ISBN13 978-605-316-191-2
13x19,5 cm, 208 s.
Liste fiyatı: 28.50 TL
İndirimli fiyatı: 22.80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Nurdan Gürbilek diğer kitapları
Vitrinde Yaşamak, 1992
Yer Değiştiren Gölge, 1995
Ev Ödevi, 1999
Kötü Çocuk Türk, 2001
Kör Ayna, Kayıp Şark, 2004
Mağdurun Dili, 2008
Benden Önce Bir Başkası, 2011
Sessizin Payı, 2015
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Yaşam Nedir?
2. Basım
Liste Fiyatı: 24.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
İkinci Hayat
Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler
Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2020

"Her yazarın içinde az ya da çok bir yer yaratma, bütün yerleri geride bırakıp yazıya yerleşme isteği vardır. Bir yazınsal vatan: Bu taşlı toprağı ben yarattım, bu geniş bozkırı, bu yeşil tepeleri, bu zirveleri karla kaplı dağı ben yarattım. Dağda yanan ateş, ateşin başında toplanmış insanlar, insanların dinlediği hikâyeler benim eserim. Ama sadece bir yazı olanağından değil, bir yaşam olanağından da söz eden bir yazarın yazınsal yurda rahatça yerleşmesini beklemek safdillik olurdu."

İkinci Hayat’ta "yer duygusu" üzerine düşünüyor Nurdan Gürbilek. Bir yandan "yer"e, "yurt"a, "ev"e edebiyatın, bazen sinemanın açtığı kapılardan giriyor; kökenlere ve başlangıçlara, kaçanlara ve dönenlere, eve ve sırlarına yakından bakıyor. Diğer yandan anlatı, üslup ve dili bu ana eksen etrafında değerlendiriyor; "dilsel vatan" ve sınırları üzerine düşünüyor.

Bazı sorular eşliğinde: Kapısını başkalarına sımsıkı kapatmış bir kompartmana, bir özel sığınağa, bir kişisel hücreye mi dönüşecek ev, yoksa o koruyucu hücreyi geniş bir ortaklık zemininde yeniden tanımlayabilecek miyiz? Etrafına kalın duvarlar çekmiş bir "coğrafya kaderdir"e mi sürükleniyoruz, yoksa daha geniş bir yurt tanımına ulaşabilecek miyiz?

Bugün evin hayatımızın merkezine oturduğu bir dünyada bizi evin gerçek ve mecazi, olumlu ve olumsuz anlamları üzerine düşünmeye çağıran deneme ve fragmanlardan oluşuyor İkinci Hayat.

İÇİNDEKİLER
Sunuş

1
Kökenler, Başlangıçlar
Tekne, Ülke, Yurt

2
Eve Dönmenin Yolları
Liman, Borç, Çukur, Tepe

3
Aile Sırları
Enkaz, Sır, Hafıza, Doğal Tarih, Anlatı

4
Sınır
Mübadele, Deplasman

5
Uzun Yürüyüş, Eksik Halk
Çıkmaz, Kapan, Kaçış Çizgisi, Düşünce Deneyi,
Çatlak, Halk, Hastalık, Neşe, Ölü Dil

6
İkinci Hayat
Coğrafya, Yapıt, Ölü Hayat, İnsanlık, Eşik

7
Yazının Kanatları
Kanat, Gelgit, Yeraltı, Üslup

8
Taşra, Kuyu, Kader
Emanet, Tıkanma, Kuyu, Bozkır

9
Gevezelik Çağında Edebiyat
Laf Kalabalığı, Aforizma, İroni, Kanat, Yağmur, Yazar

10
Gece Kahvesi
OKUMA PARÇASI

Tekne, s. 17-19

Bu çağın yakıcı görüntüsünü (karaya vuran insan bedeni) ilk hikâyeleştirenlerden biri yirminci yüzyılın başında Joseph Conrad’dı. “Amy Foster” (1901) ABD’ye gitmek üzere bindiği tekne İngiltere açıklarında batan Doğu Avrupalı Yanko Goorall’ın hikâyesidir. Kazadan bir tek o kurtulur. Nerede olduğunu bilmediği bir sahilde o yerin sakinleri tarafından vahşi bir yaratıkmış gibi avlanır. Zamanla bir iş edinir, müşfik Amy Foster’la evlenir, bir çocuğu da olur. Ama yurdunu geride bırakanın yabancı topraklardaki tutunma öyküsü değildir Conrad’ınki. Eve dönüş yoktur; yeni bir ev de olmayacaktır. Hikâyenin sonunda kimsenin anlamadığı bir dilde sayıklayarak tek başına ölür Yanko Goorall. Karaya çıkabilmiş, ama karanın parçası olamamıştır.

“Amy Foster”ı okurken insan ister istemez Conrad’ın kendisinin de yabancı topraklarda kimsenin anlamadığı bir dilde sayıklayarak ölmekten korkmuş olabileceğini düşünür, der Edward Said. Conrad’ın (Józef Teodor Konrad Korzeniowski) kendisi de Polonyalı bir göçmendir. Karanın parçası olmayı başarmış, sonradan öğrendiği İngilizcenin usta yazarları arasına girebilmiştir, ama yapıtlarındaki sürgünler kayıtsız gözler önünde yapayalnız bir ölüm sahnesini hayal etmeye yazgılıdır. [1]

Sürgün sürgünü yorumlar. Bizler de Said’in “Amy Foster” yorumunu (“sürgün hakkında yazılmış en keskin metin”), Filistinli sürgünün kendisinin de evden uzakta, kayıtsız gözler önünde yitip gitmekten korkmuş olabileceğini düşünerek okuruz. 1947’de ailesiyle birlikte Kudüs’ten ayrılmak zorunda kalmıştır Edward Said. Bir süre sömürge Kahire’sinde bir Hıristiyan azınlık olarak yaşadıktan sonra on beş yaşında öğrenim görmesi için ABD’ye yollanır. Said’in Conrad’a duyduğu erken ilgi –ilk kitap Joseph Conrad ve Otobiyografide Kurmaca’dır– hayat boyu süren ısrarlı bir konuşmaya dönüşecektir. Karanlığın Yüreği’nin yazarı, Filistinli edebiyat öğrencisini yeryüzünün fethiyle “fikir” arasındaki karanlık ilişkiye odaklanması ve anlatı stratejileriyle olduğu kadar rotasından çıkmış bir hayatı yazıda yeniden inşa etme çabasıyla da büyüler. “Köken” fikrine karşı “başlangıçlar”ı öne çıkardığı Başlangıçlar’da bile Conrad’ın “başlangıçsızlığı”nın (“diğer yazarların bir başlangıç noktası var [...] benimse yok” [2]), kendine başlangıçsızlıktan bir başlangıç yaratabilmiş olmasının izi vardır. Yersiz Yurtsuz’un yazarı için yaşadıklarının altında kırk yıl boyunca çınlayan bir “sabit melodi”ye dönüşmüştür Conrad. 90’ların başında bir hastalık teşhisiyle kendi ölüm sahnesinin fazla uzak olmadığını öğrendiğinde bir kez daha “Amy Foster” üzerine düşünürken bulur kendini. Hastanede yazmaya başladığı Yersiz Yurtsuz’da kendi elli yıl önce batan teknesi üzerine düşünüyordur. Otuz yedi yıldır New York’ta yaşıyorum, karaya tutunabildim, ama bunca yıl sonra yerinden edilmişlik neden hâlâ içimi kemirmeye devam ediyor?

Cümlelerin ardında da bir hayat var. Benjamin “on beşinde evden kaçmamış olmanın” (Tek Yön) telafi edilemeyeceğini söylediğinde doğup büyüdüğü Berlin’de, otuzlarının ortalarındaydı henüz. Said on beşinde evden yollanmanın “hayatının en yıkıcı deneyimi” (Yersiz Yurtsuz) olduğunu söylediğinde Kudüs’ten ayrılmak zorunda kalmasının üzerinden elli küsur yıl geçmiş, hayatının sonuna yaklaşmıştı. Gençle yaşlının “ev” yanıtları farklıdır. [3] Belki daha önemlisi, evden kendi isteğiyle kaçanla (“mutluluğun kristali”) evden kovulanın (“yıkıcı deneyim”) yanıtları arasındaki farktır. Sartre Sözcükler’de kendini anavatanından gururla koparırken, Yahudi-Avusturyalı göçmen öğrencisi André Gorz’un Le traitre’inde (Hain) telaşlı bir yurt hasreti vardır, der Jean Améry. Soru da onun sorusudur: “İnsan Yurda Ne Kadar İhtiyaç Duyar?” [4]

Notlar


[1] Edward Said, “Dünyalar Arasında”, Kış Ruhu, çev. Tuncay Birkan, Metis, 3. basım, 2016, s. 14 ve “Kış Ruhu”, a.g.y., s. 36. Metne dön.
[2] Edward Garnett, Letters from Conrad, s. 59, akt. Edward Said, Başlangıçlar: Niyet ve Yöntem, çev. Ferit Burak Aydar, Metis, 2009, s. 236. Metne dön.
[3] İskender Savaşır “Yuva ve Yol Üzerine Serbest Çağrışımlar” (2013) adlı yazısında yuva-yol ilişkisini kişinin yaşam evreleri (çocukluk, gençlik, ortayaşlılık) açısından ele almıştı. Yuvanın insana güven mi, yoksa sıkıntı mı verdiğinin –yolun bir aşkınlık heyecanı mı, yoksa yıpratıcı bir korku mu doğurduğunun– birçok başka şeyin yanı sıra insanın hayatının hangi evresinde olduğuna bağlı olduğunu söylüyordu. İskender Savaşır’ın Defteri, defterisk.blogspot.com. Metne dön.
[4] Jean Améry, “İnsan Yurda Ne Kadar İhtiyaç Duyar?”, Suç ve Kefaretin Ötesinde: Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri, çev. Cemal Ener, Metis, 2. basım, 2019, s. 69. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sevilay Çelenk, "Pandemi, tesadüfler ve İkinci Hayat", Gazete Duvar, 1 Mayıs 2020

Elindeki kitabı rastgele bir yerinden açıyorsun. Gözüne ilişen ilk cümlelerden okumaya başlıyorsun. Okuduğun satırlar, yaşadığın açmaza ya da müphem bir geleceğe dair bir şeyler söylesin, “baht dönüşüne” dair ipuçları versin istiyorsun. Fal gibi. Kitap falı. Fal baktıran da rüyasını yorumlatan da belirsizlikten bir an evvel kurtulma telaşındadır. Falda ve rüyada ısrarla geleceği arar. Oysa psikanaliz bize rüyalarımızın uzak ya da yakın geçmişe ait malzemeden bilinçdışımızın türettiği özel bir tür düşünce olduğunu söyler. Neyse bu kısmı uzatmayayım…

Zaten Maj Sjowal de ölmüş… Malmölü komiser Martin Beck’in polisiye maceralarını anlatan dizinin sosyalist yazarı. Sjowall, on kitaplık bu diziyi 1960’ların ikinci yarısından başlayarak, hayat arkadaşı Per Wahlöö ile birlikte yazmıştı. Evde uzun zamandır hiç gözüme ilişmeyen bu romanlara dün birdenbire rastlamıştım. Etrafa yığılı kitaplara yer açmaya çalışırken, sararıp solmuş Martin Beck romanlarını bir kutuya doldurmuştum. Beş dakika sonra ise onları kutuya kapatmaya gönlüm razı gelmemiş, adeta sayfaları okşayarak eski yerlerine dizmiştim. Hayatın tuhaf tesadüfleri var…

Dün on beş günden sonra ilk kez dışarıya çıktım. Uzun uzun yürüdüm. Japon kirazı ağaçlarının altından dolandım. Yüzlerdeki maskeler olmasa normal bir dünyada yaşadığımızı bile düşünebilirdim…

Normal bir dünya. Ne tuhaf şey… Ahmet Altan’ın Bir Daha Dünyayı Göremeyeceğim dediği geliyor aklıma yine. Peki, dünya ahalisinin milyonlarca üyesinin, “Bir daha dünyayı görecek miyim?” endişesiyle evinin karanlığında kalakalması tesadüf mü şimdi?

Sağ tarafa kolumu uzattım ve elime gelen kitabın ilk sayfasını açtım. Pasolini, Teorama (s.119). “Karanlık bir derstir: Kurallara uymayı, ödevleri savunan babalarımızı, babalarımızın babalarını haklı çıkartan bir ders. Gerçekten de hiçbir şeyi dışlamaz…”.

Karanlık tüm dünyayı içine almış görünüyor. Babalarımızın babası haklı çıkmış görünüyor. Yeşil sabunlar, kapı dışında çıkarılan ayakkabılar, limon kolonyaları haklı çıktı… Mahalle hayatı ve balkonlar haklı çıktı. Olsun. Bir ara-yol bulabiliriz. Hiç değilse yeşil sabunla ve balkonlarla bir sorunumuz yok…

Gerçekten rastgele açtığım sayfanın, karanlıktan söz ediyor olması tesadüf mü?

Tesadüfün ötesine geçen şeyler de var. Kargo trafiğini mümkün mertebe azaltmaya çalıştığımızdan, Nurdan Gürbilek’in yeni kitabını sipariş etmeyi de şimdilik düşünmüyorduk. Hiç beklemediğim bir anda kitap elime geçti. İrfan Aktan dün erken saatlerde aramış, okumayı tamamladığı kitaptan söz etmişti ve sağolsun bana da aynı gün ulaştırdı. Kapağını kaldırdım. İkinci Hayat: Kaçmak Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler. Kökenler ve Başlangıçlar: Tekne, Ülke, Yurt. Eve Dönmenin Yolları: Liman, Borç, Çukur, Tepe… Böyle böyle akıyor. Düşüncenin ilk odaklandığı mevzu ev, “evi dağılan” ve yersiz yurtsuzluk. Benjamin’den, Adorno ve Jay’e, Conrad’dan Said’e ve Latife Tekin’e, evin mecazi ve gerçek anlamına, tekinsizliğine ve yersiz yurtsuzluğa ses kazandıran külliyat yardımıyla, edebiyat eserleri yanında filmler ve popüler diziler yoklanıyor. Ev yoklanıyor. Bir liman olarak yazı ve kurtulamadığımız bir borç olarak taşra yoklanıyor… Eve dönen erkekler yoklanıyor.

Gürbilek’in sorusu çok kritik bir soru: “…yitirileni ve gelmekte olanı birlikte düşünebilecek miyiz? Ev dağıldığıyla mı kalacak, yoksa o kaybın içinden daha geniş bir yurt tanımına varabilecek miyiz? Kapısını başkalarına sımsıkı kapatmış bir kompartmana, bir kişisel hücreye mi dönüşecek ev, yoksa o koruyucu hücreyi geniş bir ortaklık zemininde yeniden tanımlayabilecek miyiz?” (s.13).

Sabahın erken saatlerine kadar hiç uyumadan İkinci Hayat’ı okudum. Pandeminin başında bu denemelere denk gelmemiz, bir daha göremeyeceğimizden kaygı duyduğumuz bir dünyada, İkinci Hayat’a rastlamamız tesadüf mü? Kehanet mi, ne?

Farklı isimler tarafından farklı vurgularla açıklanmaya çalışıldığı gibi, “pandemi” de mecazi ve gerçek anlamıyla kaçınılmaz hale gelmişti zaten. Edebiyat ve sanat insanı da edebiyat ve sanat eleştirmeni de bunu seziyor, hep sezer… Biliyorsunuz.

Ahmet Altan’ın Dünyayı Bir Daha Görecek miyim’i de böyle erken bir sezgidir. Onun küçük hücresinin dışındaki dünyayı görme arzusunu çoktan aşan bir sezginin ürünü.

Orhan Pamuk’a ne demeli? Dört yıldır üzerinde çalıştığı Veba Geceleri pandemiyle birlikte yola koyuluyor. Niye veba? Vebayı veya İspanyol gribini kim hatırlıyor? Veba Geceleri de anlaşılan o ki, fal ya da rüya yorumu gibi, geçmişi yokluyor görünürken, içten içe sezilmiş bir pandemi üzerinden geleceğimizi de konuşuyor. Öyle tahmin ediyorum.

Nurdan Gürbilek tarihsel deneyimin adını koymuş bence: Öyle post most değil. İkinci Hayat. Pandemi hiç gündemimizde olmasaydı bile bu kitap bende gerçek bir İkinci Hayat düşüncesi uyandırır, birçok şeyi bundan böyle bambaşka biçimde yapmak gerektiği yönünde bir çabayı tetiklerdi…

Pandeminin gelişine dair kendi sezgilerimi ve tesadüflerimi de düşündüm bugün. Yeni yıl vesilesiyle yazdığım, “Çıkıp nereye gidecektim” başlıklı yazıyı hatırladım. O yazıda bizi başkalarının ve başkalarını da bizim cehennemimizden koruyan serinlikli mesafeler dilemiştim. Dilemez olaydım. Yılın olayı “mesafelenmek” oldu… İkinci Hayat’ı okudukça sezgiler kadar düşüncelerdeki çakışmaları da görür gibi oldum. Mart ayı ortalarında bir Medyascope programımın başlığını, Adorno’ya göndermeyle, “Ev Bitmiştir” koymuş ve bu söz ışığında pandemiyi okumayı denemiştim. Sonra, Kaos GL’nin “karantina” sayısı için yazdığım kısa yazıda Edward Said’in düşünceleri ışığında, “eve sürülmemizi” düşünmeye çalışmıştım.

Çok kişi şöyle ya da böyle pandemi kapıya dayanınca, “ev”i düşündü zaten, Yersiz yurtsuzluğu… Çok kişi yaşanmakta olan şeyi çok önceden sezdiğini ve tedirginlikle beklemekte olduğunu da gördü.

Nurdan Gürbilek ise pandeminin öncesinde yazmayı tamamladığı yazılarda bu konuları öylesine sezip geçmek ya da düşünüp geçmek yerine, buradan bir İkinci Hayat çıkarmış. Çağın dağınık sezgi ve düşüncelerine romanları, filmleri ve karakterleri yeniden okuyarak çok etkileyici bir akış ve bir ses kazandırmış. Kültür birikimimizde evi ve evin dağılışını, yurt edinmeyi ve yurtsuzluğu olduğu kadar İkinci Hayat’ımızı da görmeye çalışmış.

Edebiyat ve kültür eleştirisinin rüya yorumuna da fal bakmaya da benzer bir yönü var bence. Geçmişi yoklarken, geleceği bir “tasarım” olarak gören bir şey. Eleştiri çabasını kıymetli kılan, hayata katan, gündelikle buluşturan ve sahici kılan bir şey…

Nurdan Gürbilek ısrar ve inatla, görece gözlerden uzak bir hayat içinde, bu sahici çabayı sürdürüyor. Israr eden ve kendini tekrar riskini de belirli ölçülerde göze almaktan kaçınmayan sağlam bir külliyat oluşturuyor. İkinci Hayat yoğun referanslar arasında zaman zaman muvazenemizi bozan anlatımı ve tam vaktinde odaklanıldığı halde, hak ettiği kadar derinleştirilmediği duygusuna yol açan merkezi temalarıyla, yine de çok güçlü bir etki yaratıyor ve sarsıcı bir öz-irdelemeye sevk ediyor. Hem bireysel, hem de toplumsal. Gürbilek’in hemen hiç yoklamadığı kimi meseleleri de onun eleştiride açtığı imkanlar sayesinde zihnimiz tamamlaya çalışıyor diye düşünüyorum.

Böyle işte tesadüfler içinden, rastgele açılan bir sayfa içinden, okuduklarımız ve yazdıklarımız içinden tam olarak neyi yapmadığımızı ve neyi tam yaptığımızı da görüyoruz. Kendi tesadüflerimizi görüyoruz. Gürbilek’in kitabını sabahın erken saatlerinde bitirdiğimde, kendi adıma pandemiden sonra bambaşka olacağını umduğum bir ikinci hayat tahayyül ettim.

Yeter ki ikinci bir şansımız olsun...

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Kaçmak, kovulmak, imkânlar ve çıkmazlar", Gazete Duvar, 14 Mayıs 2020

Son yıllarda en çok konuştuğumuz konular, ev, yer, yurt, sürgünlük, göçmenlik, yabancılık… Özellikle “yurt” üzerine düşünürken, “yurtsuz” olmayı, politik bir imkân olarak da görebiliyoruz. Aidiyetsizlik ve özgürlük ilişkisi bize böyle bir tahayyül sunuyor. Yurdu dünya olarak kurunca, onun tüm sorunlarını yüklenebileceğimizi düşünüyoruz, neye uyanacağımızın belli olmadığı şartlarda yaşarken kavramlar da sabitliğini kaybetti çünkü artık dünyada bir ev yok: Evimiz dünya. Sanırım böyle düşünebilmeyi biraz da bir yurda sahip olduğumuzu bildiğimiz için yapıyoruz. Ne kadar ait hissedip hissetmediğimizin ötesinde, bilinçdışı bir yurt duygusu bahsetmeye çalıştığım. Zorla göç etmek zorunda kalmayanın, dünya denen yerin başka bir ülkesinin sınırlarında, yabancılığı, sürgünlüğü deneyimlemeyenin konumu için bahsedilebilir bu durumdan. Bir de elbette yurt kelimesinin kafamızda canlanan o milliyetçilikle, tekilci bakışla birlikte yer etmiş olumsuz anlamı var, “kanla sulanmadan” varlığı düşünülemeyen yer olarak. Ayrıca, sınırların anlamını biliyoruz, göçmenlere nasıl davranıldığını, hukukun tamamen askıya alındığı, o sınır denen yerlerde neler yaşandığına da tanık oluyoruz. Bunların hepsi ev, yer, yurt gibi kavramları devamlı sorgulamamıza sebep oluyor çünkü kelimeler tek bir anlama gelmiyor, onları eğip bükmek, çoklu bir gözle değerlendirmek gerekiyor.

Sorular, Konumlar ve Hatlar

Nurdan Gürbilek’in, Metis Yayınları tarafından basılan yeni kitabı, İkinci Hayat: Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler’in ilk bakışta bana düşündürdükleri oldu yukarıda bahsettiklerim. Metinde yazar, son yıllarda üzerine çok düşündüğümüz, “yer”, “yurt” “ev” gibi kavramlardan yola çıkıyor ancak bunlardan bahsedebilmek için şöyle bir ayrıntının varlığını hatırlatıyor; bu kavramlara sahip olma duygusu yani bir “yerli” olma, o aidiyet yoksa, hiç olmamışsa veya zorla öznenin elinden alınmışsa buna maruz kalanın başka bir hayat imkânı olur mu? Evden kaçan ile kovulanın durumu peki, aynı olabilir mi? Herkesin güvende olabileceği bir ev üzerine de düşünüyor Gürbilek, nasıl bir ev “yabancı”dan arınmış, homojen, kapıları başka olana kilitli bir ev mi? Yoksa genişleyen, kapısını ortaklıklara açan bir ev mi? Yazar, edebiyat, sinema hatta dizi metinleri üzerinden ele alıyor konuları. Gidenin, dönebilenin, kalanın gözünden bakarken; farklı yollardan ilerleyerek, yakın dönem metinlerinden günümüz politikasına, yazarın konumuna, okurun bakışına göz atmamızı sağlıyor. Metinlere sinen yaşanmışlıktan, şimdiye dair imkânlar üzerine çatlaklar açıyor. Bu kitabın meselesini oluşturan sorular, farklı pek çok yazarın cümlesini bir araya getirirken, Gürbilek onları bütünleyip uzlaştırma çabasına girmiyor, yerleştikleri yerden, metinler üzerine kazıya girişerek, bir şekilde eleştirel bir anlama çabası veriyor. Soruları oluşturan bir hattan bahsetmiştik sanırım, daha girişte yer alan cümleler bize bu konuda fikir verebilir: “Bir yanda insanın enginlere açılabilmek için bir koruyucu hücreye, bir eve ihtiyacı olduğunu söyleyen (‘Ev ilk evrenimizdir’) Bachelard var. Diğer yanda bir ‘Yola Çıkmış’ Kafka’sı: “Buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa buradan, ancak böylelikle hedefe varabiliriz…” Bir yanda yeni silahların kaçış çizgilerinden yaratılacağını söyleyen (‘kaçmaktan daha eylem dolu bir şey olamaz”) Deleuze var. Diğer yanda “yurt saçmalıkları” bu alanı ele geçirdi diye ona duyulan ihtiyacı yok sayamayacağımızı söyleyen Jean Améry: “İnsanın bir yurda ihtiyaç duymaması için önce ona sahip olması gerekir.” Arkalarda bir yerde, evin toplumsal dayanağıyla birlikte bireysel anlamına da yitirdiğini, bugün çoktan çıkar bölgesine dönüştüğünü söyleyen Adorno’nun sesi duyuluyor: “Ev geçmişte kalmıştır.” Gürbilek, bu hatta düşüncesini ilerletirken karşılaşmalardan, zıtlıklardan, imkânlardan ve çıkışsızlıklardan besleniyor. Böylece, herkesi ilgilendiren, üzerine cümlemiz olan bu kavramların anlamının herkes için, her durumda aynı olmayabileceğini fark ediyoruz. Kesinlikli fikirlerin dışına çıkıp başka gözlerden konular üzerine yeniden düşünüyoruz.

Kaçan ve Kovulan İçin Ev Aynı Anlamı Taşır mı?

Benjamin’in Tek Yön adlı metninde yer alan “Evine Dön! Her Şeyi Affettik” yazısında geçen bir cümle; “Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz. On beşindeyken evden kaçmamış olmak”, bu cümle evden kaçışı bir imkân olarak tahayyül etmemize izin veriyor, evden kaçmış olmanın olumlu anlamı ise metnin şu sorusuyla aşınıyor; evden kendi isteğiyle ayrılan ile kovulanın yanıtları aynı olur mu? Benjamin bu cümleyi kurduğunda diyor Gürbilek ve devam ediyor, “Berlin’de otuzlarının ortalarındaydı henüz. Said (ise) on beşinde evden yollanmanın ‘hayatının en yıkıcı deneyimi’ (Yersiz Yurtsuz) olduğunu söylediğinde Kudüs’ten ayrılmak zorunda kalmasının üzerinden elli küsur yıl geçmiş, hayatının sonuna yaklaşmıştı.” Burada hem içinde bulunulan koşullar olarak hem de Gürbilek’in de metinde işaret ettiği gibi yaş olarak fark var ve elbette en baştaki sorunun cevabı farklı çünkü evden kendi iradenle çıkıp gitmekle, zorla, baskıyla çıkmak zorunda olmak aynı deneyimler değil. Sadece metinlerde değil, kendi hayatımızda da evden bir vesileyle çıkmanın özgürleştirici bir yanı olduğunu düşünürüz ama konuşanın konumuna göre anlam yer değiştirir. Çünkü baştaki soruyu hatırlamak gerekirse kaçmak ve kovulmak arasında fark vardır. Bu nedenle kaçılan ev ile kovulduğun ev aynı anlamı içermez.

Sürgünlük Konumu ve İmkân

Ülke bahsinde sürgünlük ve yerinden edilmişlik üzerinden ilerliyor Gürbilek ve son yılların en çok karşılaştığımız figürlerinden sürgün üzerine düşünüyoruz. İsimsiz ölüler mezarlığı olan denizlerden kurtulmayı başarabilmişse veya bir şekilde pasaport mümkün olmuş, ülkeden çıkılabilmişse, başka bir yaşamın mümkünlüğünün peşinde bir düş belki de sürgünlük. Ama sorunlu bir düş hiçbir yerli hissedememe, yabancı olduğunu her daim hatırlama, kekeme bir dille yaşamda kalma çabası daha çok. Çünkü sürgünlük konusunda Said bağlamında bahsederken de kitapta hatırlatıldığı gibi; “Sürgün üzerine konuşmak ne kadar çekiciyse, sürgün hayatının o kadar zor olduğunun” farkında olmak gerekir. Gürbilek, edebiyatın deneyim alanı dışında sürgünden söz ederken şöyle diyor: “Bu çağın kitlesel yerinden etmelerinin karanlık perspektifinden bakıldığında, bir insanın doğup büyüdüğü yerle arasında zorla açılmış bir çatlaktır sürgün.” Bu nedenle romantik bir anlatının parçası olmaktan çok daha fazla şey ifade eder. Tam da burada okurken aklıma gelen Saroyan’ın Bağrı Yanık Arap öyküsünü hatırlayabiliriz. Bu öyküde, Hosrov adlı karakterin, kahvehanede tanıştıkları tahmin edilen Arap Halil ile ilişkisi anlatılır. Öykünün dikkat çeken yanı Halil ve Hosrov’un kurdukları dilsiz ilişkidir, onların ortaklığı “zavallı ve bağrı yanık yetimler” olmaktır. Öykünün öne çıkan duygusu ise yabancılıktır, farklı yerlerden gelen insanların buluştuğu kahvehane bu yurtsuz insanlar için ortak bir mekân düşüncesini imler. Halil ve Hosrov’un hiç konuşmadan süren ilişkisi bir dil imkânının yokluğunu anımsatır. Sürgünlük üzerine düşünürken aklımın bir köşesinde bu metin durur. Gürbilek’in bahsettiği “zorla açılmış çatlak”ın da iyi bir ifadesi olabilir diye düşündüm bu nedenle.

Sürgünlükten çıkan bir imkân üzerine düşündüğümüzde ise yazının ilk başında bahsettiğimiz durum gelir akla, dünyayı evleştirmek, tüm parçalarını yabancı olmaktan çıkarıp ilişkilenmek. Gürbilek’e göre; Said’de en güçlü yorumunu “‘Entelektüel Sürgün’de bulur bu durum; Sürgün hayatının sadece mutsuzluk ya da hınç gibi olumsuz duygular değil, başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen kesinlikleri aşmamızı sağlayabilecek keskin bir bakış açısı da üretebileceğini söylüyordur, Said.” Sürgün yaşamının zorluğuna rağmen başka olanla karşılaşan ve düşünsel imkânını daha geniş bir çerçeveye taşıyabilendir. Ama rağmen kısmı da önemlidir, Gürbilek’in cümleleriyle ifade edersek: “Yerinden edilmenin telafisizliğiyle yuvadan uzaklaşmanın düşünsel imkânları…” Telafisizliği içeren ama aynı zamanda yuvadan uzaklaşmanın getirdiği “özgürleşmeden” doğan bir düşünsel biçim sözü edilen. Bu nedenle Said yazısında iki yanı da gördüğümüzü söylüyor yazar, birini diğerine öncelemektense ikisini aynı anda taşımak, bu da “ne orada ne burada arada” olarak düşünebileceğimiz sürgünlük konumunun yansıması olarak yorumlanabilir belki.

Yurdu Olmayanın Konumu

Tolstoy “İnsana ne kadar toprak lazım?” sorusuna kısaca, “İnsana cansız bedeninin sığacağı kadar toprak lazım” cevabını verirken, Améry soruyu şöyle değiştiriyor “İnsan yurda ne kadar ihtiyaç duyar?” Gürbilek, “yurt” meselesini bu sorular üzerinden kat ederken, Améry “ikame yurt”lar olarak tabir ettiği para, itibar, şan, şöhret bunlara ne kadar az sahipse o kadar yurda ihtiyaç duyacağını söylüyor. Burada şu cümlesi bana göre kilit bir yerde duruyor: “Proust, Beckett, Sartre manevi yurttaşlarım olabilir, ama onlardan zevk alabilmem için sokakta kendi yurttaşlarıma rastlamam gerekir. Kültürel enternasyonalizm ancak yurdun güvenli topraklarında serpilebilir.” Bu cümleler şunu gösteriyor ki tanındığın, tanıdığın, kültürel olarak, inanç olarak ortaklaştığın insanlarla bir yerde olmakla yine tanıdığın ama bir şekilde “farklı” ve “yabancı” hissettiğin topraklarda olmak aynı değil. Çünkü Blanchot’nun yabancısının “ortak yaşama yeniden ne zaman kavuşacağını” sorduğunda aldığı yanıta benzer bir durum ortaya çıkıyor burada, cevap şöyledir: “Burada herkes ötekilerle haşır neşir yaşar, ama ortak yaşantı yoktur” (1999: 6). Sennet’in Yabancısı ise, Gürbilek’e göre: “Evrensel bir yurttaş değil, onu geldiği yere bağlayan kültürel bavulu kolay kolay fırlatıp atamayacağını fark eden biridir. O ağır yükle başa çıkmanın tek yolu onu bazı yerinden etmelerle hafifletebilme becerisi geliştirmektir.” Bunu bir ayna olarak tahayyül ediyor Sennet, Gürbilek’in yorumuna göre: “Bugünün kimlikçi dünyasına tutulan bu yabancılaştırıcı ayna, insanın kendini tanımlarken başvurduğu verili çerçeveleri bozmanın, kendini ve (başkalarını) kültürel tiplerden daha fazlası olarak görmenin, kendine bir ikinci hayat kurmanın imkânını taşır.” Böyle bir imkân kimliği yerinden eden onu sabit olmaktan çıkarandır hatta quir bir bakış olarak bile görülebilir. Kimlikten özgürleşmek, onun yapısına hapsolmamak verili olandan kurtulmak anlamına gelebilir. Améry’ye dönersek, onun durumunda farklı olan neydi? O, kimlikte ve kökende mi ısrar ediyordu? Sanırım bunun cevabı hayır çünkü Gürbilek’in ifadesiyle o şunu söylüyordu: “Bu ikinci hayatın kendisi için imkânsız kılındığını…” “Kendini Alman Hans Meyer’den kulağa Fransız gibi gelen Jean Améry’ye dönüştürme çabası sonuç vermemişti.” Bu nedenle “insan yurda ne kadar ihtiyaç duyar?” sorusuna kesinlikli bir cevap verilemeyeceğini düşünüyordu Améry. Onun derdi yurt kavramının sadece milliyetçilikle anlaşılmasına bir itirazdı belki de. Çünkü böyle yorumlandığında yani yurt kelimesi kesinlikli bir bağlama hapsedildiğinde başka konumları göremeyebiliyoruz mesela Améry’nin konumu gibi: “Bu dünyada insanın yurda ihtiyaç duymaması için ona sahip olması gerekir.”

Gürbilek, farklı konumlar üzerinden “Kökenler mi, başlangıçlar mı?” sorusuna yanıt arıyor. Yazının sonunda şöyle söylüyor Said: “Entelektüel Sürgün’de güçlü insanın bağımsızlığa bağları reddederek değil, onları işleyerek ulaştığını söylemişti. Yani, belleğinde olanı inkâr etmeden, onlarla birlikte yeni bir başlangıç fikri…” Bu nedenle: “Bir entelektüel, gemisi battıktan sonra karada değil, karayla birlikte yaşamayı öğrenen birine benzer.” Kendisini yeni yurtta karşılaştıklarıyla birlikte yeniden düşünen bir entelektüel figür bahsedilen ama atlanmaması gereken herkes için her zaman aynı “başlangıç” fikrini öneremeyeceğimiz, çünkü Améry’nin konumu bize konunun farklı uğrakları olduğunu hatırlatıyor.

Gürbilek İkinci Hayat kitabında, son yıllarda gündemimizden düşmeyen meseleleri metinler üzerinden tartışıyor ve “ikinci bir hayatın”, yeni bir başlangıç olasılığının izini sürüyor. Kelimelerin artık aynı anlamlara gelmediğini fark ediyoruz okurken, mahalleye aynı gözle bakmıyoruz, yazının “kaçış çizgileri”ni, günümüz yazarının “eksik halkı”nı fark ediyoruz. Tanıklık ederken topluca susmanın ne anlama geldiğini görüyor ya da yaşananların yaşandığı yerde kalıp gitmeyeceği, bir gün bir şekilde geri dönebileceği üzerine düşünüyoruz. Giden aynı kalır mı? Her gitme ve eve dönme aynı mıdır bize politik anlamda neler söyler sorularını soruyoruz. Dilsel bir vatan tahayyülü üzerine düşünürken, yazarın dilsel bir yurdunun imkânına bakıyoruz. Kısacası, tamamından ayrıntıyla bahsedemesem de İkinci Hayat’ın soruları tüm güncelliğiyle hem edebiyatın hem de yaşamın ortasına denk düşüyor. Son olarak şu söylenebilir ki; kaçmak, kovulmak, dönmek arasında savrulup duran bir dünyanın belirsizliğinde, imkânlar üzerine düşündüren, bütünü parçalı hâle getiren, çatlaklar açan bir kitap: İkinci Hayat.

Kaynaklar

Blanchot, M., (1999), Sonradan Sonsuz Yineleme, (Çev. Serdar Rıfat Kırkalioğlu), İstanbul: Kabalcı.

Saroyan, W., (2017), Aram Derler Adıma, (Çev. İrma Dolanoğlu Çimen, Ohannes Kılıçdağı), İstanbul: Aras Yayıncılık.

Devamını görmek için bkz.

Mahmut Temizyürek, "Ev’den iç Evren’e uzun yolculuk!", Cumhuriyet Kitap Eki, 16 Mayıs 2020

Kitap, tam da basıma giderken içine doğduğu şu “koronal” zamana yazar yukarıdaki notu düşüyor:

Büyük bölümünde evin mecazi anlamıyla düzanlamı arasındaki ilişkiyi tartışan yazar için de şaşırtıcı bir rastlantı olmalı. Çünkü eve dair, evin evrenleşmesine dair konuları tartışan kitap insanlığı eve hapseden virüs ile kapıda karşılaştı. Bu rastlantıyla kitap “korona çağı” sonrası günlerin tartışmasına dair bir giriş denemesi gibi de okunabilecektir. Çünkü kitabın konuları; “ev”, “yurt”, “sınır”, “mahalle”, “toprak”, “coğrafya”, “merkez-taşra”, “yazı”, “yazar”, “yaban-yabancı” ve bunlara bağlı olgular, kavramlar. Bu olgu ve kavramları yazarların, düşünürlerin nasıl deneyimlediği üzerinden tartışırken zamanın ruhu ya da popüler kültürün bunları nasıl içerdiği, alt ve üst yapısıyla toplumun bunları nasıl biçimlediği, ideolojilerin olan biteni nasıl sunduğu üzerine.

Kitabının açılış bölümünde dünyaya damgasını vuran şu güncel sahneyi görüyor olacağız; yurdundan, yuvasından edilmiş olanların kıyıya vurmuş cesetleri... Joseph Conrad’ın Amy Foster’ındaki sahneyi anıyor yazar. Amerika’ya gitmek üzere yola çıkan göçmen teknesi İngiltere açıklarında batar; karaya çıkabilmiş talihlilerden Yanko Goorall kurtulmuştur ama nihayetinde karanın bir parçası olamadan kimsenin anlamadığı bir dilde sayıklayarak yaşayıp ölecek oluşudur bütün hikâye. Conrad’ı okuyan bir başka sürgünle, Edward Said ile buluşturan bu hikâyenin Said’in zihninde nasıl yankılanacağı konuya dâhil olacaktır.

Bağlama uygun bir sav söz, on üçüncü yüzyılda yaşamış bir keşişin, Victorlu Hugo’nun sözü dalgalandıracaktır: “Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındandır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir.”

Cümlenin çarpıcı bir eki daha var, onu da okuyacak olana bırakalım; devamında Hitler’den kaçarak uzun yıllarını Türkiye’de sürgünde geçiren Eric Auerbach, yaşamadığı ülke kalmamış olan Benedict Anderson girecektir konuya. Kitap boyunca evden dışa doğru açılan yaşantı deneyimleri birbiriyle karşılaşacak, bir göçebeden öbürüne giderek dünyayı kuşatan bir atlas çıkacaktır ortaya.

Bambaşka Bir Aatlas Bu

Evden, kökensel bağlardan karmaşık labirentlere, hoyrat sınırlardan çıkmaz yollara, uzun yürüyüşlerden varılmaz menzillere, bozkır yollarından taşra kuytularına, coğrafyadan kadere ve asıl yazıyla kurulmuş ikinci hayatlara doğru açılır haritalar. Yol boyu yazarların karşılaşması ve çoğu kez fikir çarpışmasıyla parlayan kıvılcımlar bu karmaşık yolu aydınlatacak, yazarın o kendine has üslubunun ışığı şavkıyacaktır.

Böyle söyleyince herkesi ve her şeyi içine alan, yaşam hakkında aforizma tüttüren afaki bir yapıt, bilgiç bir yazarın kitabı sanılmasın. Aksine konuya davet ettiği her yazarı kendi özerkliğinde kabullenen, onu yapıtının en hassas yanıyla sorgulayan bir yazar var bu kitabın ardında. Orhan Koçak’ın deyişiyle, “birinin hakkını ötekine, ötekininkini berikine karşı koruyan, kollayan”, terazisi olabildiğince adil yetkin bir adalet duygusuyla çalışan, kendi deyişiyle “farklı cümlelerin gerilim hattında” dolaşarak yazmaktan zevk alan bir yazar Gürbilek.

Tarzının bir örneği şudur: “Bir yanda insanın enginlere açılabilmek için bir koruyucu hücreye, bir eve ihtiyacı olduğunu söyleyen (‘Ev ilk evrenimizdir’) Bachelard var. Öte yanda bir ‘Yola Çıkış’ Kafka’sı: ‘Buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa buradan, ancak böylelikle hedefime varabilirim’. Bir yanda yeni silahların ancak kaçış çizgilerinde yaratılacağını söyleyen (‘kaçmaktan daha eylem dolu bir şey olamaz’) Deleuze var. Öte yanda ‘yurt saçmalıkları’ bu alanı ele geçirdi diye ona duyulan ihtiyacı yok sayamayacağımızı söyleyen Jean Améry: ‘İnsanın bir yurda ihtiyaç duymaması için önce ona sahip olması gerekir’. Arkalarda bir yerde, evin toplumsal dayanağıyla birlikte bireysel anlamını da yitirdiğini, bugün çoktan bir çıkar bölgesine dönüştüğünü söyleyen Adorno’nun sesi duyuluyor: ‘Ev geçmişte kalmıştır.’”

Zor Buluşma

Gürbilek’in yazısı zıtlar geriliminin ortasında sıkı bir emeğin, özenli bir yöntemin ürünüdür. İlk kitabında da yöntem aynıydı; 12 Eylül sonrasının Türkiye’sinin kültürel panoramasını kalıcı çizgilerle betimlediği Vitrinde Yaşamak’tan İkinci Hayat’a kadar bu yöntem giderek daha da biçimlendi, Gürbilek'e ait bir yazı tarzı oluştu. Analitik yöntemin incelikleriyle denemenin özgürlüğünün buluşmasıdır bu yöntem. İşte tam da bu zor buluşmadır yazısına özgünlük kazandıran. Çünkü alanı edebiyat olan bu denemelerin vazgeçilmez bir kaynağı da kuramlardır. Kuram gibi köşeli bir yapının edebiyatın bulutlu atmosferiyle yan yana gelmesinden doğmuş bir yazı tarzı desek yanlış olmaz.

Arada iki temel farklılığın tercümanı olmak yerine birbirleriyle konuşmalarını sağlayacak bir medium yaratmak Gürbilek’in incelikli sanatı oldu, ortaya koyduğu dokuz yapıt boyunca. Edebiyatı kurama sorarken kuramı da edebiyata sorar; bu karşılaşmanın varacağı yeri, yaşamdaki görüngülerini, ideolojilerdeki rollerini açık etmek için zihinsel iz sürmeyi varabileceği uçlara kadar taşır. Yolu yöntemi bu olsa bile bu yol önceden açılmış, asfaltlanmış, işlenmiş bir yol değildir. Hareket noktaları belirgindir yalnızca.

Yol mecazını sürdürürsek; kimi zaman sarp patikalardan geçilmiş (yazıdaki izlerden belli), eleştirel düşüncenin çetin zorluklarıyla yüzleşilmiş (özgüveninden belli), karşıtlığı var eden ayrımlar özenle seçilmiş (içindeki renklerden belli) bir yazı yoludur bu. Önyargıdan önce sorusu, son yargısından önce bilgisi vardır yazarının.

Zengin Kadro

Nurdan Gürbilek her yapıtında incelediği yazarlardan oluşan zengin bir kadroyla çalışır. Bu kitapta kadroya yenileri giriyor. Diyelim “Taşra” ise konu Semih Kaplanoğlu’dan Nuri Bilge Ceylan’a giderek kadro genişleyecek, bunlarla gelen yeni kavramlar tartışılıyor olacak; yerlilikten başlayıp, geçmiş, gelecek, emanet, borç, tıkanmak, kuyu, bozkır gibi konular havalanacaktır.

Yazının seyri suya düşen taşın halkaları gibi bu ritme uygun cümlelerin dalgalanışıyla, imgesel sarkaçların çarpışan gelgitleriyle, tekil olanın genel içindeki yerine doğru bir kanatlanışla zenginleşecektir. Ya da diyelim “Çukur” dizisini ele alıyor, bu dizinin hangi toplumsal zaman üzerine doğduğu, nasıl bir değeri mitleştirip işlediğini tartışır; müziğinden duvar yazılarına, karakterler temsilinden dönem ruhuna kadar o diziyi var eden ögeler girer tartışmanın içine.

Bugünlerde popüler dilin mottosu olmuş “coğrafya kaderdir”, “doğduğun ev kaderindir” gibi sözlerin güncel anlamlarından edebi literatürdeki yankılanışlarına geçerken Tanpınar’dan Bachelard’a, Benjamin’den Nietzsche’ye, Edward Said’den W.G. Sebald’e (ki, bu kitapta önemli bir rolü vardır), Halit Ziya’dan Cemil Meriç’e, Orhan Kemal’den Latife Tekin’e, Ayhan Geçgin’den Barış Bıçakçı’ya kadar birçok yazarın düşünceleriyle buluşturup tartıştırır yazar bizi.

Gerilimli karşıtlıkların çarpışıp yankılanışlarını incelikli bir dilden duymak yazının okura verdiği hazların arasındadır. O yüzden Oğuz Atay’ı, Tanpınar’ı, Dostoyevski’yi, Leyla Erbil’i, Yusuf Atılgan’ı, Ayhan Geçgin’i ya da ele aldığı hangi yazar varsa onu (kadro geniştir) bir de Gürbilek’in gözünden okuduğumuzda bunları hemen okuma ya da yeniden okumaya ilişkin bir heves, kamaştırıcı bir haz doğar.

Haz, evet; bir de yazısının hazzından söz etmem gerekir ki biz Nurdan Gürbilek okurlarının tiryakiliğidir bu. Marcel Proust okurlarıyla akranızdır bu yanıyla. Yazarını yaklaşık otuz yıldır tanıyoruz: Yeni başlayanlar bize (her birimize) nasıl biridir diye sorduklarında aklımıza çoğunlukla şu sözler gelir (ki bu kitabıyla da bu sözler daha da şahlanarak geliyor): Yazarken içinde kendisinin bütün duyuş ve düşünüş damarlarını gördüğümüz halde ne kendini yüceltmiş ne de okurunu bilgiçliğiyle mahcup etmiş, hangi konuyu işlemişse zihni ve duyuşu “bin yayla”ya taşımış ve artık Türkçenin başına gelmiş nadir büyük şanslarından biri olmuştur Nurdan Gürbilek, deriz.

Devamını görmek için bkz.

Esin İleri, "Gitmek, kaçmak ve dönmek üzerine", Yeşil Gazete, 23 Mayıs 2020

Nurdan Gürbilek’in son kitabı İkinci Hayat: Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler, mikro düzeyde evde kalabilen ve kalamayan ayrımının sivrileştiği, makro düzeyde ülke hatta şehir sınırlarının kapatıldığı bu günlerde -tesadüf diye bir şey var mıdır?- okuyucuyu yer, yurt, ev, sınır, coğrafya kavramları üzerine düşünmeye davet ediyor. Felsefeden şiire, edebiyattan romana geniş bir alanda gezinerek gitmeye, kalmaya, yazmaya hatta hayallerimize ve içimizdeki o büyük sıkıntıya dair fragmanlara bir bütün halinde bakınca, bize yalnız olmadığımızı, o büyük insanlık komedyasının pek de özel bir parçası olmadığımızı hatırlatıyor.

“Herkesin güvenli bir eve (Heim) ihtiyacı vardır. Ama o güvenli evin içinde daima bir sır (Geheim) vardır. Herkesin başını sokabileceği güvenli bir eve ihtiyacı vardır.” (s.11)

Salgın ve eve kapanma sürecini şiddet gören kadın ve çocuklar açısından düşünelim mi? Yıllardır kadın örgütlerinde canla başla emek veren bir arkadaşım, yalnızca geçen hafta dört kadının evini değiştirmek ve izini saklamak için ne kadar uğraştıklarını anlatıyordu. Gözle görülmeyen virüslerden korunmak için girilen evlerde, görüp de yaygın olarak görmezden gelinen “ev içi” şiddetle karşılaşıyoruz. Biz kadınlar için “ev” bir güvence sunmuyor, “sıcak yuva” ise bir masal. Kitapta Gürbilek’in Freud’dan yola çıkarak yazdığı gibi, “Bizde esas endişe doğuran şey yabancı ya da bilinmeyen değil, içten içe tanıdık olandır.” (s.51)

Gidenle dönen kişi aynı mıdır?

Kitabın ikinci bölümü Eve Dönmenin Yolları’nı okurken, Joachim Du Bellay’nin (1522-1560) “Heureux qui çömme Ulysses” şiiri kafamda dönüp durdu. Türkçe çevirisini bulamadığım için hızlıca aktarmaya çalışayım: “Ne mutlu Ulysses gibi güzel bir yolculuk yapana / Ya da şu diğeri gibi altın postu bulunca / Görüp geçirip, hayatının kalanını / Ailesiyle geçirmek üzere evin yolunu tutana.”

Kitapta örnek olarak kullanılan “yerli” bir Cemil Meriç ya da Yahya Kemal olsun, ya da ortaçağda yaşamış Du Bellay’nin bahsettiği “yabancı” bir Ulysses olsun, evden uzaklaşan, uzaklara savrulup nice badireler atlattıktan sonra evine dönenen kişi yaptığı seçim sebebiyle etkileyici bir figür olarak algılanıyor. Oysa ne eve dönmeyi düşleyen kişi artık aynı kişidir, ne de geri dönülen ev aynı evdir. Dönen kişi asla aradığını bulamaz, bulduğu şey hayalini kurduğunun bir suretidir yalnızca. O romantize edilmiş anlatılarda, dışarıdan bakınca özenilen ve etkileyici bulunan “gidip de geri dönen” (s.31) kişinin kaçınılmaz hayal kırıklığı nedense görmezden gelinir.

Belki de, sıkı sıkıya tutunduğu yeni bir hayat kurma ve başka bir insan olma arzusunun karanlık tarafını düşünmek kimsenin işine gelmiyordur. Hayal kırıklığını zaten “gerçek hayat”ta deneyimleyip her şeyden kaçmayı arzularken, hayalin içindeki karanlığı görmek istememek son derece anlaşılabilir değil mi? Bunu “evde mahpus kalanların” hayallerinde mahpusluğu reddetmesi olarak okuyabilir miyiz? Nurdan Gürbilek’in Tanpınar’dan aktardığı iki cümle bunu düşündürüyor: İlki 31 yaşında yazdığı “Ne olur beni geniş insanlıkla bir temas haline getirin”, ikincisi ise hayatının son yılında yazdığı “1925’te Avrupa’ya gitseydim, başka bir adam olurdum” cümlesi. (s. 121)

Hedefsiz bırakıp gitmek

İkinci Hayat; kaçmak, gitmek, dönmek ya da dönmemek üzerine katmanlı bir düşünce sunuyor. Kitabı okurken, kadınlarla kurduğumuz bir Ursula Le Guin okuma grubu için tüm külliyatı gözden geçiriyordum. Le Guin’in hikâyelerinin ana temalarından biri olan yol, yolculuk, gitmek ve dönmekten bahsedecek olsak sayfalar yetmez. Ama hepsinin arasında biri Gürbilek’in yeni kitabını okurken zihnimde çınlayıp durdu: Öykünün çıkış noktası Dostoyevski’nin “Bir kentin mutluluğu, her gün bir kızın işkence görmesine bağlı olsaydı, o kentin halkı ne yapardı?” sorusundan yola çıkarak yazılan Omelas’ı Bırakıp Gidenler.

İkinci Hayat’ı mutlaka okuyun, ama öncesinde şu kısacık Ursula Le Guin hikâyesine bir göz atın; evimizdeki sırlar, kalmanın sıkıntısı ve gitmenin bilinmezliğine dair çok şey söylüyor ikisi de:

"Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler." (Omelas’ı Bırakıp Gidenler, Çev: Ümit Altuğ)

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova