Anneannem INFO IN ENGLISH |  |
Yayıma Hazırlayan: Emine Bora Kapak Tasarımı: Emine Bora |
Kitabın Baskıları: | 1. Basım: Kasım 2004 | 12. Basım: Mayıs 2016 |
Bu coğrafyada yaşayan herkesin şu ya da bu şekilde bildiği ama üzerinde konuşmamayı tercih ettiği saklı yaşamlar. Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biri: Heranuş ya da diğer adıyla Seher. Torunu Avukat Fethiye Çetin anneannesi hakkındaki gerçeği yıllar sonra öğrendi. Anneannesinin akrabaları Gadaryanlara ise onun ölümünün ardından ulaşabildi. Konuşacak çok şey, sorulacak çok soru vardı. "Yaşamı boyunca akla hayale gelmeyecek zorluklara göğüs germiş, çocuklarının ve yakınlarının karşısına çıkan engellerle baş etmiş bu kadın, gerçek kimliği söz konusu olduğunda neden kendini bu kadar çaresiz hissediyordu? Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor, isteklerinin arkasında duramıyordu?" Anneannenin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı cümlede gizli belki de bu soruların cevabı: O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...  | OKUMA PARÇASI |
s. 48-50 (...)
Çermik Hamambaşı'na geldiklerinde azalmışlardı. Küçülen kafile, orada mola verecek, ertesi gün yola devam edecekti. Küçük oğlu Hırayr'i bir bohça ile sırtına bağlayan İsguhi, yol boyu, arkalara düşmemek için adeta koşturarak yürüyor, diğer çocukları Heranuş ve Horen'i de ellerinden sımsıkı kavramış iki yanında sürüklercesine çekiştiriyordu. Yol boyunca pek çok çocuk ölmüştü ama o, çocuklarını buraya kadar sağ salim getirmeyi başarmıştı. Yorgunluktan, açlık ve susuzluktan adım atacak mecalleri kalmamıştı. Oldukları yere yığılıverdiler sonunda. O sırada, etraflarını saran Çermikliler, ekmek ve su veriyorlar, karşılığında altın ve ziynet eşyası istiyorlardı. Oysa açlıktan avurtları çökmüş bu insanlar, bütün paralarını, altınlarını ve takılarını ölüm yolculuğunun daha ilk günlerinde yitirmişler ellerinde bir şey kalmamıştı. Bu zavallı insanların çevresinde birikenlerin sayısı giderek artıyor, toplananların bir kısmı acıyarak bir kısmı da iğrenerek bakıyorlardı. Bir süre sonra izleyicilerden bazıları, çocukları incelemeye, gözlerine kestirdiklerini almak için yakınları ile konuşmaya başladılar. Çermik jandarma komutanı olduğunu sonradan öğrendikleri atlı bir jandarma onbaşısı Heranuş'a, Çermik'in Karamusa köyünden Hıdır Efendi ise Horen'e talip oldular. Hırayr çok küçük olduğundan onun talibi yoktu. İsguhi, bütün yorgunluğuna ve açlığına rağmen, durumu kavrar kavramaz oturduğu yerden bir atmaca gibi fırladı ve çocuklarını arkasında sakladı.... Devamını görmek için bkz. |  |
 | ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER |
Yahya Koçoğlu, "Anneannem Heranuş", Bianet, 9 Aralık 2004 İstanbul Barosu Azınlıklar komisyonu (eski) sözcüsü olarak tanıdığımız Fethiye Çetin, Anneannem adlı kitabında bir 'muhtedi' (ihtida eden, dönme, sonradan Müslüman olan) torunu olduğunu anlatıyor. Yani, anneannesinin, Elazığ'ın Palu ilçesi (eskiden Maden ilçesi) Habab köyünden Ermeni Heranuş hanım olduğunu... Adı, Seher olarak değiştirilen Heranuş Hanım, 1915 Ermeni tehcirinde, annesinin elinden askerlerce zorla alınmış ve bir Müslüman kızı olarak büyütülmüş, evlendirilmiş, 'toruntaht' sahibi olmuş. Amerika'daki ailesini, kardeşlerini ve yeğenlerini göremeden ama umudunu yitirmeden 95 yıl yaşamış. Ermeni olarak doğmuş, Müslüman töreniyle toprağa verilmiş. Fethiye Çetin, anneannesinin Ermeni olarak doğduğunu, yıllarca bilmiyor. "Sen bize çekmişsin" lafının içerdiği anlamı yıllardan sonra çözüyor. Ev gezmelerinde çörekli ikramların anlamını, mezarlıklardan değil yaşayanlardan korkulması nasihatinin anlamını yıllardan sonra anlıyor Fethiye Çetin. Ya da başının arkadan terlemesinin, ailenin bir özelliği olduğunu... Avukat Fethiye Çetin, kitabında, anneannesinin yaşamını anlatıyor. Ama bu yaşam, onlarcasını bildiğim, binlerce olduğunu düşündüğüm "kılıç artığı" çocukların hikayelerinden biri sadece. Çetin, eskiyle yakın zamanı harmanlayarak akıcı bir dille kaleme aldığı kitabın 79. sayfasında, "kılıç artığı" sözünü açıklıyor: "... Bir başka buluşmamızda Hasan bana, anneanneme ... Devamını görmek için bkz. |  |
Yıldırım Türker , "Yine Ermeniler!", Radikal Gazetesi, 20 Aralık 2004 Avrupa Birliği, hayatımızın gündemini topyekûn işgal ettiğinde de dönüp öfkeyle onlara baktık. Yine karşımıza çıkmışlardı. Onlar, Kürtlerden de beterdi. Bir türlü unutulmuyor, unutturulamıyordu varlıkları. İlköğrenim tedrisatına bile onların iddialarına karşı nasıl birer Türk vatandaşı olarak kendimizi, milletimizi ve şanlı geçmişimizi koruyabiliriz üniteleri yerleştirdik. İnkârımızda inandırıcı olabilmek için çocuklarımızı bu nefretle zehirlemek; okuma-yazma ve çarpım cetvelinden hemen sonra onlara bu ebedi düşmana karşı bir dil armağan etmek gerekiyordu. Biz onca çabaladık, beceremedik. Siz şimdiden mücehhez küçük Türk zabitleri olarak geçmişin hayaletleriyle savaşa başlayın. 'Ermeniler yine kudurdu', 'Ermeni terörü', 'Ermeni tohumu' tarzı gözü dönmüş, itidalini yitirmiş resmi dil temrinlerimizle silkip atamadık yakamızdan. Şimdi mozaiğini pazarlamaya çalıştığımız bu vatanın Ermeni okullarında kara gözlü ürkek çocuklara da ezberletmeye çalıştık üstelik. Ermenilerin ne mene kalleş, yalancı düşmanlar olduğunu. Amerika'da bu toprakların seslerini çoğaltan değerli müzisyen Arto Tunçboyacıyan, Postexpress dergisine anlatıyor: "Altı yaşımdayken... bir Ermeni okuluna gidiyordum. O okulda biz her gün iki saat Türkiye tarihi dersi görüyorduk. O tarih derslerinde ben kendi kültürümün ve Yunan kültürünün ne kadar kötü olduğunu öğrendim. Öğrendiğimiz tek şey buydu. Altı yaşındaki bir çocuğun... Devamını görmek için bkz. |  |
Hırant Dink, "Şimdi yalnızlık zamanı", Birgün Gazetesi, 17 Aralık 2004 Bugün Aralık ayının 17'si... Ülke olarak Avrupa'nın bekleme odasında geçirdiğimiz 40 yılın son saniyeleri bunlar... Az sonra değilse bile, biraz sonra karar belirginleşecek ve hayat da kaldığı yerden devam edecek. Tarihin tıp oynadığımız anlarından birindeyiz sanki. Her bir şey bir an için durmuş gibi... Brüksel'den gelecek ilk hareketin işaretini bekliyoruz. Ve siz bu satırları okurken muhtemelen ben o çok bildiğim ve sevdiğim bir garip yalnızlığı yaşıyor olacağım. Hani mesela, bütün bir seçim kampanyası boyunca koşturursunuz, didinirsiniz ve o seçim yasaklarının başlamasıyla birlikte hayat bir anda oy kullanmanın sessizliğine bürünür ve siz sonucu beklerken yalnızlaşır ve kendinizle başbaşa kalırsınız ya. Ya da evleneceksinizdir, tam bir telaş içindesinizdir, her bir hazırlık görülmüş, damat tıraşınızı da olmuş, bir başınıza evinize doğru yürüyorsunuzdur da anında bir yalnızlık hisseder, "Biraz önceki telaşı yaşayan kişi ben miyidim?" diye kendinize şaşarsınız ya. İşte öylesi bir yalnızlıklayım şimdi. Fırtınanın dindiği anda, koca deniz dalgalarının dinginleştiği bir kıyıda, oturacak bir bank arıyor gibiyim. Islığımda Bethoven'in Avrupa marşı, cebimde Fethiye Çetin'in Metis'ten çıkan yeni kitabı. Anneannem. Bir yalnız kadının öyküsünü anlatıyor Fethiye Çetin kitabında. Heranuş'tan dönme Seher Nine'sini... Öykünün kitaplaşması 2000 yılında Feth... Devamını görmek için bkz. |  |
Celal Başlangıç, "Heranuş'tan Seher'e...", Radikal Gazetesi, 20 Aralık 2004 Gece telefon gelmişti 'Anneannemi kaybettik' diye. Sabah bütün aile cenaze namazında buluştu. Cami avlusunun en kuytu köşesine sinmiş kadınlar öyle çaresiz bekleşiyor, yeni gelenlerle sarılıp ağlaşıyordu. Musalla taşının önüne toplanmış erkek kalabalığından biri hızla yanlarına gelip telaşla sordu: "Seher teyzenin annesiyle babasının adı nedir?" Soruyu yanıtlamadı kadınlar. Sessizliği teyzesi Zehra bozdu: "Babasının adı Hüseyin, annesinin adı Esma." Soruyu soran adam, bu ketum kadın kalabalığından beklediği cevabı almanın rahatlığıyla musalla taşının önünde biriken erkeklere yönelmişken, yüreğinden kopup gelen sözler sessizliği yırttı: Yıllarca saklanan gerçek "Ama bu doğru değil!.. Onun annesinin adı Esma değil, İsguhi. Babası da Hüseyin değil, Hovannes!.." Cami avlusunun en köşesinde bekleşen kadınların hepsi ağlamaya başladı. Gerçekten de onun annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin olmadığı gibi kendi adıda Seher değil, Heranuş'tu ve torunu Fethiye Çetin bunu çok geç öğrenmişti. Yaşının hayli ilerlediği yıllarda, Ankara'da kızının evindeyken torunu Fethiye' ye, "İşin yoksa hele yanıma gel, sana bir şey söyleyeceğim" demişti anneannesi. "Benim annem, babam, kardeşim Amerika'da. Onları bana bul." Şaşırmıştı Fethiye Çetin. Demek ki bütün bildikleri yanlıştı. Günlerce uğraşır anneannesinin gerçeği anlatması için. Sonunda başarır. Anneannesi Seher,... Devamını görmek için bkz. |  |
Müjde Arslan, "Bu coğrafyanın kanla yazılmış öyküsü: Anneannem", Gündem Gazetesi, 22 Aralık 2004 Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biri Heranuş ya da diğer adıyla Seher. Yıllarca sır gibi acılarını gizleyen ve 95 yaşında içindeki ukdelerle yaşama veda eden Heranuş'un öyküsü binlerce çocuğun siluetiyle torunu Fethiye Çetin tarafından 'Anneannem' adıyla kitaplaştırıldı. Anneannesi hakkındaki gerçeği yıllar sonra öğrenen ve bu gerçeğin izini sürerek puzzle'nin parçaları gibi hikayenin ayrıntılarını toplayarak kaleme alan Av. Fethiye Çetin, kitap ile yıllarca saklanan yaraları da gün yüzüne çıkarıyor. Anneannesinin özelinde yüzyılın başında meydana gelen Ermeni katliamını geride bıraktığı öykülerle veren Çetin, anneannesinin öyküsü ekseninde binlerce çocuğun öyküsünü işliyor. Çetin kitap ile bir dönemin de izdüşümünü yansıtmış. Anneanne ile torunun uzun sohbetlerinin ürün olan kitap, olayları yalın bir dille aktarması ile dikkat çekiyor. Metis Kitap'tan çıkan anı türündeki kitap, gerçeğin tüm acımasızlığına rağmen geleceğe dönük iyimser bir fotoğraf oluşturması ile akılda iz bırakıyor. Ölüm yürüyüşü Heranuş'un öyküsü yüzyılın başlarında Ergani Maden'e bağlı 207 haneli Habab Köyü'nde başlıyor. Sanata verilen önemle, köklü kültür geleneğinin sürdürülmesi ile bilinen köyün ileri gelenlerinden Gadaryanların çocuğu olan Heranuş'un kaderi, köyün bir gün jandarmalar tarafından basılıp tüm erkeklerin götürü... Devamını görmek için bkz. |  |
Karin Karakaşlı, "Ruhun şâd olsun Anneannemiz", Agos Gazetesi, 10 Aralık 2004 O ilanı hâlâ hatırlar mısınız siz de? 11 Şubat 2000’de Agos’ta çıkmıştı. O güne kadar insan hakları kuruluşlarındaki çalışmalarıyla da tanıdığımız Avukat Fethiye Çetin, bu kez bir torun sıfatıyla ninesinin ölüm acısını paylaşıyor ama aslında “Onun adı Heranuş”tu diye başlayan satırlarda bundan çok daha fazlasını yapıyordu. 95 yıl boyunca tornunun tornunu görecek denli dolu dolu bir yaşam süren Seher Nine’nin Palu’da Heranuş Gadaryan olarak başlayan yaşamını anlatan Fethiye Çetin, 1915’le birlikte tabulaşmış bir dramın kapısını aralıyor, birinci elden bir tanığın, bir tanecik anneannesinin Amerika’da yaşayan ama izini kaybettikleri Ermeni akrabalarını arayarak ölüm acısını kavuşma umuduna dönüştürmeye çalışıyordu. Başardı da... Agos’ta çıkan ilan Fransa’da Haraç gazetesinde de bir yazının konusu olunca kendisi de Habab köyünden ve Gadaryanlar’ın uzaktan akrabası olan Başepiskopos Mesrob Aşçıyan, ailenin peşine düştü ve Heranuş’un yüzünü hiç görmediği, ABD’de doğmuş kızkardeşi Margret’e ulaştı. Bağ kuruldu, ailenin Türkiye ve ABD sac ayakları biraraya geldi. Ama bu kadarı yetmedi Fethiye Abla’ya. Sanki eskisinden bile daha çok duruldu. Gizli bir vasiyetin izini sürer gibiydi huzursuz gecelerde. Ta ki o iç sıkıntısını, yürek burkucu bir kitaba dönüştürene kadar... O günler gitsin, bir daha geri gelmesin Okumayanların hayatında bir şeylerin y... Devamını görmek için bkz. |  |
Ayşe Koç, "O Günler Gitsin, Bir Daha Gelmesin", Aktüel Dergisi, Sayı 36, Aralık 2004-Ocak 2005 Seher Hanım, 95 yaşına kadar namazında niyazında bir Müslüman olarak yaşadı. Orucunu tuttu, namazını eksik etmedi. Yalnız kocasına kızdığında "bre müsürman" diye takılırdı; bir de imam dahi söylese, mantıksız bir söze tahammülü yoktu. Öldüğünde ailedeki kadınlar tarafından yıkandı, tabutu camide musalla taşına kondu. Âdettir, anasının babasının adı soruldu. "Esma" ve "Hüseyin" dendi. İşte tam o sırada "Esma ve Hüseyin değil, Üskihi ve Ovannes" dedi zayıf bir ses, "ve onun adı da Seher değil Heranuş..." Bu ses, avukat Fethiye Çetin'e aitti... Anneannesi Heranuş 95 yaşına kadar torunu dışında kimseye hikâyesini anlatmamıştı; şimdi anlatma sırası ondaydı: "Onun adı Heranuş'du. Herabet Gadaryan'ın torunu, Üskühi ve Ovannes Gadaryan'ın biricik kızları idi. Palu'ya bağlı Habab köyünde dördüncü sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı. Birden 'o günler gitsin bir daha gelmesin' dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı. Heranuş tüm ailesini kaybetti ve onlarla bir daha görüşemedi. Yeni bir ailesi, yeni bir adı oldu. Dilini, dinini unuttu, yeni bir dili, yeni bir dini oldu..." Mahlepli Çörek Yapan Kadınlar Heranuş (Seher) Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biriydi... Erkekleri genç yaşlı demeden öldürülen, kadınları, kızları kaçırılan, ahalisi toptan sürülen bir Ermeni köyünde yaşıyordu vaktiyle. Hayatta kalan bir... Devamını görmek için bkz. |  |
Hande Öğüt, "Bir 'Türkleştirme' serüveni", Radikal Kitap, 14 Ocak 2004 Geçmiş kötü günleri savuşturmak için "O günler gitsin bir daha geri gelmesin," muradını bir nakarata dönüştüren anneannesi Heranuş'un naçarlığına karşın, Fethiye Çetin, onun anılarını kaleme alarak bu coğrafyada yaşayan herkesin bildiği ama susmayı tercih ettiği saklı yaşamları açığa çıkartıyor. Böylece Fethiye Çetin, Walter Benjamin'in "tarihi güncelleştirmek için bugünü tarihselleştirmek"ten kastettiği şeyi ifa etmiş oluyor. Sıradanlaştırılmış faşizmin boyutlarını; insanların 'biz' ve 'onlar' diye iki düşman safta 'taraf' olmaya sürüklendiği farklı tarihsellikler içinden –kâh anneannesinin anılarından (1915) kâh kendi gençliğinden (12 Eylül)– verdiği örneklerle aktarıyor Çetin. Tarihi güncelleştirirken bugünü de tarihselleştiriyor, böylece. Siyasi ve kültürel hayatımızın şekillenmesindeki en hassas tabulardan biri olan Ermeni sorununu, anneannesinin özyaşamını hikâyeleştirerek sunarken onun anısına bir saygı duruşunda bulunuyor ve nisyanla malul bırakıldığımız bir mevzuu neşter altına alıyor. Anneannesi ile aynı yerde doğan, onun hayatının izini sürerek anılarını kitaplaştıran Fethiye Çetin, kendi yaşamından da kimi dönüm noktalarını aktarıyor; anneannesini daha iyi anlayabilmemiz için. Bir tabu ve 'kara roman' Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmaya zorlanan Heranuş, (diğer adıyla Seher) üçüncü sınıfı başarıyla bitirdiği yıl (1915), jandarma, köyü basar... Devamını görmek için bkz. |  |
Necmiye Alpay, "Bir ucundan herkes", Virgül Dergisi, sayı 80, Ocak 2005 Aile olarak kökleriniz bu coğrafyanın batısındaysa, Doğu sizin için bir tür Afrika’dır, diğer adıyla, “karanlığın yüreği.” Bir gün, bir yakınınız oraya askere ya da “şark hizmeti”ne gider, sizi ürküntüler içinde bırakarak. Sonra? Sonrası her ne olursa, karanlık sürer. Ters yönde gelenlerin, göçlerin olması karanlığı azaltmayıp artırmıştır. Bütün bir yirminci yüzyıl boyunca. Bizim toplumumuzda kimse, hiçbir aile ya da topluluk, o karanlığın bütün bütüne dışında kalamamıştır. Savaşların, kıyımların, çatışmaların en az birine, göçlere ya da göçmenlere, olmadı darbelere ya da kovuşturmalara bir ucundan bulaşmamış tek bir aile bulmak zordur. Meğerki üstü örtülmüş, başkalarından gizlenmiş olsun. Gerçekte karanlık dalga dalga her yandadır. Her aile, acı veren bilgilerin üstünü örtmekte, gizlemekte, ölüleriyle birlikte gömmek istemektedir onları; yeni kuşakları korumak, her yönden gelebilecek tehlikelerden uzak tutmak için. Tehlikelerin bir bölümü, devlet stratejilerinden gelmektedir. Bizim toplumumuzda karanlığın yüreğinde Ermeni kıyımı ve Kürt sorunu yatıyor. Stalinist yöntemlerle derinleştirilen iki sorun: Tehcir, kıyım, yok sayma, yok etme, ad değiştirme vb. Bugün artık yeterince ortaya çıktı ki üstü örtülen bilgilerin devinimi karanlıkta da sürmekte, bilgiler ve acılar gömülerek yok edilememektedir. Ne mağdur eden başarabilmektedir bunu ne de mağdur olan. Dolayısıyla, insanlar ta... Devamını görmek için bkz. |  |
Kemal Yalçın, "Sevgili Kardeşim Fethiye Çetin", Agos Gazetesi, 4 Şubat 2005 Anneannem adlı kitabınızı birkaç dakika önce bitirdim. Eğer yanımda olsaydınız size sarılıp ağlayacaktım. Belki o an gözyaşı kardeşi olurduk. Telefonunuzu bilseydim, hemen telefon açıp iki bin kilometre uzaktan size sarılıp bu satırlarda yazacaklarımı sözle anlatırdım. Bilin ki okuduğunuz her kelime beynimin, kalbimin derinliklerindeki hatıraları canlandırarak ve gözlerimde ıslanarak yazıya dönüşmüştür. 12 Eylül 1980 sonrası yurdumdan ayrılmak zorunda kaldım. 23 yıldan beri Almanya’da yaşıyorum. Burada Türkçe Anadil Öğretmenliği yapıyorum. Üçü şiir kitabı olmak üzere on kitap yayınladım. Sizin “Anneannem”de yazıp dile getirdiğiniz büyük acıyı, “Ağet”i; yani insanlığın büyük felaketini Emanet Çeyiz, Seninle Güler Yüreğim ve Sarı Gelin-Sari Gyalin adlı kitaplarımda romanlaştırdım. Emanet Çeyiz 1998 yılında Türkiye’de yayımlandı. Seninle Güler Yüreğim 2000 yılında Doğan Kitapçılık tarafından basıldı ama yayına verilmedi. 2002 yılında bana bile haber verilmeden, İstanbul 13. Noteri huzurunda kıyma makinası ile “İMHA” edilmiş. Sarı Gelin-Sari Gyalin adlı üçüncü romanımı da 2004 yılı Ekim ayında Almanya’da yayınladım. Anneannem’i, Sarı Gelin-Sari Gyalin’i okuyan İstanbul’daki “Neşe G.” Adlı bir okuyucuyum: “Yeni bir kitap çıktı. Adı ‘Anneanne’. Sizin anlattığınız olayları işliyor. Elinize geçmediyse göndereyim” diyerek ... Devamını görmek için bkz. |  |
Murat Çelikkan, "O benim de anneannem!", Radikal Gazetesi, 16 Şubat 2005 Arkadaşım Fethiye Çetin, bir kitap yazdı. Kitabın adı, Anneannem. Çetin, İstanbul Barosu avukatlarından azınlıklar uzmanı. Yücel Sayman yönetimindeki baronun Azınlık Komisyonu'ndan. Komisyonun düzenlediği sempozyum, daha sonra baro yöneticilerinin AB ve Alman vakıflarından kaynak almaları gerekçesiyle mahkemelik olmuş, Baro yöneticileri casusluk suçundan yargılanıp beraat etmişti. Fethiye, en son Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde düzenlenen toplantısının baş konuşmacılarındandı. O da, toplantı da, malum kesimlerin saldırısına uğradı. Bu toplantılara devam edeceğimizi duyurmuştum, ama anlaşılıyor ki devamı Yapı Kredi'de gelemeyecek. Yöneticileri ürkmüş! Toplantıların yeni adresini belirtirim. Fethiye Çetin, kitapta anneannesinin hikâyesini anlatıyor. Kahramanlık şiirleri söyleyerek büyütülen Cumhuriyet kızı Fethiye, anneannesinin ölümüne yakın, onun 'kılıç artığı', adının da Heranuş olduğunu öğreniyor. Fethiye'nin kişisel öyküsü, tüm tartışmaların ötesinde bu topraklarda yaşadığımız trajediyi, hepimizin trajedisini dile getiriyor. Evet, kitabı ağlayarak okudum, eminim siz de öyle okuyacaksınız. Kitabı okuyan dostlarımın kitapla ilgili düşüncelerini sizinle paylaşmak istedim. Canım Fethiye, eline sağlık! Mehmet Bilal Hovannes ve İsguhi Gadaryan'ın sevgili kızı olarak Palu'da mutlu bir çocukluk yaşarken, bir gün tüm erk... Devamını görmek için bkz. |  |
Arman Tayran, "Onun adı Heranuş'tu...", Picus Dergisi, Şubat 2005 Sorulacak çok soru vardı. Cevap, belki de anneannenin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı şu cümlede gizliydi: “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...” Anadolu, asırlar boyu farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir uygarlıklar beşiği olmuştur. Bugün Anadolu coğrafyasından silinmiş birçok medeniyetin çocukları olan biz Anadolu halkları, ardımızda duran trajik tabloya bakmaktan ürperdiğimiz için hâlâ suskun, sevgiden yoksun, aynı bahçenin küs çocukları olarak yan yana, iç içe, tabulaşmış bir kederi sürdürmeye devam etmekteyiz. 11 Şubat 2000’de Agos gazetesinde yayınlanan bir ilan, “Torunu Fethiye Çetin” imzasını taşıyordu. “Onun adı Heranuş’tu,” cümlesiyle başlayan ilanda Seher ninesinin Palu’da Heranuş Gadaryan olarak başlayan yaşam hikâyesine değinen avukat Fethiye Çetin, yıllar önce kaybettiği Ermeni akrabalarına seslenerek, yitirilmek üzere olan kardeşlik umudunu yeniden yeşertmeye çalışıyor, çok sevgili ninesinin ölümünü en azından kaybolmakta olan bir kardeşliği yeniden bulabilmenin umuduyla anlamlandırmak istiyordu. İlanın ardından Seher ninenin hiç tanımadığı, Amerika’da doğmuş kızkardeşi Margaret’e ulaşıldı. Fethiye Hanım bu gerçek yaşam öyküsünü kitaba dönüştürdü. Bu kez amacı, tabulaşmış bir 1915 trajedisinin kapısını aralayarak, kaybolmak üzere olan akrabalarını bulmuş olmanın sevincini kitlelerle paylaşmaktı. Sevgi, barış ve kardeşlik adına.. Çetin, Anneann... Devamını görmek için bkz. |  |
Tuba Akyol, "Özür dilerim", Milliyet Pazar Eki, 19 Mart 2006 Hikayeler büyük rakamların, derin manalar taşıyan kavramların yapamadığını yapıyor Anneanneme annesinin adını sormak hiç aklıma gelmedi. Anneme, anneannesinin adını sormak da... Babaannem ve babamın babası ben küçükken öldü zaten. Babama babaannesinin adını da hiç sormadım. Bana kendi tarihimi sorarsanız, kendi doğum yerimden anlatmaya başlarım. Ki benim doğum yerimin, benim doğduğum yer olması dışında ailemin geri kalanı için hiçbir manası yok. Biraz daha geriye gitmemi isterseniz, annemle babamın tanışıp evlendikleri kente kadar gidebilirim. Bu hikayeyi anlatırken o kente nerelerden geldiklerini, yani onların doğum yerlerini de söylerim. Hepsi bu. Tüm bildiğim bu kadar. Ve daha fazlasını da hiç merak etmedim. Etmemiştim. Amin Maalouf'un "Yolların Başlangıcı"nı okuduğumda bile. Benim başlangıcım benim doğduğum yerdi; zorlarsanız annemle babamın tanıştığı yer belki. Piç miyim? Ben Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak dönemlerini bile "İşte bu zaferleri kazananlar, bu geniş topraklara hükmedenler benim atalarımdı" diye kendime pay çıkararak okumadım. "Atalarımın" yaptıkları doğru gibi görünen şeyleri de, yanlış gibi görünen şeyleri de hiç üzerime alınmadım. Elif Şafak'ın "Baba ve Piç"teki "piç" Asya'sı gibiyim bu bakımdan. Bir nevi piç yani; babasını, atasını bilmeyen evlat! Ve tam da bu yüzden bir Ermeni -tıpkı "Baba ve Piç"te Ermenilerin ... Devamını görmek için bkz. |  |
Çiğdem Mater, "Anneannem Heranuş’un çeşmeleri", Bianet, 29 Kasım 2011 -Anneannem kitabının yazarı Fethiye Çetin şu anda karşınızda olsa ona ne söylemek istersiniz? -Anneannen için özür dilerim. -Peki anneanne karşınızda olsa? -(Bir süre sustuktan sonra gözleri yaşararak) Konuşamam. Fethiye Çetin'in anneannesi Heranuş'un (diğer adıyla Seher'in) doğumunun yüzüncü, ailesini kaybedişinin doksanıncı yıldönümü olan 2005 yılında İzmirli, orta yaşlı, kendisini Kemalist olarak tanımlayan bir kadın okuyucunun yazar Fethiye Çetin'le yaşadığı bu hayali karşılaşmadaki gözü yaşlı suskunluk bize ne söylüyor?" Ayşe Gül Altınay, 2005 yılındaki Ermeni Konferansı'nda, sunumuna bu cümlelerle başlamıştı. Fethiye Çetin, 2005 yılı Aralık ayında çıkan Anneannem kitabıyla, Türkiye'de hiç konuşulmayan bir konunun üzerindeki kocaman örtüyü kaldırmış, bir torun olarak, Ermeniliğini çok sonradan keşfettiği anneannesi Heranuş/Seher'in hikayesini bizlerle paylaşmış, şimdilerde çok kolay, o zamanlarda çok zor olan bir geçmişle yüzleşme sürecini başlatmıştı. Ardından Torunlar geldi. Altınay'ın söz ettiği gözü yaşlı suskunluk başka torunlarla da yüzleşmek zorunda kaldı. 120 sayfalık incecik bir kitapta, memleketin en büyük tabularından birinin üzerindeki tozu silkeleyen Çetin, bu kez anneannesi Heranuş/Seher'in köyünde çıktı karşımıza. Elazığ, Palu'nun Habap (şimdiki adıyla Ekinözü) köyünde. Çetin,... Devamını görmek için bkz. |  |
|