art arda birkaç geceyi uykusuz geçirdiğinde bile çevresinden akıp giden günü duyumsuyor. Peltemsi, çığırtkan bir yoğunluk duyumsadığı, beynini emen yapışkan bir uğultu, arada bir de o kükreme, betonun, inşaat kepçesinin, polis arabasının, kimbilir neyin. / Örtündüğü eski yorganın altında kıpırdanıyor. Toza toprağa karışmasına rağmen sabahı pembesine katıveriyor yorgan, bulaştırıyor pembeyi, lohusa yataklarının, sünnet düğünlerinin, maşallahların, inşallahların, bir yastıkta kocamaların, analı babalı büyümelerin pembesini. […] / Sokakta pembeden başka siyahlar, koyu, açık griler görünüyor, kahverengiler, donuk sarılar…

Aslında bu “anımsayışsız” açılış ânında bile hepten kimliksiz değildir şahıs: yoksunlukların öznesi olduğunu hemen anlarız, bazen yazarın araya girmesiyle (çünkü “lohusa yataklarını” nerden bilsin bu sokakta uyuyan kişi), bazen de birinci elden, kendi yaşanmış deneyimi olarak: anasını babasını değil, lohusa şerbetini değil, ama “analı babalı büyümemiş” olmanın ne olduğunu çok iyi hatırlıyordur. Nitekim izleyen paragrafta şahsın kimlik bilgileri girer: adı Emenike’dir, en azından onu öyle çağırıyorlardır ve bir “yetiştirme yurdunda” açılmıştır bilinci. Şimdi de sokakta, yere serdiği kartonla solmuş pembe yorganın arasında, “gelişigüzel” duyusal uyarımların insafına bırakılmış:

Sesler giderek keskinleşiyor, ama hâlâ bulanıklık içinde gün. Emenike bulanıklığın içinde bir daha ağaç olamayacak ağaçlar görüyor, ölmüş ya da ölümüne hırpalanmışlar. İrili ufaklı yapılar, geniş bir cadde, arabalar ve insanlar da görüyor. Derken şehir yanı başında yırtıcı hayvan gibi soluyor. İrkilerek toparlanıyor. Yorganı omuzuna alıp, kaldırıma serdiği kartonun üstüne oturuyor. Gözlerini ovuşturuyor. Parmaklarının arasından görünen manzara her günkünden farklı değil. Donuk sabah ışığında, yarım yamalak bir karalama gibi çizilmesi şehrin. Bazı gölgelerin silinmesi, kimi çizgilerin belirginleşmesi. İç sıkıntısı. Birdenbire oluyor bunlar. Yaşamın kederli soluğunu içine çektiğinde, günün daha şimdiden kendini belli eden boşunalığını. Yapış yapış bir şey boğazından aşağı doğru akıp gidiyor. (a.b.ç.)

Şu halde “duygu” yok değil; her şey görünüşten, donuk ışıktan, sarılar ve kahverengilerden, silinen ve yeniden çizilen şekillerden ibaret değil: bulanık da olsa bir duygu (“iç sıkıntısı”) ve onun arasından sızan bir düşünce, bir tür kesinleşmiş bilgi var: başlayan günün daha şimdiden belli olan nafileliği. Ama bunun berisi de ötesi de bulanık: “Kendi kelimesiz duyguları içinde dünya belirsiz ve bulanık.”

Kitapta biraz ileri saralım, ya da öyküde geriye, sokağın öncesine. Yetiştirme yurdundan akılda kalanlar: “Müdür” nasihat vermektedir kimsesiz çocuklara, “ruh temizliği beden temizliğinden gelir” diye: “Bu konu açıldı mı coşuyor konuştukça konuşuyor. Sopadan, kepçeden, hortumdan, tuzdan ya da şaptan söz etmiyor, [3] gelecekleri için gerekli bunlar. İyi adam müdür, dikkatini tamamen geleceklerine vermiş. Gelecekleri şimdiden göz önünde halbuki. Hiçbir yanılsamaya, kandırmacaya yer bırakmadan göz önünde. Sabah uyandıklarında bir örümcek ağına yakalanır gibi, "kimsenin görmediği incecik bir ağa yakalanır gibi yakalanıyorlar geleceklerine.”

Kitabın sayısız güçlü pasajlarından biri de bu, yine de bütünün önüne geçmemeyi başarıyor, şairin romancıyla yakın işbirliğinin ürünü. Ama gelecek? Şairi düşünelim, mesela Cansever’in öznesini (“iç sıkıntısı” dendiğine göre): sabah yola düşmüştür, parkların gizli köşelerine, mezarlıkların içlerine doğru: bekleyen gün nice belirsiz imkân barındırıyordur içinde, nice ışıltı, nice uçurum ve yükseliş. Ve bunların her biri önce yavaş yavaş ama sonra birdenbire oluyordur. Burada da her şey birdenbire olur, Emenike her sabah seslerin, ışıkların, renklerin, kokuların baskınına uğrar ve aynı hızla kendi çoktan kesinleşmiş geleceğinin, “ölü ya da ölümüne yaralanmış” geleceğinin ağlarına yakalanır.

Bir sabah yine aç uyanmıştır, hamburgercinin kokusu gelir (böylece o geniş caddenin Beyoğlu olduğunu da sezeriz, sonra zaten yazar da söyler). Bir adam görmüştür tostçunun önünde, cebiyle konuşan; yiyecek bir şeyler alması için “yüzünde yalvaran bir ifadeyle” adama yanaşır, isteğini alamayınca öfke duyar, adama vuracaktır:

“Başına gelen her şeyin sorumlusu bu adammış gibi geliyor bir an ona […] Sonra dünya boşalıveriyor çevresinden. Bu boşunalık hissiyle baştan aşağı sarsılıyor. Nasıl olduğunu anlamadan vurma isteği elinden kayıp gidiyor. Hiçliğin ta kendisi olan Emenike kalıyor geride. Yeşil, kırmızı, mavi ampuller hiçliğin üstünde yanıp sönüyor.”

Truffaut’nunki gibi bir “Vahşi Çocuk” değildir Emenike; “medeniyet”in uzağında değil, ta içinde doğmuştur, yasanın ve yönetim/eğitim sistemlerinin merkezinde. Ama bir hukuki özne de sayılmaz: kendi isteklerinin, çıkarlarının, haklarının takipçisi değildir. Medeniyet sistemlerinin bir ürünüdür, ama artığı veya atığı anlamında ürün. Ve böylece sistemin içsel olumsuzlanması haline de gelir: sarsılarak hissettiği hiçlik, boşunalık, sivil toplumun ve bütün sözleşmelerinin nihai imkânsızlığının göstergesidir. “Uzun zamandır hiçbir şeye sahip değil. Yetiştirme yurdunda onu sahip olduğunu sandığı her şeyden arındırdılar.” Bulanık, bölük pörçük istekleri var, ama cümleleri yok Emenike’nin; onu anlatan kitabınkine benzer yalın ve güçlü cümlelerle ifade edemiyor heveslerini, hüsranlarını. Romanın ortalarında bir "Gülsüm" figürü belirecek, Emenike’den belki birkaç yaş büyük bir kız:

“İlk ne zaman düştü aklına? Kızın boyalı saçlarının kokusundan arada bir, pullu tişörtünden, ayakkabılarından sıyrılıp gelerek, yenik tırnaklarından hatta… Bu işin aklında yer ettiğinin bilincinde değil. Birbiriyle bağını kuramadığı düşünce kırıntıları, izlenimler var sadece. Düşünce değil de aklından kaçan yanıp sönmeler” (a.b.ç.).

Sonunda ona kalan, bu sahipsiz, sahiplenilemeyecek yanıp sönmelerdir.

Ama bu bir roman, dağınık duyusal uyarımların, tanımsız sarsılmaların sismografı gibi çalışsa da. Figürler var, ilişkiler, dramatik çatışma; olay örgüsü var, sonlara doğru bir çırpıda boşalan bir “kader” zembereği.

Emenike bir liderin, bir abinin öncülüğüyle kaçmıştır yetiştirme yurdundan: “Kral”. Ondan birkaç yaş büyük bu çocuk, bütün başka çocuklarla birlikte maruz kaldıkları hunharlığa baş kaldırmaya cesaret etmiş, yurtta küçük çaplı bir yangın çıkararak yanına Emenike’yi alarak disipliner ağın dışına, sokağa, görünüşte topyekun sahipsizlik ve özgürlüğe çıkmıştır. En azından Emenike’nin hissettiği budur. Ona Fenerbahçe’nin eski Afrikalı topçusunun adını veren de Kral’dır, fazlasıyla esmer olduğu için. Çocuk da nüfustaki adından kurtulmaya dünden razıdır, onu özgürleştirene tapmaya da hazır:

Emenike Kral ne derse yapar. Yasa bu. Kral Emenike’den sorgusuz sualsiz ardından gelmesini, söylediklerine inanmasını bekliyor […] Kral ona sahip. Emenike bile isteye teslim etti kendini. Sahibi adil değil yırtıcı, Emenike de adalet aramıyor. Kral hiçbir zaman alttan almaz, haklı mı haksız mı olduğunu düşünmez bile. Bu duygular çok önceden yitip gitti. Belki geri adım atsa, çekinse, Emenike bu kadar tapmayacak Kral’a. Ama Kral bugüne kadar aralarındaki bağı zedeleyecek hiçbir şey yapmadı, Emenike Kral’ın kendine güvenini yeterdiğini, yalpaladığını görmedi.

Emenike’nin Kral’la birlikteyken aradığı adalet veya hak değildir; bunları ancak yurttayken arıyordu, kurumsal haksızlık ve engellenmeye maruz kalırken. Şimdiyse, bir kez kaçıp “kurtulduktan” sonra, artık hak değil haz arıyordur: istek ve irade sahibi bir önder tarafından kendi isteğinin de kamçılanmasını. Kendisi de yetiştirme yurdu çıkışlı soyguncu, ibne ve şair Jean Genet’yi düşünmeden edemiyorum burada, ama olgun Genet’yi değil, Aşkın Mahpusu’nun “solcu” ve “anti-emperyalist” Genet’sini değil, Çiçeklerin Madonnası’nın, Hırsızın Günlüğü’nün “ham”, dünyadan bihaber büyülenmişini. Ama tıpkı Emenike’nin kelimesizce sezdiği (ve belki yazarının da gramerin yardımıyla anladığı) gibi, hazla yasanın gizli ve açık suç ortaklığını çok iyi kavramıştı o da. “Yasa bu.” Hırsızın Günlüğü’nde kıdemli it Stilitano’nun ağzının kenarından mermi gibi fırlayıp kendi eğik çizgisini aldırışsızca izleyen sert ve insafsız balgam gibi, hem hayranlığın, tapıncın, hem de şimdi yurttakinden de katı bir disiplinin işaretidir Kral’ın “duygusuzluğu”. En iyi Genet’nin anlayacağı gibi, “şefkat” denen bulanık hissi (ki bir “hak” düşüncesi de içerir) hem varsayan hem de izin vermeyen bir ilişki bu. Yurtta, belki sonra sokakta da, bir battaniyenin altında, bir kartonun üstünde birbirine sokulmuş bedenler:

Kafasının bulanıklığı içinde kendini tartıyor, Kral söz konusu olduğunda hangi duygunun ağır bastığından emin olamıyor; hayranlık, karanlıkta sokulduğu bedene duyduğu tutku, kendinden daha güçlü birine yapışma arzusu, ümit, yönünü kaybetmiş sevgi ya da geriye ne kaldıysa… Hepsi dört bir yandan çekiştiriyor; ama her şeyden önce boşluk var. Boşluk bütün duyguları soğuruyor. / “bak hele kim varmış burada!” / Sırıtıyor. Emenike zihninin bulanıklığına rağmen Kral’ın ona pislik muamelesi yaptığının farkında. Kendini korumak istercesine ellerini göğsünün üstünde kavuşturuyor.

Başka figürler de belirecek öyküde, bazıları daha üstte, amir, bazıları yancı, ayakçı. Kral adamını tehlikeli işlere kışkırtacak, arakçılık, torbacılık. Çete dağılacak, tekrar toplanacak, bazı eksiklerle; “roman okuma” tadınızı kaçırmamak için bunlardan söz etmeyeceğim; mekân Beyoğlu/Tarlabaşı’ndan TOKİ ıssızlıklarına gidip gelecek. İnanır mısınız, işin içine bir “Kürt sorunu” da giriyor, ama sadece bir yazar namusunun göstergesi olarak değil, kurgunun, olay örgüsünün kısmen zorunlu bir bileşeni olarak. Sonlara doğru bir noktada artık kendisinin üstleneceği, üstlenmek zorunda kalacağı bu örgüyü, bu öyküyü uzaktan, bali veya tiner buğuları arasından izler Emenike, sadece saldıran duyumları kaydedebilen saf bir sensorium olarak. “İsmin ne?” diye sormuşlardır yurda kabul ediliş ânında:

Tam karşısında duran beyaza boyalı büyük cam çiziklerle dolu, üzerine sinek ölüleri yapışmış. Arada bir yalayıp geçen güneş ışığı camı sarıya boyuyor, birkaç büyük çizikten ışık sızıyor. Boşlukta altınımsı bir ışıkla parlayan zerreciklerin büyülü bir görünüşü var. Emenike, sorunun yanıtını arayarak toz zerreciklerinin uçuştuğu küçük dünyaya bakıyor. Aklına söyleyecek bir şey gelmiyor […] İsmini onu getiren kadın söylüyor. Emenike yabancı birinden söz ediliyormuş gibi dinliyor. Bu arada ismi, o kısacık kelime, odanın duvarlarında hafifçe yankılanıp arkada görünen kalın dosyalardan birine doğru sessiz sedasız yola çıkıyor.

Biz kitabın sonlarına doğru öğreneceğiz ama bu ad “u, m & t” harflerinden yapılmıştır ve şahsın hiç tam yaşayamadığı ve belki her zaman çoktan vazgeçtiği bir duygunun sözlükteki resmi karşılığıdır.

Öyküden söz etmeyeceğimi söylemiştim, ölü anneden ayrılışın silik ama tam kaybolmayan bellek izlerinden. Bununla birlikte Gülsüm'ü önce duraksayarak sonra şaşmaz bir kesinlikle bulmasını, ona doğru gitmesini mümkün kılan da bu iyileşmemiş yara dokusudur. O kız, buradan, bizim taraftan, demek gazetelerin arasından bakıldığında fazlasıyla tanıdık, ama kitabın içinden görüldüğünde çok can yakıcı bir hunharlığa maruz kalmıştır ve şimdi Emenike onu ve kendi resmi adının belirttiği duyguyu yaşatmaya çalışmaktadır, güçsüzce, elinden geldiğince:

Gülsüm'e güzel bir şeyler söylemek istiyor ama dili dönmüyor. Yatakta tavana bakarak yatıyor. Sonra havaya parmağıyla sekizler, yıldızlar, güneşler çizmeye başlıyor. Bir ev, önünden akan deresi, üstünde güneşiyle, kapısı pencereleri, kediler köpekler, hatta bir tavşan. Her yel daha çizilirken yok oluyor. Yine de oradalar, Emenike boşlukta bir an öncesinin izlerini görüyor. Ev, ağaçlar, tavşan, hepsi orada. Acaba Gülsüm de biliyor mu kaybolmadıklarını? / “Görüyor musun?” / “Yok,” diyor kız, “hiçbir şey görmüyorum, kaybolup gittiler.” / Emenike yenilgi duygusuyla başını eğiyor. Etrafındaki her şey kaybolup gidiyor. Kral bile kaybolup gidiyor.

Çocuğun liderinden/hamisinden “özgürleştiği” an mıdır bu? Belki. Ama öyle ya da böyle, olay örgüsünün biz tam fark etmeden gerilmiş zembereği bu noktadan itibaren hızla, şiddetle ve karşı konulmazca boşalmaya başlar. Kral, yetiştirme yurdundan kendi eski özgürleşme ânının bir tıpkısında sahiden kaybolup gider, Emenike’nin hayatından çıkar. Olaylara değinmeyeceğim demiştim ama, en azından beni şaşırtan bir sona varıyoruz: kitap biterken Emenike hâlâ bizimledir, henüz bizimle, Kral’la birlikte “kaybolmuş” değil, şimdilik:

…kafasını toparlama yetisinden yoksun [bu yazarın iddiası – O. K.] zihni sadece ışıklı pencerenin, yan yana duran iki kadının belli belirsiz anısıyla sınırlı, yine de dünyadan bir son karşılık bekleyerek duruyor. / Umutsuzca kendini zorluyor. Halsizleşti. Dünya durmadan daralıyor etrafında. Sonunda karanlığa teslim olup amaçsızca yürümeye başlıyor. Kafasında hiçbir düşünce şekillenemiyor, çevresine bakınıyor, gördüğü şeyler eğriliyor, biçim değiştiriyor, uzuyor kısalıyor, başı dönmeye başlıyor, kafasının içinde bir uğultu beliriyor birdenbire. / Uzun uzun yürüdükten sonra geniş bir caddeye çıkıyor. İlkin caddeden yukarı vuruyor. Trafik ışıklarının altına ellerinde pet şişeler ve kirli süngerlerle çocuklar doluşmuş. Ortalık itoğluitten geçilmiyor. / Emenike yürümeyi sürdürüyor, kamyonların üstüne doğru bir adım, bir adım daha…

Ne bekleyebiliriz “Emenike”den bu noktada? “Ölü ya da ölümüne yaralanmış” diye anlatılmıştı romanın başlarında: bu iki hal arasındaki asgari fark, çocuktan ve nüfustaki adından umabileceklerimizin, dileyebileceklerimizin azamisidir. Güzel Ölümün Öyküsü, biz okurlardaki bedelsiz ve beyhude şefkati ve o enayi “reform” talebini önce kamçılayan, sonra da sakin cümleleriyle usulca bastırıp geriye çekilen son derece ayık bir metin.

Kişisel bir not. Vaktiyle İskender Savaşır “Tiner Kokusuyla” diye bir şiir yazmıştı, 90’lı yılların başında; nerdeyse ânında Mahmut Temizyürek de bir nazire yazdıydı ona, yine aynı başlıkla. Devecioğlu’nun romanını okudukça bu şimdi belki unutulmuş parçalar da canlandı bende. Kitaplarında bulunabilir, hazla ve sancıyla ışıldıyorlar geçmişten. Ama yan metin olarak asıl önermek istediğim, Hüseyin Peker’in tam o yıl Ankara’da Dost dergisinin arka kapağında çıkan “Eşrefpaşa 1970 Yılında” başlıklı nesir şiiri. “Devşirilmiş” bir kenar mahalle çocuğudur bu şiirin kahramanı, İzmir’den; cinsellik yine belirsiz, bulanık. Işımış bir sensorium halinde salınmıştır ortalığa, azgın bir duyum “tüketicisi”. İstanbul’a gelir, belki şair arkadaşı Nihat Behram’ı bulmaya, ama tutunamaz, bir şeyler eksik kalır: “Hasköy’de yüreği yumurta kadar ufak ve tutarsız, İzmir’e geriye dönse… Sığınamamış Karaköy içlerine ve piçlerine…” Sonra onu erkekleşmiş ve profesyonel sürücülük gibi sert bir mesleğe terfi etmiş olarak görürüz, üstelik bir reform dileğinin, hafifçe solcu veya aydınlanmacı bir “adam olma” önerisinin de muhatabı olmuştur:

Eli kitaba uzansa adamakıllı,

Eli kumsala çizse bari adını,

Eli ve parmakları, kamyon penceresinde,

Çandarlı Bergama Kozak Yaylası. (a.b.ç.)

Biz de Emenike’yi böyle yolcu etmek isterdik ama zaman o zaman değil, yer o yer değil.

Notlar


[1] Öte yandan, bu teori doğru olsa bile, bir toplumsal ortam içinde “aktifleştirilmeyi” bekleyen potansiyel yapılardır bunlar: başlamadan sönmeleri, kurumaları mümkündür. François Truffaut’nun Vahşi Çocuk (1970) filminde böyle bir tıkanmayı izleriz. Filmde Truffaut’nun oynadığı doktor, doğada (ormanda) bulunmuş küçük çocuğu evlat edinip eğitmeye, insanlaştırmaya uğraşır. Çocuk konuşamıyor, öğrenemiyor, kendisini besleyip büyüttükleri anlaşılan vahşi hayvanlar gibi ancak “dört ayağı” üzerinde yürüyüp koşabiliyordur. Ama hiçbir organik yetersizliği veya sakatlığı yoktur. Geç kalınmıştır: dilin, yasanın, simgelerin dünyasına geçişte bir eşik kaçırılmıştır. Metne dön.
[2] Ama modernist sanatçı, belki imkânsızlığını sezdiği için, kavuşmayı hep erteleme, günümüzün uyduruk deyimiyle “öteleme” eğilimindedir. Amblematik örnek Oktay Rifat’ın “Fatih ve Elma” şiiri. Burada Fatih bir elmanın (!) peşine düşmüştür: “Vardım dedikçe ormanında gitmede.” Bu kovalayış, asıl şu sona ulaşmak için başlatılmıştır sanki: “Ben ki dalından Bizans’ı koparmışım / Döndüm bir elmanın eşiğinden, yenik.” Ancak aranıp da bulunamamak koşuluyla vardır o “elma”. Metne dön.
[3] Bunlardan ben de söz etmeyeceğim, keyfiniz kaçmasın. Ama tahmin ediyorsunuzdur. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Arif Mutlu, "Bir 'Modern İncil' Denemesi: Güzel Ölümün Öyküsü", ekdergi.com, 30 Aralık 2019

Ayşegül Devecioğlu’nun “Atiye Abla’ya, onun yurtsuz ve yazısız halkına” ithaf ettiği ikinci kitabı Ağlayan Dağ, Susan Nehir Çingene kimliğinin peşine bir antropolog titizliğiyle düşüyordu. Ancak kurduğu bu epistemolojik özne-nesne hiyerarşisi üzerinden bir sözcülüğe soyunmuyor, hatta kitabın sonunda Çingene halkının kendi edebiyatçılarına sahip olduğu, dolayısıyla kendi sözünü söylediği hakikatinin altını çizerek bir adım geri çekilmesini de biliyordu. Fakat tam da burada, gün gibi ortada olan bir çelişki göze çarpıyordu: Ayırt edici özelliklerinden birinin “yazısızlık” olduğu bilhassa vurgulanan bir halka yapılan ithafla başlayan bir kitap nasıl oluyor da o halkın aslında kendi yazısına gayet de sahip olduğunu dile getirerek bitebiliyordu?

Bunun (ayrı ayrı veya birlikte geçerli olmak üzere) iki makul açıklaması olabilirdi: Birinci ihtimal, Devecioğlu’na göre Çingene yazarların varlığı ne kadar kıymetli olsa da ortaya koydukları üretim halklarını “yazısızlık”tan kurtarmaya yetecek nicelik ve/veya nitelikte olmamasıydı. Nitekim, sözgelimi Türkiye’de Çingenelerin sözünü söyleyen bir “büyük yazar”ın – en azından benim bildiğim kadarıyla – yokluğu bunu doğruluyordu. Böylece “yazısız halk”a dışarıdan bir katkı olarak Devecioğlu’nun kitabı bir meşruiyet zemini kazanıyordu. İkinci açıklama ise ithaftaki “yazısızlık” ile “edebiyat olarak yazı”nın aynı anlamlara gelmemesiydi. Dinsel bir terminolojinin içinden bakıldığında “kadersizlik” ile eşanlamlı okunabilecek olan “yazısızlık”, tarihsel bakıldığındaysa ( yurtsuzluğu da – üstelik her iki anlamıyla birden – açıklayacak şekilde) zaman çarkının ileriye doğru hareket etmemesine tekabül ediyordu.

Ayşegül Devecioğlu, son romanı (ki aslında “novella” demek daha doğru olur) Güzel Ölümün Öyküsü’nde yine bir yazısızlar grubunu (bu kez bir “kimlik” olarak nitelenemese de bir toplumsal kategori olarak) evsizleri yazmaya soyunuyor. Ve “yazısızlık”ın yukarıda tartışılan her iki anlamı üzerinde de yeniden düşünmeye zorluyor okurunu. Üstelik yazı meselesi bu kez çok daha merkezi.

Güzel Ölümün Öyküsü’ne göre yazısızlık, evsizlerin dünyasında bir bulanıklığa tekabül ediyor her şeyden önce. Bir “görme biçimsizliği”ne. Yazısız olunca, gün “hala bulanıklık içinde” oluyor bu dünyada (sf 8), “dilsizliğin, bulanıklığın, dalgınlığın anları içinde” (sf 16) oluyor. Evsiz başkahramanımız Emenike “karşısında duranı ilk bakışta seçemiyor”, çünkü “dünya bulanık” (sf 30). Emenike “yurt”tan kaçmış, sık sık bali koklayan, fazlasıyla travmatik bir geçmişi olan bir sokak çocuğu. Bu nedenle bu “bulanıklık sorunu”nun kaynağı olarak yazıyı önceleyen, nöro-psikolojik bir yerlere işaret etmek de mümkün olabilirdi elbet. Ama Devecioğlu’nun bu soru işaretini ortadan kaldırması çok sürmüyor: “Kendi kelimesiz duyguları içinde dünya belirsiz ve bulanık,” diyor Emenike için (sf 31 – vurgu bana ait). Dünya’yı belirleyecek, netleştirecek, ona bir “görme biçimi” sağlayacak olan şey, duyguların kelime karşılıklarını bulabilmesi olarak net bir biçimde ortaya konuyor.

Ancak bu iyi bir gerekçelendirme olmadı sanki: “Duyguların kelime karşılıklarını bulabilmesi” dile dair bir sorundur çünkü, yazıya değil. Bu haklı bir eleştiri olabilirdi, fakat Emenike’nin arayışının bir yazıya, sözün maddi bir forma bürünmesinde düğümlendiğini de ısrarla sezdiriyor yazar. Şeylerdeki şekilsizlikleri birer “hiyeroglif” gibi okuma çabası tam da bundan: Baktığı duvardaki “çatlakta kendine bakan bir kadın gördüğünü sanıyor” (sf 39) Emenike, veya bir başka yerde “Sigarasını ciğerinin dibine kadar çekiyor [ve] anlamlı bir şeyler, kurukafalar filan çıkarabilmek istiyor dumandan” (sf 34). Dışsallaşmış, üçüncü kişiler tarafından da okunabilen ve onaylanabilen, “somut” anlamların peşinde Emenike.

Zira “yazıya sahip olmama” anlamındaki bu yazısızlık, diğer anlamıyla yazısızlığı, yani “insanca yaşam”dan yoksunluğu beraberinde getiriyor. Bu “insanca olmama” halini, tam isabetle, vahşi yaşama dair imgelerle tasvir ediyor Devecioğlu. Marksist anlamıyla meta fetişizminin bir neticesi olarak insan-olmayanın yani betonun, “asfaltın göbeğini iştahla mideye indiren” inşaat kepçesinin (sf 9), polis arabasının ve daha “kim bilir neyin” insan üzerinde hüküm sürdüğü bir şehrin tasviriyle açılıyor kitap; öyle ki bu nesnelerin kükremeleri duyuluyor şehirde (sf 2) ve zaten bizzat şehrin kendisi dahi “yırtıcı hayvan gibi” soluyor (sf 3). Makinelerin insan üzerinde bir iktidar teknolojisi kurmayı başardığı Matrix’ten bir sahne adeta bu. Ama hayır, gerçekliğin tam bağrındayız. Kentin bu “doğa durumu” içerisinde insanlar tam da bu yüzden kendilerine yabancılaşmış, insani niteliklerini yitirmiş durumdalar ve sık sık birer hayvan olarak tasvir ediliyorlar: “Onlar (Kral adındaki bir diğer önemli karakter ve Emenike) çaresizce burunlarını cama dokunduran o kırmızı balıklara” benziyorlar (sf 70), öte yandan bir başka sahnedeyse Kral “dev bir örümceğe benziyor” (sf 32). Kaldı ki, sokak hayvanları dahi insanca yaşamdan mahrum bırakılmış evsizlerden daha şanslı sayılabilir, diyor Devecioğlu, çünkü Kral ve Emenike “hayvanların bildiği şeyi bilmeden” (sf 64) yaşıyorlar sokakta. Bu insani vasıflarını yitirme durumu evsiz baş karakterlerimizle sınırlı olduğu sanılmasın: Tekstil atölyesinde çalışan kadın kalabalığı güvercin sürüsü gibi hareket ederken, bir uyuşturucu çetesinin üyesi olan Ladi Leke’yse horoza benziyor (sf 114). Fakat yabancılaşmaya işaret eden doğa metaforlarını sayıp dökmektense yalnızca birine odaklanalım. Bu kapsamdaki ilk alıntımız olan “çaresizce burunlarını cama dokunduran o kırmızı balıklara”. Bu benzetim yazı ve anlam ilişkisine dair de bir kapı açabilir gibi görünüyor çünkü. Zira biz bu kırmızı balıklarla metafor olarak değil, cismen karşılaştığımız bir mekâna götürülüyoruz romanda: Kral ve Emenike’nin ateşe verdikleri “kayıt odası” burası, yurtta kalan kimsesiz çocukların “hayatlarına ilişkin bütün bilgiler”in kaydedildiği yer (sf 73). Romana göre bu kırmızı balıklar “kirli kavanozun içinden bütün felaketi görüyorlar”.

Açılan parantez kapandı gibi: Bu balıklar, örümcekler, güvercinler, özetle bilumum “yazısı olmayan toplumsal kategoriler”, yazısı olanlar tarafından kaydedilmeye, bilinmeye ve bu sayede istismar edilmeye, yaşadıkları felakete ise seyirci kalıp ölüp gitmeye mahkûm kalıyorlar. Yazı iktidarın temel bileşeni olarak yazısız olanın karşısında dikiliyor. Bulanıklığın kaynağının nöro-psikolojik olmadığını da bir kez daha anlıyoruz böylece: Evet balinin de günahı var belki ama kayıt odasına, yani kelimelere hükmedenler “bu kelimelerle emip boşaltıyor beyinlerini” (sf 25).

Herkesin, ama en çok da edebiyatçının düşmeye yatkın olduğu bir tuzağa dikkat çekmek gerek burada: Yazmanın gerçeklikle olan oyunbaz ilişkisinin büyüsü altında, yazının “aşkın” bir gücü olduğu sanrısına kapılmak. Ne mutlu ki Devecioğlu’nun bu marazdan muaf olduğunu görebiliyoruz. Gerçekliğin kurucu aktörünün “beyin”ler olduğunu teslim ediyor Devecioğlu. Yazının bir aktör değil, en hayati faktör olsa dahi nihayetinde bir faktör olduğunu, iktidar için araçsal bir nitelik taşıdığını. Bu yönüyle gerçekliğe tesir edebilmesi için beyin dolayımından geçmesi gerektiğini. Bu yüzdendir ki öğretmenin de bir ideolojik aygıt olarak eylem repertuarı salt söylemden ibaret kalmıyor: Yeri geldiğinde çocukların “beynine beynine” indiriyor 100 santimlik tahta cetvelini (sf 11). Bir ölçüm ve standardizasyon aygıtı olarak cetvel ve öğretmen birbirinin metaforuna dönüşüyor. Zaten bu “ölçüm ve standardizasyon” karşılığını şehir plancılığında da bulmuş olsa gerek ki gündelik hayat bile beyinleri çalışmaktan alıkoymak için kurgulanmış, akıp giden sıradan bir gün insanın “beynini emen yapışkan uğultusu”nu haiz (sf 1). Ve bu yüzdendir ki arkadaşlarına yapılan istismarı sorguladıklarında Kral ve Emenike’nin Müdür’den aldığı yanıt “Her şeye neden aramak gerekmez” oluyor (sf 77). Her şeye neden aramak: Dili, yazıyı, bilgiyi önceleyen şey, beynin temel fonksiyonu, iktidarın yıkamayacağı bir maddi gerçeklik olarak ortada duruyor. Beynin kurucu bir nitelik kazanması için öncelikle var kalabilmesi gerekiyor. Ancak salt varoluş iktidara yönelik bir tehdit değil. “Yazı” cephesi kazanılmadığı müddetçe iktidar da yenilmiyor.

Kayıt odasının ateşe verilmesi demiştik, geri dönelim. Kahramanlarımız Kral ve Emenike, beyinleri her ne kadar emilse de, dövülse de, kirletilse de bu cephenin öneminin farkındadırlar. Kral aslında “dünyayı yakmak” ister (sf 72). Dolayısıyla kayıt odası özelinde temsil edilen, yakılmak istenen dünya bir “bilgi rejimi”dir. Burada yine bir duralım: Emenike’nin sorgusuz sualsiz peşinde dolaştığı bu “Kral” da kimdir? Babasız büyüyen bu çocuğun lakabı niçin “Kral”dır, kimden tevarüs etmiş bir “krallık”tır bu?

Yoksa, Dünyadaki mevcut bilgi rejimini ortadan kaldıracak olan bir “asri zaman peygamberi” olabilir mi bu Kral? Adlı adınca, modern bir Hz. İsa olabilir mi? “Yahudilerin Kralı” olarak çarmıha gerilen İsa Peygamber? Romanda buna dair anıştırmalarla karşılaşmasak, bu aşırı bir yorum olarak nitelenebilirdi belki. Fakat sıradan bir fani değildir Kral sanki, Emenike “Kral’a doğru çekiliyor”dur, “bu yabancı bedenin gücünü kendisininmiş gibi soğurmak istiyor”dur (sf 15) örneğin. Zaten kendisi Kral’ın bir havarisi gibi dolaşır adeta. Söylediklerini sorgulamaksızın doğru kabul ederek, kudretine ve hikmetine inanarak. Sayfa 71’de ise daha ikonik bir ipucu sunulur okura: Bir paragraf boyunca Kral ve annesinin birlikte yer aldığı bir fotoğraf tasvir edilir. Kral annesinin kucağındadır, annesi ise “hiçbir zaman gülmeyecek ve hiçbir zaman yaşlanmayacak”tır. “Ayrılığı kesin olarak bilmelerinin izi” vardır fotoğrafta. Fotoğrafın şahsında bir İsa ve Meryem ikonası tasvir edilir açıkça. Analoji açıktır: İsa bugünün Roma’sında dünyaya gelse ne yapacaktır? Öncelikle, her peygamber gibi, eski bilgi rejimini tasfiye edecektir muhakkak, tıpkı Kral’ın kayıt odasını ateşe verdiği gibi. “Eğer İsa bugün, böyle bir yeryüzüne inseydi, omuzlarında ne taşırdı sanıyorsun?” diye sorar Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’da Kazancakis de, ve cevap verir: “Bir haç mı? Hayır, bir teneke benzin!” Romanın adını yeniden düşünürüz sonra: Güzel Ölümün Öyküsü. Modern zamanlarda yazılmış, en önemlisi de gerçekçi bir İncil’in adı başka ne olabilirdi?

Buraya kadar, İncil’in modern bir adaptasyonunda olması gerekenlerle kitap arasında bir açı ortaya çıkmaz. Peki ya sonra?

“Sonra”nın açıklamasını bulanık kılan, birbiriyle bağlantılı iki husus var. Bunlardan biri okuduğumuz İncil’in gerçekçiliğiyse, ikincisi başından beri mesele ettiğimiz yazısızlığın tam da “sonra” kelimesinin imlediği zamansal ilerleyişi akamete uğratmasıdır. Sahiden, iktidar karşısında kendi bilgi rejimini oluşturamamış toplumsal kategoriler nasıl iktidar sonrasına geçerek tarihsel bir ilerleme kaydedebilir ki?

Fakat önce ilk problemle başlayalım. Marksist bir yazarın elinden çıkmış gerçekçi bir İncil’de “Kral” olmak İsa’yı insani vasıflarından arındırmayacak, onu kendisini üreten toplumsal süreçlerin bir çıktısı olarak konumlandıracaktır. Tam da bu yüzden, diyalektik bir bileşkedir Kral, İsa olduğu kadar Deccal’dir de aynı zamanda: İkonalardaki İsa tasvirlerine inat “Kralın yüzü hiç aydınlık olmadı” (sf 84) der bu modern İncil bize. Onun içinde “hep tetikte bekleyen karanlık şeyler” vardır (sf 41) ve “umut tamamen ölene kadar tongaya basacaklar”ını söyler durur. Karanlık bir yüzü de olan, Cennet vaat etmeyen bir İsa. Bu yüzdendir ki tek havarisini de yanına alıp gideceği yer “Cehennem” olarak adlandıracağı, İstanbul’un bir dış mahallesidir (sf 85). Dolayısıyla bu İsa’nın yaşam öyküsünün bir “kurtuluş”la son bulmayacağını en başından itibaren biliriz. İsa dünyaya bugün gelse (en azından Marksist bir örgütlenmeye katılmadığı müddetçe diyelim) her ne yaşayacaksa onu yaşayacaktır Kral da. Sınıfsal konumu itibarıyla belirli bir bir “kendiliğinden” direniş, çürüme ve yok oluş.

Buradan ikinci maddeye bağlanabiliriz: Kendi kurucu bilgi sistemine sahip olmayan ezilenlerin dünyasında “sonra”lar değil “tekerrür”ler vardır. Sistem yenilgiye mahkûm “İsa Kral”ları yeniden ve yeniden ürettiği gibi, “İsa Kral”lar da sistemi yeniden üretecektir. Nedensellik silsilesinin tahrip edildiği bir sistemde iki an arasında bir gelişim ilişkisi de kurulamayacaktır. Belki de bu yüzden romanda pek çok şey “birdenbire oluyor”dur (sf 8). Her şeyden önce, roman Emenike’nin “bilmediği bir nedenle ansızın” uyanmasıyla başlar (sf 7). “Söyledikleri saçma geliyor[dur] birden” (sf 103) ya da “kafasının içinde bir uğultu beliriyor[dur] birdenbire” (sf 118). Bilgi vasıtasıyla eleştirilmeyen, dolayısıyla ilerlemeyen tarih, doğal olarak kendini tekrar edip duracaktır. Bu nedenle her şeyin “birdenbire” olduğu bu dünyada, her şey sürekli de olur aynı zamanda: Kral’ın babası torbacıyken ölmüştür (sf 32) ve nihayetinde kendisi de torbacıyken ölecektir örneğin. Emenike’yi Kral’ı öldürmeye götüren şey de bu döngünün tekrar tekrar kurulduğuna, bilhassa da “yeni bir Emenike’nin” (sf 103) başarısız doğumuna tanıklık etmektir. Bir modern İsa olarak Kral’ın Cennet değil Cehennem vaat ettiğini görmüştük. İşte Cehennem denen tanrısal ceza tam da bu sonsuz döngüselliktir: Neticede Sisifos’a, Tantalos’a, Prometheus’a verilen cezaların azabı kendilerine reva görülen “olay”ın kendisinde değil, bu olayın sonsuza dek tekrarında saklıdır. Kitap biterken bu yüzden şu satırlarla karşılaşırız: “Yaşamın hep böyle süreceği bilgisi, karanlıkla birlikte derisinden içeri sızıyor. Baştan aşağı tutuşuyor Emenike. Göğsünü bağrını açıyor ama faydasız, yangın içerde” (sf 118).

İki maddenin bileşimi neticesinde kurtuluşun İsa’da olmadığını anlarız. Gerçekçi, modern İncil’de kendi çıkarı uğruna İsa’yı ölüme yollayan hain havarinin yerini, bizzat kendi misyonuna ihanet eden İsa’ya “güzel ölüm”ü veren havari Emenike almıştır.

Zamanın sonsuz döngüsündeki kırılma imkânına dair ipuçları da belki burada yatar: Havari’nin İsa’dan vazgeçmesinde. Kral’ın ihanet ettiği kız kardeşi Cansu’ya sahip çıkan Emenike, ölüm döşeğinde genç kızla ilgilenirken çocukluğumuzda yaptığımız gibi kolunu hafifçe ısırarak saat yapar. Cansu’nun “Akrebiyle yelkovanı nerede?” diye sorması üzerine de (sf 106) bir tükenmez kalemle bu saatin üzerine iki çizgi çekerek akreple yelkovanı eklemiş olur. Emenike en primitif biçimiyle yarattığı zaman simülasyonuyla dahi olsa kendi bilgi sisteminin izini bırakmıştır: Isırıkla yapılan saat bir süre sonra kaybolsa da durmaya devam eden, “mavi tükenmezle çizilmiş iki çizgi” (sf 110). Belki de bu yüzden İsa Kral ölürken “Baba! Baba!” diye değil, Emenike’nin gerçek adını bağıracaktır: “Umut! Umut!” (sf 116).

Evet sonunda Emenike de kendi ölümüne yürüyor. Ancak modern İncil yine de çıkış yolunu göstererek “umut”lu bitiyor. Yazının birbiriyle ilişkisiz görünen ezilme biçimlerini birbirine bağlaması umuduyla: “Nasıl kurtulmalı bu cehennemden? Emenike […] uzun uzun düşünüyor bunu. Eski mahalledeki o yaşlı kadının sesi […] ona ulaşıyor. Ne demişti? Tek kelimesini anlamadığı o sözlerin tınısı kulağında” (sf 118). Sayfa 55’te Tarlabaşı’ndaki Kürt yaşlı kadın, transeksüel Aysel ve balici Emenike’nin etkileşime girmesiyle patlayacak devrimin (sf 55), “yeraltındaki bütün böceklerin toprağın üstüne çıktığı” o günün (sf 36) müjdesi niye verilsin?

Evet, yazı güçlü, çünkü birbiriyle ilişkisiz görülen ezilme biçimlerini birbirine bağlayan o. İki ayrı kurmaca dünyada yer alıyor olsalar bile. Emenike boşu boşuna yazının başında andığımız kitaptaki anlatıcının mekânı olan “ağlayan dağ”ı uzun uzun seyretmiyor olsa gerek (sf 65).

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova