ISBN13 978-975-342-813-2
13x19,5 cm, 312 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Aysel Tuğluk, “Sahiden ‘bildiğiniz gibi değil’”, Radikal Pazar, 18 Eylül 2011

Bağımsız Van milletvekili ve DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un yazısını biraz kısaltarak yayınlıyoruz.

“(…) her alanda asıl yenilgi unutmaktır.” L.F. Celine Gecenin Sonuna Yolculuk

Bellek, esas olarak unutamadıklarımızdan var eder kendini. Sevgili Rojin ve Funda’nın Bildiğin Gibi Değil kitabını okurken aklıma düştü bu cümle. Acılar unutulmuyor. Bilinci ve duyguları da besliyor durmadan sızladığı için. Üstelik kişisel değil, toplumsal ölçekte yaşanıyor her şey. O nedenle 90’lı yılları herkes aynı hatırlıyor!

Kitaptaki anlatıcıların tümü “Unutmamı, affetmemi beklemeyin. Ama barış olsun. Başkaları bu acıyı yaşamasın” diyor vakarla. Kürt acıyı da soylu yaşar. “Ben yaşadım, başkaları bu tarifsiz acıları yaşamasın” demek, bu soyluluğa delalettir. Her şeye rağmen birlikte yaşama isteğini ifade eder. O acıları diri tutan bellek, öç alma duygusu yaratmıyor, aksine teskin edip barışçıl /hümanist bir bilinç yaratıyor. Hem de en saf haliyle...

Eğer bir birlikte yaşam /bir gelecek şimdiye kadar bu denli güçlü dile gelmişse, bu duygu ve bilincin esini nedeniyledir. Ancak acıyı, öfkeyi, anıyı teskin etmek sanıldığı kadar kolay değildir. Bunun toplumsal/psikolojik ortamını da sürekli olgunlaştırmak gerekir. Aksi halde depreşir, kontrol edilemez, bünyeden sızar ve bir yerlere çarpar!

90 yıllık inkâr ve isyan

Nitekim son zamanlarda çok sık duyduğum bir cümle, cümleden de öte bir tutum, teskin edilmekten vazgeçilmiş bir duygu yoğunluğunun kabarmakta olduğunu görmek gerekiyor. “Barışsa tamam barış. Savaşsa o da tamam. Ama bu kez sonuna kadar!” Bellek bilinci bir de böyle besliyor 90’lı yılları tartışırken.

Kitabı okurken 90 yıldır inkâr-isyan kıskacındaki Kürt meselesinin aldığı mesafeyi, ulaştığı merhaleyi düşünüyorum yeniden. İlginçtir, halen başladığımız yerdeyiz gibime geliyor. 29. isyan sürüyorken, cumhuriyet kurum ve ideolojisiyle yeniden kuruluyorken, halen ‘Kürtlere ne yapılacağı’ tartışılıyor. Tıpkı 1920’li yıllar gibi. Önümüzdeki yüzyılı etkileyecek bir kararın eşiğindeyiz ülke olarak.

Yazık ki, Kürt meselesinde yeni bir günün fecrinde değiliz. 90’lı yıllar tartışması bu sorunlu duruma işaret eder. 90’lı yıllar uygulamalar derken mutlaka herkes bir şekilde tanımlıyordur o korkunç süreci. Özellikle yapılan “düşük yoğunluklu savaş” tanımlaması bana hep teknik bir tanımlama gibi gelmiştir. Esas olarak kendi çapında yapılan kırıma toplumsal meşruiyet sağlamak için incelikli olarak kurgulanmış bir tanımlanma. Bunu anlatabilmek için yapılagelen “kirli savaş-özel savaş” gibi isimlendirmeler de olanı biteni izah etmeye yetmez. Sokak cinayetleri, toplu mezarlar, köy boşaltmalar, sürgünler, işkenceler, tecavüzler, tutuklamalar… Kirliden ve özelden de öte bir durum. Sıfat mı arıyorsunuz? Bizi yok eden, tüketen bir savaş…

Güncelin ilgi çekici tartışmasıdır şimdi “terörle mücadelede yeni strateji!” Aslında yeni olan bir şey yok. Aynı sözler ve aynı yaklaşımla yeni bir sürece ulaşılmaya çalışılıyor. Strateji merkezlerinde, kurulan bu savaş pazarında konseptleri yok satıyor! Siyaset analizi adı altında aklın sınırları zorlanıyor. Eylem-operasyon fantezileri üretiliyor. Hatta kendine has üslubu ve duruşu olan Mahmut Alınak’ın bir cümlesinden hareketle devasa bir hareketin stratejisi çizilmeye ve anlaşılmaya çalışılıyor. Böylece hem devletin korkuları, iktidarın kaygıları hem de toplumun refleksleri maniple ediliyor. Velhasıl, elbirliğiyle yıkıcı bir savaşın içine sürükleniyoruz. Şimdi esas soru bu savaşın nasıl biteceği değil, bittikten sonra birlikte nasıl yaşayacağımızdır.

Yeni bir ideoloji

Cumhuriyet, kurumları ve ideolojisiyle değişiyor. Esas güçler 20’lerdeki gibi sahnedeler. Kürtler açısından ‘gelen-gideni aratır’ durumu yaşanıyor. Kemalist elitler ile geleneksel muhafazakarlar hiçbir zaman toplumsal bir çatışma yaşamadılar. Tanzimattan sonra İttihat ve Terakki sürecinde ve Mustafa Kemal döneminde şu veya bu biçimde birbirlerine darbe yaptılar. Aynı yönetsel aygıtın farklı kliklerini oynadılar. Toplumsal mücadele her zaman Kemalist- muhafazakâr aygıtlar ile Kürtler arasında oldu. Şimdi de aynı durum yaşanıyor. Hatta AKP bunu daha da pekiştirdi. Çünkü artık AKP bir devlet partisidir. Kürtlerin belleklerini diri tutmaları gereken zamanlar yaşıyoruz. Kürt meselesinde tarih tekerrür ettirilmek isteniyor.

Kürt meselesinde gelinen nokta itibarıyla İlker Başbuğ ile Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşımı arasında bir makas farkı kalmadı. “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunları vardır” yaklaşımı ile “Bu sorunları liberal devlet anlayışı ve bireysel haklar temelinde hallederiz” şeklindeki yeni devlet stratejisinde buluşuldu. Bu bağlamda farklı klik ve eğilimler ideolojik/siyasi/stratejik ortaklaşmayı Kürt meselesinde pekiştirdiler. AKP, bir devlet partisidir tespitini bir de bu açılardan okumakta fayda var. Aynı yönetsel aygıtın farklı yüzleri olan Kemalist elitler ile geleneksel muhafazakarlar, Kürt meselesinde her zaman devlet’i oynadılar. Şimdilerde de gerçekleşen budur.

AKP’nin bir çözümü olmadığını uzun zamandır dile getiriyorduk. Devlet eliti de zaten çoktan beridir “Kürtlere hakları fazlasıyla verilmiştir. Bazı küçük ayrıntılar var ama ötesi böler” tarzı bir stratejiyi benimsemiş durumda. Başbakanın “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır” söylemi, aynı stratejinin farklı sözcüklerle ifadesidir. Buna bir de “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” bakışını ekleyin, ortaya yeni ve resmi bir ideolojinin çıktığı görülecektir. İdeolojik bir siyaset ve strateji aylardır uygulanıyordu zaten. Başbakanın seçim kampanyasında yaptığı konuşmalar, sarf ettiği sözler sadece seçime dönük değildi. Yeni ideolojinin ilanıydı.

Silah meselesinde “önce sen bırak” taktiğinin bir önşart olarak ısrarla dayatılması, nihayetinde hepimizi savaş ve kaosun içine taşıdı. İmralı’nın “önümü açın bir haftada çözerim” iradesini gözden kaçırmadan meseleyi değerlendirmekte fayda var. Bu çağrı hiç olmamış gibi davranma gayreti, devlet ve iktidarın Kürt meselesinde çok farklı bir stratejiyi benimsemeleri ve hevesle bunun uygulama çabalarından bağlantısız düşünülemez. Şimdiki “savaş pozisyonu” da aynı güçler arasında aynı karakterle geliştiriliyor. Her geçen zaman otoriter biçimde devletleşen AKP iktidarının Kürt meselesinde başka bir yere -demokratik özgürlükçü eğilime- varacağını sanmak safdillik olurdu. Liberal dostlar, yanıldığınızı üzülerek belirtmek durumundayım.

Oyalama ve tasfiye

Hal böyleyken, her şeye rağmen bir barış süreci başlayabilirdi. Öcalan’ın çabalarını değerli kılan da buydu. En zayıf halkayı bile bırakmak istememesi, Kandil ile devlet arasında bir denge oluşturmaya çalışması, Kürt-Türk ilişkisini çatışma/savaş zemininden çıkarıp siyasi demokratik zemine taşıma gayretleri bugünün öngörüleriyle ilgiliydi. Yazık ki bu çabalar yeterince anlaşılmadı ve önü açılmadı.

AKP’nin özellikle 2009’dan bu yana hakim siyasetinde Kürtler açısından bir güven duygusu yaratmadığı açık. İki kavramla bu güven duymama algısı ifade ediliyordu: Oyalama ve tasfiye! AKP’nin tutarsız ve samimi olmayan söylem ve uygulamaları, bu algıyı gittikçe güçlendirdi. Özellikle KCK tutuklamaları ve yoğunluğu azalan eylemsizliğe rağmen süren nokta-imha operasyonları, çözüme dair bir plan-program ortaya konulmaması ve nerdeyse son üç yıldır demokratik taleplere dönük (seçim barajı, TMK, hasta tutuklular, siyasi operasyonların durdurulması vb.) tek bir adım dahi atılmamış olması, bu güvensizliği pekiştirdi, kırılmalara yol açtı. Hakeza Öcalan’la yapılan görüşmeler haddinden fazla pragmatist bir anlayışla gerçekleştirildi. “Öcalan’a temel yaklaşım hep kullanmak hedefli oldu. Onu çözüm için değerlendirmek değil” diyen üst düzey devlet görevlisini AKP’li Y. Akdoğan teyit eder biçimde tamamlıyordu: “Öcalan terörü sona erdirmek sorumluluğundan kaçamaz.”

Görüşme mantığını ve amacını özetleyen bu iki ifade “bir haftada çözerim” demesine rağmen Öcalan’a imkan tanınmaması tutumuyla düşünüldüğünde tezat gibi de durabilir. Ancak buna karşın geri çekilme gibi tek madde etrafında oluşturulan pazarlığın cazibesi bile, bahsettiğim yeni ideoloji ve stratejiyle bağdaştırılmayarak görmezden gelindi. Devlet ve iktidar çıkarları Kürt meselesinin siyasi alanda çatışmasız/ölümsüz çözümünü gerektirmiyordu. Çünkü iradeli, örgütlü, belli bir programı ve tarzı-üslubu olan bir Kürt siyaseti ve mücadelesi istenmiyordu. Zaten ortada da böyle bir sorun yoktu.

Yeni ideoloji ve strateji siyasi dayatmayla kabul ettirilemeyince, uzun süreden beri hazırlığı yapılan savaş aşamasına böylece geçildi. Basın, kitleler, tüm devlet kurum ve örgütleri, sivil ve ekonomik oluşumlar her yerde bu savaşın bir parçası olarak gündemi kurguluyor.

Olan biten her şeyden sonra, bir güven ortamı da yaratılmamışken, bir güvence de sunulmamışken “silahı bırak gel sonra çözüme bakarız” gibi bir yaklaşımın geçmişte devletin çokça kullandığı “şefkatli kucak” çağrısından öz ve sonuç olarak bir farkı yok. Nitekim bu Kandil tarafından “infaza çağrı” olarak değerlendirildi ve direnileceği belirtildi. Sonrası malum, karşılıklı savaş ilanıyla yeni süreç başlatıldı.

Eleştiri -özeleştiri

Demokratik Kürt siyaseti için de eleştiriler hatta özeleştiriler de yapılabilir. Ancak 3500’e yakın yöneticisi ve çalışanı KCK denilen facia operasyonlarla tutukluyken, altı vekili halen cezaevindeyken, 1500 kişilik yeni bir operasyon yapılacağı biliniyorken, sürekli baskı-tehdit altında hakaretlere de maruz kalıyorken bu hiç de kolay değil. Hem zaten yeterince eleştiri de yapılmıyor. Kürt siyasetini eleştirmek kolay tabii. Prim de yapıyor şu son zamanlarda! Yeni dönem ve düzenin egemen söylemi bunu gerektiriyor çünkü. Bizlerin iradesizliğinden dem vurup duranların iktidarın o caydırıcı gücünden ne kadar azade olduklarını da bilen biliyor zaten. Kusura bakmasınlar ama sürekli fakirden gasp ediliyor! Bu samimi Müslümanlığa sığmaz, sığdırılamaz.

Yine de şahsen bir özeleştiri yapabilirim: Kürt siyasetinin çalışma tarzı ve siyaset perspektifinin belirlenmesinde asıl etkili aktör ve projeksiyon, İmralı ve orada sürdürülen barış çalışmaları ve görüşmeleri olmalıydı. Hiç olmadı anlamı çıkarılmamalı. Ana eksen olması gerektiğinden söz ediyorum. İmralı’nın söylemleri üzerinde durmak ve barışçıl-anayasal çözüm seçeneğinin güçlendirilmesine dönük daha özgün ve iradeli bir tutum gösterilebilirdi. Bu dengeyi kurmanın kolay olmadığını da bilen bilir zaten!

Evet, “son ve büyük savaş ” başladı. “Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır onu da yeni stratejiyle halledeceğiz” argümanından sonra anayasa tartışmaları da ilgi çekici olmaktan çıktı. Tıpkı, MGK bildirisine de yansıyan topyekün bir savaş ilanından sonra kerhen de olsa söylenen “hukuk içinde kalacağız, açılım da sürecek” cümlesinin bir kenar süsü olarak durması gibi… Size inandırıcı geliyor mu sahiden? Savaş hukukuna uyulması bile kafi gelecektir…

Kürtler ne olup bittiğinin/biteceğinin farkındadır. Çünkü yaşamışlar. Unutmamışlar. Bir bellek ve bilinç oluşturmuşlar. Kürtleri nefretlik hasım olarak gören özel timlerin yeniden cinayet işlemek üzere bölgeye gönderilmesi, profesyonel ordu örgütlenmesi, sınır içi ve sınır dışı operasyonlar, yaygın DTK ve BDP tutuklamaları, Kürt kurum ve şahsiyetlerine dönük baskılar, çatışmalar, infazlar, ölümler, linçler… Tıpkı 90’lardaki gibi bir tür soykırım dışında bir anlam taşır mı? Siyasi kimliğe ve örgütlemeye dönük bir soykırım değil midir?

Kimse kendini kandırmasın, bu süreç iç savaşa kadar gider. Ve süreç sonunda birlikte yaşama isteği ve ideali kalır mı? Kalmaz! Meşhur bir deyimdir: “Kan döküldü mü kefareti ödenmelidir!” Vurgulayarak söylemek isterim: Kürtlerin özgür iradesi ve siyasi kimliği kurulması gereken demokratik-özgür-eşit ilişki yerine, cumhuriyetin 20’lerdeki resmi inkar ideolojisiyle ilişkilenmek ve sadece biçimsel /söylemsel değişimle yetinmek, her açıdan gayrimeşrudur ve öyle de değerlendirilecektir. Sonuç Kürtler açısından kimliksiz ve statüsüz kalmaktır ki, zaten “inkâr-isyan” döngüsün asal sebebi de budur.

Dolayısıyla, yine yok sayma/yok etme savaşına karşı var olma/direnme savaşı yaygınlaşarak ve büyüyerek sürecek/sürdürülecektir. Yazık ki hepimizi, geleceğimizi birebir etkileyecek bir süreç yaşayacağız.

“Cehennem operasyonu” koyacaklarmış yeni harekatın adını… Allah aşkına Kürdün yüzüne bir bakın. Cehennem onu korkutmaz. Onun cehennemi zaten bu hayatın içinde. Kimliksizliğinde! Statüsüzlüğünde! Kitabı okuyun lütfen. Sahiden de “bildiğiniz gibi değil”...

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova