            | | Sema Kaygusuz: "İnsan susturulduğunda gerçekten susar mı?" Sibel Oral, Gazete Oksijen, 8-14 Mayıs 2026 Sema Kaygusuz’un yeni romanı Saf Canavar, ‘teknofaşist’ bir çağda varlığın haysiyetini kanıtlama mücadelesi veriyor. Distopik bir evrende geçen bu roman, sessizliğe karşı hikâye anlatarak direnen Karabalık’ın öyküsünü anlatıyor. Romanın anlatıcısı Karabalık, üç kez yakalanırsa ses tellerinin felç edileceğini bilerek hikâye anlatmaya devam ediyor. Bu radikal tercih, romanın merkezindeki soruyu açıyor: Teknofaşist bir dünyada direniş nasıl mümkün olabilir? Kaygusuz’un cevabı net: Hikâye anlatarak. Çünkü hikâye, sadece bir eylem değil, bir örgütlenme biçimi, otoritenin kontrol edemediği gizli bir dil. En az iki insan arasında kurulan o görünmez bağ, sessiz varlıkları birleştiren güç.
Mira ise romanın en çarpıcı yaratımlarından biri. Bir dişten, bedenin en dirençli parçasından inşa edilmiş bir kadın. Ne tam geçmişe ait ne de tam yeni: Kalıntıdan devşirilen bir hakikat, fosille gelecek arasında kurulan bir beden. Kaygusuz, Mira’yı yazarken “geleceğin arkeolojisi”ne giriyor ve modern insanın parçalanmışlığını ustalıkla görünür kılıyor.
Saf Canavar, distopya kurgusunu aşarak bugüne temas eden bir metin. Teknolojinin ilerledikçe özgürlük değil, denetim ürettiği bir dünyada, insanın elinde kalan son alanın dil olduğunu hatırlatıyor. Mira gibi karakterler üzerinden bedenin ve hafızanın dirençli kalıntılarıyla ilgilenirken, roman aynı zamanda şu soruyu da ısrarla açık tutuyor: İnsan susturulduğunda gerçekten susar mı? Kaygusuz’un yanıtı net değil ama yönü açık. Anlatı burada bir estetik tercih değil; yaşamsal bir refleks. Saf Canavar, tam da bu yüzden, karanlık bir gelecek tasavvurundan çok, bugünün içinden konuşan politik bir metin. Tüm bunları Sema Kaygusuz’la konuştuk.
Saf Canavar’a giden yolda bir imge mi, bir cümle mi, yoksa uzun süredir içinizde taşıdığınız bir soru mu vardı?
Ne tek bir imge ne de bir cümleden söz edebilirim. Beni Saf Canavar’a götüren, epeydir içimde tartıştığım varlığın haysiyetini kanıtlamaya uğraşan bir dirençti. Bunu distopik bir evrende, teknofaşist bir çağda anlatmak istedim.
Kendi edebiyat yolculuğunuz içinden baktığınızda, bu romanı önceki metinlerinizle nasıl bir ilişki içinde görüyorsunuz?
Saf Canavar’ın tavır ve mimarisi ne kadar farklı olursa olsun, bu romanı önceki metinlerimden bağımsız bir ada olarak görmek olanaksız. Ancak bu ilişkiyi şu an tam bir bilinçle, kesin sınırlarla tanımlamak pek kolay değil. Metinler birbirine kavuşan akarsular gibidir. Nerede birleştiklerini, hangi yatağı beraber aşındırdıklarını okur okumaz fark edemeyiz.
Saf Canavar, dil, atmosfer ve kurduğu evren bakımından kuşkusuz önceki metinlerimle akraba. Hepsi kendi aralarında gizli bir dil konuşuyorlar, birinin bıraktığı soruyu diğeri başka bir formda devralıyor. Ama bu söyleşinin tam olarak neyi fısıldadığını tespit etmek için henüz çok erken. Belki bir ortaklıktan söz edebilirim. Benim yazı evrenimde hiçbir varlık yoktur ki sadece “şu an”a ait olsun. Her nesne, karakter, imge, her yaşam düzeyi, zamanın katmanlarını üstünde taşır. Hiçbir kesit anlık bir imgeden ibaret değildir; her karakter, her duygu hem geçmişle hem de gelecekle dolar. Dolduklarında etrafına saçılmaya başlarlar.
“Hikâye anlatmak yaşamsal bir tepki”
Romanın anlatıcısı Karabalık, üç kez yakalanırsa ses tellerinin felç edileceğini bilerek hikâye anlatmayı sürdürüyor. Bu ağır bedeli göze almak, sizin için neyin simgesi?
Karabalık’ın bu sarsıcı tercihi, aslında insan olmanın en radikal sınır hattını çiziyor. Ses tellerinin felç edilmesi tehdidine karşı anlatmaya devam etmek, sadece bir inat değil, varoluşsal bir zorunluluk gibi. Onun bu ağır bedeli göze almasını, ilahi bir direnişin yansıması diye yorumlayabiliriz. Yaşamın ele geçirilemez doğasına bir vurgu var onun hikâyelerinde. Canlılığın mekanikleştiği, teknofaşist kuşatmalarla ruhun daraltıldığı o son kertede edebiyat, kendini gerçekleştirebilmek için Karabalık’ın ağzını buluyor. Hikâye anlatmayı aynı zamanda yaşamsal bir tepki gibi de okuyabiliriz. Aynı zamanda kurtarıcı bir hamle. Yıkıma karşı yapılmış estetik ve ahlaki bir hamle. Ama en önemlisi hikâyecilik bu romanda bir örgütlenme kanalı. En az iki insan arasında kurulan o görünmez bağ, romandaki otoritenin en çok korktuğu kontrol dışı alandır. Karabalık, yakalanma pahasına hikâye kurarak, sessiz varlıkları gizli bir dilde birleşmeye davet ediyor. Bu onun örgütlenme formülü.
“Yazmak, dilin içinde kaybolmak değildir”
Karabalık, “Dil beni icat ediyor” diyor. Peki ya romanı yazan siz, yazmaya başladığınızda dilin sizi nereye sürüklediğini önceden biliyor muydunuz?
Benim için yazma eylemi, birkaç “serendipity” (tesadüf) anını saymazsak rastlantılara bırakılamayacak kadar büyük bir etik sorumluluk taşıyor. Yani daha yazmaya oturduğumda dilin beni nereye sürükleyeceğini en başından biliyordum. Az çok kendimi tanıyorum, nereye varacağı belli olmayan rüzgârlara kapılıp giden bir yazar değilim. Zihnimdeki metnin dilsel evrenini, ahlaki zeminini, felsefi sınırlarını oturtmadan yazamam zaten. Buna başka bir deyişle iç denetim de diyebiliriz. Yazmak, dilin içinde kaybolmak değildir. Dili bir hakikat aracı olarak titizlikle işlemeyi içerir.
Mira bir dişten yola çıkarak kurulan bir beden. Ne bütünüyle geçmişe ait, ne tam anlamıyla yeni. Böyle bir karakteri yaratmak, onu yazmak nasıl bir deneyimdi?
Haz dolu bir deneyimdi. Mira’yı bir dişe, bedenin en dirençli, en geç kaybolan parçasına dayandırarak kurgulamak, aslında hafızanın ve maddenin inatçılığına dair bir ısrardı aynı zamanda. Mira’yı yazmak, yokluktan bir varlık inşa etmekten öte, kalıntıdan bir hakikat devşirmekti benim için. Diş, bedenin en sert, zamanın aşındırıcılığına en uzun süre direnen parçası. O hem bir fosildi hem de gelecekteki bir inşanın temel taşıydı. Mira’yı yazarken hep tatlı bir gerilim hissettim. Eski ile yeni arasındaki o tekinsiz boşluğu onun sayesinde ölçüye vurdum. Beni geleceğin arkeolojisine Mira taşıdı. O kadının ne tam eski ne de tam yeni olması, modern insanın parçalanmışlığını ortaya vurdu. Onu yazarken, insanın sadece “şimdi”ye ait olamayacağını, her zaman bir yerlerinde o kadim kemik sızısını taşıyacağını Mira sayesinde anlatabildim.
“Bütün canavarlar saftır”
“Saf” ile “canavar” yan yana geldiğinde, biri arılığa diğeri korkuya açılan iki ayrı çağrışım alanı çarpışıyor. Bu başlıkta sizi asıl ilgilendiren şey, karşıtlık yaratmak mıydı, yoksa insanın içinde aynı anda taşıdığı iki hali görünür kılmak mı?
Doğrusu bir karşıtlık yaratmaktan ziyade, çok daha kökten bir iddiayı dile getiriyorum: Bütün canavarlar saftır. Bir canavarı saf kılan, onun tereddütsüzlüğüdür. O, kendi doğasını hiçbir yola sapmadan, bütün dehşetiyle, tam berraklığıyla yaşar. Bu anlamda saf, sadece arılığı değil, katıksızlığı da işaret eder. Bu bağlamda saf ve canavar yan yana geldiğinde çarpışmıyorlar; aksine birbirlerini ifşa ediyorlar. İnsanın içinde taşıdığı o zapt edilemez direnç de ancak bu “saf canavarlık” sayesinde mümkün olabilir. Teknofaşist bir dünyada bizi kurtaracak olan, o evcilleştirilememiş, kodlanamamış, saf ve ilkel yanımız olacak. Okuyabileceğiniz diğer Sema Kaygusuz söyleşileri | ▪ "Edebiyatın cinsiyetçi sinir uçları" | İrem Uzunhasanoğlu, Gazete Duvar, 19 Eylül 2019 | | ▪ "Bir şey yasaksa, hâlâ bir canı, bir etkisi var demektir" | Anıl Mert Özsoy, evrensel.net, 24 Nisan 2026 | | ▪ "Edebiyat ne bir teselli mekanizmasıdır ne de ağır ve karanlık bir tapınak" | Berna Abik, istanbullife.com.tr, 30 Ekim 2019 | | ▪ "Sultan ve Şair üzerine" | Ahmet Coka, Çerçi Sanat, Temmuz 2014 | | ▪ "Barbarın Kahkahası'ndan kimse kurtulamayacak" | Sibel Oral, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mayıs 2015 | | ▪ "Yazı İçimde Sadece Türkçe Değildir" | Irmak Zileli, Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2016 | | ▪ "Teselli eden edebiyatçı olur mu hiç?" | E. Mahmut Haktan, Cumhuriyet Kitap Eki, 5 Mayıs 2016 | | ▪ "Biz uluorta severiz" | Arzuhan Birvar, Okan Yılmaz, Abdullah Ezik, Deniz Gündoğan, IAN.Edebiyat, 2016 |
|