 | ISBN13 978-975-342-063-1 | 13x19,5 cm, 240 s. |
Liste fiyatı: 266.00 TL İndirimli fiyatı: 212.80 TL İndirim oranı: %20 {"value":266.0,"currency":"TRY","items":[{"item_id":"505","item_name":"Göçmüş Kediler Bahçesi","discount":53.20,"price":266.00,"quantity":1}]} |
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et |
Troya'da Ölüm Vardı, 1963 | Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970 | Kısmet Büfesi, 1982 | Gece, 1985 | Kılavuz, 1990 | Narla İncire Gazel, 1993 | Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994 | Altı Ay Bir Güz, 1996 | Öteki Metinler, 1999 | Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999 | Susanlar, 2009 | Halûk’a Mektuplar, 2013 | Şiir Çevirileri, 2014 | Enis Batur’a Mektuplar ve Ankara Yazıları, 2024 |
Diğer kampanyalar için |  |
|
| | Göçmüş Kediler Bahçesi INFO IN ENGLISH |  |
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen Kapak Resmi: Andrew Wielawski Kapak Tasarımı: Emine Bora |
Kitabın Baskıları: | 1. Basım: 1979 | 16. Basım: Eylül 2024 |
Bilge Karasu'nun edebiyatına ilk kez başlayacak olanlara Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ile Göçmüş Kediler Bahçesi'ni öneriyoruz. Kitap, yayın tarihi olarak yazarın üçüncü kitabıdır, 1980 öncesi dönemi temsil eder. Buraya kitabın doruk bölümlerinden birini koyduk okumanız için... "Oyun üzerine ne biliyorsam ondan öğrenmiştim. Ustam karşımda duruyordu. Ama oyunun oynanması üzerine bilgi vermemişti. Satranca çok benzeyen bu oyunda taşların, yani bizlerin adı, satrançtaki gibiydi, kurallar hemen hemen aynıydı. Bir iki noktada satrançtan ayrılınıyordu. O noktaları da başkan anlatmıştı bu sabah. Ne ki, satranç oynamasını bilip bilmediğimi kimse sormamıştı. Morların bilmesi gereksizdi zaten. Bir zamanlar biraz oynamış olduğum için, oyunu bilmiyorum diyerek işin içinden sıyrılmağa da kalkışmamıştım. Oynamak istemiştim, başından beri, onu gördüğümden, oyuna katılıp katılmayacağımı soruşundan beri..." – Bilge Karasu  | OKUMA PARÇASI |
"Usta Beni Öldürsen E!", s. 106-120 Alpay İzbırak için "… Anlaşılan, çok yaşlanmış birtakım analar babalar, iblisleşivermiş oldukları için çocuklarına varasıya, insan yemeğe kalkıyorlar, arada bir. Öyküsünü anlattığımız bu anaya gelince, çocukları, ölüsünü törenle kaldırdılar. Düşünülürse, pek korkunç bir işmiş bu. Öyle anlatıldığı rivayet olunur."(*) Analarının ölüsünü törenle kaldırabilmeleri için çocukların sağ kalması gerekir. Kalmadıkları da görülür ama. İpten ipe, halkadan halkaya atarken kendilerini, cambazlar düşer ölür, ara ara. Yaşa bakmaz bu ölümler. Ancak, "yaşlanmış bir cambazın yüzünde, burnunun sağ kanadı dibinde, yalnız benim görebildiğim bir ben belirmeğe başlarsa, öbürleri gibi, o da, er geç ölecek demektir, biliyorum; artık ipten mi düşer, yolda mı çiğnenir, hastalanıp düştüğü döşeklerden mi kalkamaz, orasını kestiremiyorum işte," derse genç bir cambaz… Gergin bir ipin iki ucundan doğru gelerek biribirinize yaklaşacak, güreşir gibi yapacaksınız; sonra biriniz yenilir, düşer gibi olacak, biriniz de arkasından atılıp onu havada yakalayacak, kurtaracak, onunla birlikte bir başka ipe, bir başka halkaya sarılırken herkesin yüreğini ağzına getirecek, bunların karşılığında da ekmek parası kazanacaksınız. Karşınızdaki cambaz, çok sevdiğiniz biri; yıllar boyu birlikte çalıştığınız, seyreldiği görülmemiş acılarınızı, bizim yüzümüz hiç gülmez demeğe kendinizi alıştırmış bile olsanız gelip sizi buluveren tek t... Devamını görmek için bkz. |  |
 | ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER |
Selçuk Yamen, “Göçmüş Kediler Bahçesi”, imece.org "Sosyalist olamayacak kadar postmodern, postmodern olamayacak kadar geleneksel, İslâmcı olamayacak kadar dünyevi, dünyevi olamayacak kadar dürüst: Oğuz Atay” Efkan Bahri Eskin’in yukarıdaki tümcesini okuduğumda, bu tanımlamanın Bilge Karasu için de ne kadar uygun olduğunu düşündüm. Öykümüzün ilk postmodern örneklerini veren bu yazara olan merakım, soğuk bir Ankara akşamında okuduğum bir öyküsüyle başlamıştı. Ankara’nın tüm kitapçılarını dolaşmıştım izleyen günlerde, baskısı yoktu kitabın. İzzet Kılıçlı, Milli Kütüphane'ye gitmemi salık vermişti. Gitmiş ve orada bulmuştum kitabı. Değmişti çabalarıma. Kitabın diğer öykülerinin, okuduğum öyküden de güzel olduğunu, her öykünün ara bölümlerle birbirine bağlandığını görmüştüm. Bu kitap, Bilge Karasu’nun masal olarak adlandırdığı, Göçmüş Kediler Bahçesi’ydi. Kitabı her okuduğumda, yeni şeyler buluyordum; şaşırıyordum önceki okumalarda dikkatimden kaçan şeylere, ne kadar özenirsem özeneyim bu durum hiç değişmiyordu. Bunun nedenini yıllar sonra okuduğum bir kitapta bulacaktım. Evet, bu kitap bir ‘Kum Kitabı’ ydı. Başı sonu belli olmayan, her okumada sayfa sayısı ve içindeki yazıları değişmiş, elimden kayan bir kitap duruyordu karşımda. Karasu’nun ilk yazısının yayımlanmasının üzerinden elli yıl geçmiş, bunun on dört yılının tanığıyım. Artık şaşırmıyorum bu duruma; yakın dostları ve en iyi okurlarının yazılarından izledim çünkü O’nu. Kimse öykülerine ... Devamını görmek için bkz. |  |
Kürşat Başar, “Karasu, kediler, geçmiş zaman”, Picus, Aralık 2004 Bebek Kahvesi’nde ilkyaz sabahlarının güneşli ama biraz esintili havası, tavla oynayan balıkçılarla birkaç üniversitelinin gürültülü konuşmaları, Apo’nun hal hatır sormaları arasında masanın üzerinde duran kitaplardan biri Ece Ayhan’ın Yort Savul’uysa öteki de Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ydi. Herhalde henüz on sekiz yaşıma bile gelmemiştim. O günlerde dönüp dönüp okuduğum Karasu masalları beni öykü tekniğiyle, diliyle, kurgusuyla şaşırtmıştı. On altı yaşımda rastlantı sonucu okuduğum William Faulkner’dan ve Samuel Beckett’den sonra ilk kez böyle bir kitap görüyordum ve bunu bir Türk yazarın, üstelik o sıralar adını kimseden duymadığım bir Türk yazarın yazmış olması beni çok etkilemişti. Pembe kapaklı kitap eskimiş, her tarafı çizik içinde, sayfaları sararmış; ama hâlâ kitaplığımda özel bir rafta, en sevdiklerimin arasında duruyor. Göçmüş Kediler Bahçesi’nde hem her öykünün/masalın kendine özgü bir yapısı vardı, hem de aralarda kitabın bütününü kuşatan başka bir öykü devam ediyordu. Hatta itiraf etmeliyim ki o sıralar yazdığım ama sonradan yayımlanmayan bir sürü öykü denemesinde onun yaptıklarına benzer bir şeyler yapmaya uğraşmıştım. Geçenlerde Göçmüş Kediler Bahçesi’nin Aron Aji tarafından yapılan İngilizce çevirisinin, Amerikan Edebiyat Çevirmenleri Derneği ALTA’nın bu yılki Ulusal Çeviri Ödülü’nü aldığını okuyunca bunlar geldi aklım... Devamını görmek için bkz. |  |
Merve Bağdatlı, “Düşle Düş Kırıklığının Dansı”, Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2006 T. S. Halman’dan bir alıntıyla başlar Göçmüş Kediler Bahçesi: “En doğru masal, anlamadan korktuğumuzdur”. Anlatıcı, yamacın ortasında, eski hanlara benzetilmiş bir otele iner; biraz dinlendikten sonra açlık hissine dayanamaz ve yemek için dışarı çıkar. Kendisi de dahil dört kişi vardır. Sırtı dönük olan da yazı yazar, “belki mektup, belki yazı”. Anlatıcımız da bir masaya ilişip, “laf olsun diye” yazdığı Göçmüş Kediler Bahçesi’nin ilk masalına başlar. Kitabın ilk masalı olan “Avından El Alan”da Melih Cevdet Anday’ın, “denizim ben, batık aşklarla dolu” cümlesiyle, Karasu, okuyucuya düşle gerçeğin iç içe geçeceğinin haberini verir. “Güneşli, ılık, ilkyaz koktu kokacak bir kış günüyle, onun dört gün ardından gelecek tipili, kürtünlerin iki üç karışı bulduğu bir kış günü arasındaki ikircik... Masalımı bu günlerden hangisine yerleştireceğimi düşünüyorum.” Bilge Karasu’nun masallarında, onu bir anlatıcı olarak duyarız. Karşısında bir dinleyici, aralarında da bir muhabbet vardır. Deniz ve balıkçı arasındaki geçit olan orfinozların bir köprü gibi kullanıldığı masalın ana teması ölüm korkusudur. “Denizin karanlığında bir balık; toprağın karalığında bir yılan. Ölüler ülkesinin iki ulağı.” Bilge Karasu masallarının çoğunda hayvan imgesine yer verir. “Avından El Alanı”ın orfinozuna, tekboynuzuna, “Yengece Övgü”nün Kekovalı yengecinden “Korkusuz Kirpiye Övgü”n... Devamını görmek için bkz. |  |
|