ISBN13 978-975-342-813-2
13x19,5 cm, 312 s.
Liste fiyatı: 37.00 TL
İndirimli fiyatı: 29.60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Kullanılmış Biletler
1. Basım
Liste Fiyatı: 41.00 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Bildiğin Gibi Değil
90'larda Güneydoğu'da Çocuk Olmak
Yıldırım Türker’in sunuşuyla
Yayıma Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Fotoğrafı: Attila Durak
Röportaj: Rojin Canan Akın, Funda Danışman
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2011
6. Basım: Aralık 2015

Bildiğin Gibi Değil, iki genç araştırmacı Funda Danışman ve Rojin Canan Akın'ın, 90'lı yıllarda çocukluğu Güneydoğu’da geçmiş Kürt gençleriyle yaptıkları on dokuz söyleşiyi bir araya getiriyor.

Söyleşi yapılan gençler yoğun bir şiddet ortamında geçen çocukluklarını ve ilkgençlik yıllarını anlatıyorlar: "Kışlaya benzeyen okullarda" geçen, Türkçe bilmedikleri için bir çok trajikomik olay yaşadıkları, öğretmenlerden gerizekâlı muamelesi gördükleri, zaman zaman ajanlık teklifleri aldıkları eğitim hayatlarını... Babalarının, analarının, kardeşlerinin, arkadaşlarının gözlerinin önünde dayak yediği, öldürüldüğü, koruculuğa zorlandığı, evlerinin kurşun yağmuruna tutulduğu, "sevdikleri, değer verdikleri insanların tek tek kaybolduğu", kaybettikleri yakınlarının kavurucu özlemiyle dolu aile hayatlarını... Sokaklarda, "yanı başlarında sürekli birilerinin öldürüldüğü" bir ortamda, mayınların arasında oynadıkları ya da BM mülteci kamplarında geçen gündelik hayatlarını anlatıyorlar bize.

Politik söylemler tek tek insanların ne yaşadıklarını gizliyor, örtüyor. Bildiğin Gibi Değil, bu Kürt gençlerinin Batı'daki, büyük şehirlerdeki akranlarına bir iç dökmesi olarak okunmalı. Binlerce insan "çocukluğum sorulduğunda aklıma açlık, rezillik, sefalet, perişanlık, bombalar, savaş uçakları geliyor" diyecek haldeyse, bu gençlerin hemen hepsi "bana yaşatılanları affetmem mümkün değil ama barış mümkün, barış istiyorum" diyorsa, politik kaygılara değil vicdanlara hitap edecek gerçek bir barış ortamı kurabilmek için bu kitaptaki seslere kulak verilmeli.

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Üvey Kardeş Dilinden
Yıldırım Türker
Önsöz
Rojin Canan Akın ve Funda Danışman

Sen hiç Kürt'e benzemiyorsun – Amed
Bu babamın aldığı elma – Avrêhan
Arkadaşlarımıza mı ağlıyorduk biz, kaybettiğimiz çocukluğumuza mı? – Aznavurê
Kan gövdeyi götürüyor, sen oturmuş el işi yapıyorsun – Avsiya
Bütün okullar kışlaya benziyordu – Aşî
Açlık, susuzluk ve sefalet... Bu mudur kardeşlik? – Nuvin
Babam iyi ki öldü de kurtuldu – Fîrdews
Bir misafir gibi, yabancı gibi geliyordu babam – Gırê Colya
Hayat ne kadar anlamlıdır bilmiyorum – Stililê
Her tarafımız karakol, kışla, tabur – Xêzek
90'lı yıllar benim için kâbus yıllarıydı – Bézvan
Başbakan olabiliyorum, her şey olabiliyorum ama Kürt olamıyorum – Wanbetan
Bir baktım Lice'yi hep taradılar – Şêyhan
Bize desin işte buradalar, kemikleri buradadır – Memiran
Kızım dört yaşında, bütün askeri araçların ismini biliyor – Gever
Unutturmuyor devlet o yılları, sürekli hatırlatıyor – Liyan
Barış başkadır, affetmek başka – Gijal
Sevdiğin, değer verdiğin insanlar tek tek kayboluyor – Manis
İç savaşın izlerini taşımaya başlıyordun, yüzünün rengi değişiyordu – Piran
OKUMA PARÇASI

Sunuş: Üvey Kardeş Dilinden, Yıldırım Türker, s. 9-16.

Sözlü tarih çalışmalarının en özlülerinden biri, bu kitap.

Bundan yüzlerce yıl sonraya kalacak bir belge, dolayısıyla.

Onlarca yıldır hayatımızın, önünde kan ve ter döktüğümüz kördüğümünü anlamak için başvuracak insanlık, 90'lı yıllarda çocukluğunu cehennemin tam gözünde geçirmiş insanların anlatısına.

Onları, insan aklının alamayacağı bir zulümle yaralamış olan devlet aygıtının sığ-derin bütün yüzleri var bu kitapta. Kürt isyanının doğuş hikâyesi de.

Ama en önemlisi çocuk gözünden; en çıplak, en güçlü, en kırılgan olanın, insan tomurcuğunun yanı başından bakmaya zorluyor bizi.

Başkasının yarasına gözlerimizi kaçıramadan bakmanın aynasına buyur ediyor.

O yıllardan sağ kalanlar, dev bir yetimler ordusu olarak ulaşabileceğimiz bir mesafede yaşıyor.

Onlara yaşatılan zulüm, insanlık tarihinin en kanlı toplama kamplarını aratmayacak zenginlikte.

Anna Frank'ın güncesi, sav...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Aysel Tuğluk, “Sahiden ‘bildiğiniz gibi değil’”, Radikal Pazar, 18 Eylül 2011

Bağımsız Van milletvekili ve DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un yazısını biraz kısaltarak yayınlıyoruz.

“(…) her alanda asıl yenilgi unutmaktır.” L.F. Celine Gecenin Sonuna Yolculuk

Bellek, esas olarak unutamadıklarımızdan var eder kendini. Sevgili Rojin ve Funda’nın Bildiğin Gibi Değil kitabını okurken aklıma düştü bu cümle. Acılar unutulmuyor. Bilinci ve duyguları da besliyor durmadan sızladığı için. Üstelik kişisel değil, toplumsal ölçekte yaşanıyor her şey. O nedenle 90’lı yılları herkes aynı hatırlıyor!

Kitaptaki anlatıcıların tümü “Unutmamı, affetmemi beklemeyin. Ama barış olsun. Başkaları bu acıyı yaşamasın” diyor vakarla. Kürt acıyı da soylu yaşar. “Ben yaşadım, başkaları bu tarifsiz acıları yaşamasın” demek, bu soyluluğa delalettir. Her şeye rağmen birlikte yaşama isteğini ifade e...

Devamını görmek için bkz.

Kaan Uysal, “Gelin, bağışlayalım birbirimizi”, Kitap Zamanı, Temmuz 2011

Bazen bütün politik söylemlerden daha etkilidir kişisel tanıklık hikâyeleri. Madem karşı olduğumuz bir dolu argümanla yüklüdür politik söylemler, madem bazı söylemler bize yabancı ve inandırıcılıktan uzak gelmektedir; o zaman sözü edilen politik söylemleri besleyen asıl dinamiğe bakmanın zamanıdır. Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın hazırladığı, “90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak” alt başlığını taşıyan Bildiğin Gibi Değil, bugün yaşadığımız en temel sorunların kökenine bakmaya çağırıyor bizi. Kitap için seçilen yaş aralığı çok önemli. Kayıp iki neslin ardından, gözünü şiddet ortamına açmış, o ortamda çocukluğunu yaşamış, 1975-1980 aralığında doğmuş, çocukluğu Güneydoğu’da geçmiş, bugün otuzlu yaşlarında olan on dokuz gencin kişisel tanıklıklarından yola çıkılarak hazırlanan kitap, sadece 90’larda Güneydoğu’da neler old...

Devamını görmek için bkz.

Abidin Parıltı, “Gece karanlığında sokağa çıkabilmek”, Radikal Kitap Eki, 29 Mart 2013

Barışı konuşabilmemiz için değil ama yaşayabilmemiz için korkmadan birbirimizin daha yakınına sokulmamız, birbirimizin gözlerinin içine bakıp hikâyelerimize odaklanmamız gerekir. İnsan yanımız belki bize doğru ve yegane yolu gösterir. Birlikte yaşamayı…

Benim şahsi hikâyemde barış ve savaşın –barışı bu defa öne koymamın elbette güzel bir yanı var– iki fotoğrafı mevcut. O fotoğraflardan söz ederek bu yazıyı devam ettirmeye çalışacağım. İlk fotoğraf 1990’lı yılların gündüzleri de karanlık olan zamanlarında geçer. Her gün ve gece silahların, roketatarların, bombaların patladığı, gün ortasında bile bazen damlardan gizlice çatışmaları izlediğimiz çocukluk günlerimde karanlık bastığında hiç dışarı çıkmamıştım. Çünkü karanlık bastığında herkes evine döner, kapılar kilitlenir, bahçeye bile çıkılmazdı. Ama birgün dediler ki ateşkes başladı.

İşte ilk defa o ateşkes zamanında ha...

Devamını görmek için bkz.

Handan Aysever, “Yasak Köylerin Yasak Çocukları”, Remzi Kitap Gazetesi, Eylül 2011

Sıcak ve nemden sırılsıklam bir akşamüstü. Simurg Kitabevinde’yim. Piyasaya yeni çıktığını tahmin ettiğim bir tomar kitabın üzerine uzanmış tombul kedi haylaz bakışlarla içeriye girip çıkan kitapseverleri izliyor. Verdiğim kitap siparişlerini beklemekteyim bir süredir. Akşam Aya İrini’de izleyeceğim Renee Fleeming konserini hayal ederek bakınıyorum etrafıma aylak aylak. Kitapçının kedisinden farksız.

Az ilerideki yığının üzerinde duran kitap çekiyor dikkatimi. Anneannemin evinin yüklüğünü hatırlatıyor kitabın kapağındaki fotoğraf. Nakışla işlenmiş patiska bezleri, basmalar ve satenlerle kaplanmış sıra sıra yorgan ve yastıkların hafızamdaki kaydı bu görüntü. Belki de anneannemin çok taze vefat haberinin üzerimdeki etkisi. O küçük kasabada, kocaman avlusu olan anneanne evinde geçirilen okul tatillerinde kuzenlerin hep birlikte öğlen uykusuna yatırıldığı çocukluk anılarını geti...

Devamını görmek için bkz.

Behçet Çelik, “Yaraları hakikatle sarmak”, Taraf Kitap Eki, Temmuz 2011

Çocukluğu hatırlamanın biraz buruk, çokça tatlı bir yanı var. Yeniden o yaşlarda olamayacağımız için içimiz burulur burulmasına, ama konu çocukluk yıllarımızdan açıldığında anlatacak bir dolu şey buluveririz. Karşımızdakiyle aynı şeyleri, diyelim bir sakız markasını, bir oyunu, bir televizyon dizisini hatırlıyorsak o yılları birlikte geçirmiş gibi oluruz, birbirimizin hafızasını tetiklemeye çalışırız. “Bak bir de şey vardı o zamanlar, bildin mi?” Son yıllarda internet forumlarında ya da sosyal ağlarda çocukluklarından benzer şeyler hatırlayanların birbirlerini bulup bitmek bilmez muhabbetlere giriştiklerine sıklıkla tanık oluyoruz. Haliyle hatırlananlar da çoğunlukla o yaşlardaki çocukların dünyalarına ait şeyler oluyor. Bu muhabbetler zaman içinde televizyon dizilerine, talk-show’lara yansıdıkça sanki bütün Türkiye’nin ortak bir geçmişi varmış yanılsaması çıkıyor ortaya. 80’leri...

Devamını görmek için bkz.

Murat Uyurkulak, “Mazlumu çıldırtan iflah olmaz”, Taraf Kitap Eki, Temmuz 2011

Adına Türkiye Cumhuriyeti dediğimiz, emrine riayet edip baba-ata-veli bellediğimiz, ama şu 80 küsur yıllık ömründe şuursuz veletler misali nice beller kırıp ocaklar söndüren, kendinden saymadığını nice acılara gark eden devlet iki dakika rahat dursa, hiç olmazsa yüzde elli nispetinde dürüst ve ‘efendi’ olsa, insan edebiyatla iştigale belki daha çok şevk duyacak. Ama işte, oylarımızı göz göre göre gasp ediyorlar, vekillerimizi fütursuzca esir tutuyorlar, hiç utanmadan, zerre arlanmadan... Bir tek ağızlarında Erol Taş kahkahası, avuçlarında kemirilmiş kuzu budu, dudak kenarlarında salya ve yağ eksik!

Kitap eklerinin sırtı, aktüel siyaset yazıları için umumiyetle fazla narin addediliyor sanırım, en azından ben öyle müşahade ediyorum. Narin kitapseverler olduğu muhakkaktır, siyaseti edebiyata kıyasla fazla kaba bulan, insan ruhunun derinliklerine, var oluş sancılarının detaylarına i...

Devamını görmek için bkz.

Funda Tosun, "Bütün bunlar yaşandı mı, inanmıyorum!", Agos Kitap/Kirk, Eylül 2011

Rojin Canan Akın ve Funda Danışman'ın Bildiğin Gibi Değil kitabı, 90’larda Bölge’de çocuk olmanın bildiğimiz ve bilmek istediğimiz gibi olmadığını göstermeye yelteniyor. "Bilmediğimiz bir dilde" yaşanan acıları, Türkçe’ye tercüme ederek yapılan sözlü tarih çalışmasında, Kürtlerin hakikatiyle yüzleşmek gerçekten can sıkıcı, sinir bozucu, manasız… Köyleri yakılan, babaları amcaları ağabeyleri ve bilumum akrabaları gözleri önünde öldürülen, tecavüz edilen, kayıp edilen ve işkencenin her türlüsüne maruz kalmış çocukların hakikatiyle yüzleşmek neden gerekiyor anlamıyorum.

Bildiklerimiz, resmi anlatılar bize kafi derecede yeterli bu meselede: amaçları bölücülük olan, ontolojik olarak kötü bir grup insan kanlarımızla suladığımız bu kutsal vatanı iç ve dış mihraklarla birleşerek bölmek istediklerini biliyoruz. Biz ga...

Devamını görmek için bkz.

Ruşen Çakır, "Maalesef bildiğimiz gibi değil!", Vatan, 8 Ağustos 2011

Bugün bir kitaptan söz etmek istiyorum. Son derece başarılı ve çarpıcı bir kitaptan. Slavoj Zizek’in “Hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız” sözleriyle başlayan bu kitap ayrı ayrı 19 gencin hikayesini anlatıyor. Bu gençlerin ortak özelliği Kürt olmaları ve çatışmaların en yoğun olduğu 1990’lı yıllarda Güneydoğu’da yaşamaları. Kendileri de o bölgenin insanı olan iki genç gazeteci Rojin Canan Akın ile Funda Danışman, kitaplarına Bildiğin Gibi Değil adını vermişler. Bu cümle, konuştukları gençlerin herhangi birinin veya herbirinin ağzından çıkmış olabilir, çünkü onların anlattıkları gerçekten ve maalesef hiç de bildiğimiz gibi değil.

Kendimden örnek vermek isterim. Yaklaşık 25 yıldır Güneydoğu’ya gider ve Kürt sorununu bir gazeteci olarak yakından takip etmeye çalışırım. Bu süreçte nice olaya tanık oldum...

Devamını görmek için bkz.

Bihter Tunç, “90’lara dair bilinmeyen çocukluklar”, Dünya Kitap Eki, Ağustos 2011

Okumaya başladığım ilk andan itibaren hissettiğim en net duygu utanç ve öfke oldu. Bu duyguları kuvvetlice hissetmeme sebep olan şey Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın Metis Yayınları’nın Siyahbeyaz Dizisi’nden çıkan söyleşi kitabı Bildiğin Gibi Değil. Akın ve Danışman’ın “90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak” üst başlığıyla on dokuz söyleşiyi bir araya getirdikleri kitap Yıldırım Türker’in sunuş yazısıyla açılıyor. Bu söyleşilerin muhatapları 90’lı yılların siyasal ve kültürel ikliminde çocuklukları Güneydoğu’da geçmiş Kürt gençleri. Bu gençler 90’larda en çok sevdikleri çizgi film kahramanının kim olduğunu, hafta sonları aileleriyle Mc-Donalds’lara gidişlerini, mahalle arkadaşlarıyla ne türden oyunlar oynadıklarını, yaptıkları yaramazlıkları, okuma bayramlarında aldıkları kırmızı kurdeleleri anlatmıyor ço...

Devamını görmek için bkz.

Çağla Gür, “90’lar mı dediniz?”, Radikal Kitap Eki, 17 Temmuz 2011

90’larda çocuk olmak en sevdiğimiz muhabbettir. O zamanlarda çocuk olmuşlar bir araya geldiğinde “Ne güzeldi o zamanlar değil mi?” ile başlayan cümleler bol olur. Çizgi filmlerden bahsedilir, sokak oyunlarından... En çok da ‘Susam Sokağı’ özlemle anılır. Sonra hayatımızda bilgisayar olmaması, zamanın popstarları bir bir yad edilir. O zamanın janjanlı bisiklet markaları bile tek tek söylenir. Çünkü bizim için 90’lar böyle geçti. Koştuk, oynadık, okula gittik. İstediğimiz olmadığında annemize somurttuk. İlla ki istediğimiz oldu sonunda, o zaman da şımardık. “Yoncimik”le dans ettik. Kliplere hayran hayran baktık. ‘Susam Sokağı’nda en çok kimi seveceğimize karar vermeye çalıştık. Bizim için böylesine güzel, böylesine rahat, böylesine vurdumduymaz geçti o zamanlar. Çocuktuk ve çocuk olmak mutlu olmak demekti. Başka ne istesinlerdi ki bizden!

Perşembe günü bir kitap okumaya başladım. Ben o yıllar...

Devamını görmek için bkz.

Bülent Kale, "‘Bildiğin Gibi Değil’ Bilmek İstemediğin Gibi!", Bianet, İstanbul 23 Temmuz 2011

Bir keresinde bir ülkede bir çocuk mahallede arkadaşlarıyla oynarken gözlerini kapamış ve saymaya başlamış. Sonra gözlerini açıp arkadaşlarını aramaya koyulmuş ama bulamamış. Sokağa, mahalleye, semte, bütün şehre, bölgeye, ülkeye bakmış. Sonunda (yıllar sonra) bulmuş. Duvarların arkasında, dağların doruklarında ve yerin altında bulmuş arkadaşlarını. Şimdi onlar için adalet araması gerekiyor ama korkuyor. Kendisi için değil, Adalet için: Öldürüp bir dağ başına gömmüş olmalarından korkuyor ve açıklıyor: Sonuçta, diyor haklı olarak, Adalet'i öldürmeden dünyanın hiçbir yerinde işleyemezsin bu suçları.

Bir keresinde bir ülkede kabus ve gerçek birbirine karışmış. İşkencedeki bir adam kurtulmak için "Tamam" demiş, işkencecilere "sığınakları göstereceğim". Onları bir uçurumun kenarına götürmüş ve bir fırsatını bulup kendisini aşağı atmış: Kurtulmak için. Bugün aynı ülked...

Devamını görmek için bkz.

Serdar Akinan, "Cici kardeşe acı mektup", Akşam, 16 Eylül 2011

İki kadın yollara düştü, 90'larda çocuk olmanın izini sürdü. Funda Danışman ve Rojin Canan Akın'ın kaleme aldığı, Bildiğin Gibi Değil 90'larda Batı'da olan bitenden habersiz büyüyen çocuklara yazılmış bir mektup.

Yazmak hem paylaşmaktır hem tarihe not düşmektir. Türkiye, tarihinin dönüşümünü sert bir faşizmle gerçekleştirmeye çalışırken sürtünme, kaçınılmaz olarak, giderek artıyor. Endişe verici bir anlayışsızlık; ötekine daima şüpheyle yaklaşan çatışmacı kimlikleri besliyor.

Söz anlamını yitirmeden biraz daha kulak vermek gerekiyor.

1992 Newroz'unda Cizre'deydim. Slogan atan kitleye gözümün önünde panzerlerden ateş açıldı. Aralarında kadınlar ve çocukların da olduğu o sarı-kırmızı-yeşil kitleden kan oluk gibi aktı. 25 kişi öldü.

O gün ve sonrasında akan kan durmadı. 'Bölge'ye defalarca gittim. Yıllar içinde şahit olduğum şey bu meselenin giderek kitleselleştiğidir.

Gelinen...

Devamını görmek için bkz.

Aysun Kıran, "Bana Şiddeti Tercüme Edebilir Misin, Abidin?", Beğenmeyen Okumasın, 2 Ağustos 2014

İki Dil, Bir Bavul’un bir sahnesinde yoksulluk içindeki köyün okulunun öğrencilerinden Zülküf (ya da Zilkif) ismi okununca yıl sonu karnesini almak üzere öğretmeninin yanına gider, fakat öncesinde kendisine uzanan eli öpmesi gerekecektir. Öpmeye çalışır fakat tutarak öpmeyi akıl edemez. Üstüne bir de öptüğü eli başına koyma safhası vardır ama önce, “Tutup da öpsene oğlum,” der öğretmeni. Ve birkaç defa tekrarlaması gerekir bunu çünkü Zilkif “tut” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmez, daha çok, koca gözlerini öğretmeninden ayırmadan ânı kurtarma, doğru şekilde karşılık vermeyi tutturmanın derdindedir. El öpme faslının ardından, Zilkif öğretmeninin, yaz tatili planlarıyla ilgili sorduğu sorulara da benzer şekilde deneme-yanılma yoluyla cevaplar verecektir. Film, köy deresinin serin sularında kendi dillerinde oynaşan çocukların görüntüsüyle sonlandığında i...

Devamını görmek için bkz.

Duygu Çelik, "Bildiğiniz Gibi Değil", BirGün Gazetesi, 15 Ocak 2012

Empati de nedir ki? Kendini başkasının yerine koymak mı? Bu başkası karşınızdaki mi? Peki ya sırtınızı döndükleriniz? Bu mümkün mü? İnsan, kendisini başkasının yerine nasıl koyabilir ki? Tam o anda yani kendinizi karşınızdakinin yerine koyduğunuz anda karşınızdaki ne yapacak? Ya “çekil bakalım kenara, ben senin ne hissettiğini anlayacağım şimdi!” diyerek malum şahsı yerinden edeceksiniz ya da “üçe kadar sayıyorum. Üç deyince ben senin yerine sen benim yerime!” diyerek yer değiştireceksiniz. Bir ihtimal daha var ki bunun olmasını asla istemeyiz: kendinizi başkasının yerine koyamama durumu! Felaket! Oysaki her şey hazır! (B)entelektüel birikim olsun, içselleştirilmiş her şeyden arınık(!) bir zihin olsun,… Her şey! Karşınızda da “saygı” duyduğunuz, birazdan kendinizi onun yerinde bulacağınız şahıs! Empati için hava şartları uygun, zemin müsait! Ama gelgelelim tam kendi yerinizden onun yerine doğ...

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova