Dilek Bektaşoğlu, "Yitirilen dünya, keşfedilen evren", K24, 25 Haziran 2026
Deleuze’e göre sanatçı, evreni bir arada tutan içkinliği, -o muazzam güçleri ve görünmez akıntıları- duyulur kılan kişidir. Sanat yoluyla duyum artık yalnızca görmek ve fark etmekten ibaret değildir; şeylerin oluş imkânını açar, bakışı ve görüşü dönüştürür.
Sema Kaygusuz’un Saf Canavar’ı tam da bu eşikte kuruludur. Roman, yitirilen dünya-keşfedilen evren anlatısıyla, evreni bir arada tutan bağları yeniden hatırlatıyor; bizi bir hakikat olarak oluşun zeminine çağırıyor. Kaygusuz bugüne çok da uzak olmayan, distopik bir zaman-mekândan sesleniyor. Bugünün parçalanmış, yönlendirilmiş ve duyusal bağlarını yitirmekte olan dünyasını berrak bir kavrayışla açığa çıkarırken; çarpıcı bir hikâye ve incelikli bir felsefi tasarımla, teknofaşist bir dünyada artık duyumsanamaz olanı yeniden duyulur kılıyor.
Roman, yarattığı evren ve karakterlerle, içkinlik, bağlantısallık ve oluş ekseninde okuru düşünmeye davet ediyor.
İçkinlik-bağlantısallık
İçkinlik, dışsal ve aşkın bir varlığın, ilkenin reddine, varlıkların yatay düzlemde ve eşit ilişkiler içinde düşünülmesine işaret eder. Felsefenin temel kavramlarından biri olan içkinlik, bugün bilimde bağlantısallık fikri üzerinden karşımıza çıkıyor. Tek tek parçaları açıklamaya çalışan yaklaşımların yerine, ilişkileri, ağları ve etkileşimleri merkeze alan düşünme biçimleri öneriliyor.
"Saf Canavar" bu eksende kurulu bir metin. Döngüsel bir örüntüyü takip ediyor. Yer yer kutsal metinlere ve mitlere temas ediyor. Sabit değil, sürekli dönüşen, geçmiş anlatılarla bugünü bağlantıya sokan bir yaklaşımı benimsiyor. Cümcüme’yi sıradan bir köylü olarak diriltiyor örneğin; İsa’yı sonsuz döngünün temsili bir bal arısına dönüştürüyor.
Anlatıcı Karabalık, buluntular, kemikler, dişler, duygu makamları, leoparlar, madenler, baldıran galerileri ve yıldızlar arasında dolaşan hikâyeler kuruyor. Roman, uzak yakın bağları, yaşamdaşlığı, parça-bütün ilişkisini merkezine alıyor.
Mira, elindeki yılanın ağaçtan devridaim ettiğini söyledi. Sonra ölümü alıp toprağa gömdüğünü, kayadan çıkıveren arıya kanat taktığını, o arının tozlayacağı çiçeğe yansıdığını, kıskacı pençeye dönüştürüp, çiğidi kabuğa bağladığını ve daha anlamadığım bir sürü parçanın başka bir bütüne uç verdiğini söyledi. (s. 79)
Tarık sopası: Mira’nın yılandır dediği sopa… Ağaca dolanan yılan kutsal mekânların görünmez bekçisiyse, tarık onun görünür karşılığı gibi bir şey. Yılan ve değnek, canlıyla cansızı beraberce gözeten yaşamın gücü. (s. 83).
Bütün tünel ve galerilerimizle, hep beraber atan organik bir yüreğin içindeyiz. (s. 86)
Bir sistemin gücü, parçaları arasındaki bağlanma yeteneğinde gizlidir. (s. 94)
Aşkın bir merkezin mevcut olmadığı ve varlıkların birbirleriyle kurdukları ilişkiler içinde sürekli farklılaşarak dönüştüğü yer, Deleuze’ün fark ve oluş ontolojisini hatırlatır. Burada hiçbir varlık sabit ve tamamlanmış değildir; her biri karşılaşmalarla dönüşen bir oluşun parçasıdır. Deleuze’ün rizomatik (köksap) düşüncesi de, hiyerarşik yapılara karşı, yatay düzlemde birbirine bağlanan çokluklara işaret eder. Yaşamın yaratıcı gücü, tam da bu sürekli farklılaşma ve yeni bağlar kurabilme yetisinde yatar. Anlatı bu kavrayışı damarlarında, akıntılarında, boşluklarında taşıyor.
Saf Canavar, insanmerkezci yaklaşımın yıkıcı etkilerine karşı başka bir ilişkilenme biçimi öneriyor. Sadece insanla değil, diğer türlerle de eşitlik temelinde kurulacak, ortak yaşamı düşlüyor. Bu anlamda roman, Kaygusuz’un diğer romanlarında olduğu gibi, insanmerkezci olmayan etik-politik ve ekofeminist yaklaşımlara oldukça yakın.
Romanın temel meselesi insanın dünyadaki yerini yeniden tarif etmek değil, insanı evrenin ilişkisel ağıyla yeniden ilişkilendirmek ve onu oluşa teslim etmektir. Hatta anlatının kendisi de bu döngüsel oluşa teslim edilmiştir. Anlatıcı Karabalık romanın sonlarına doğru şöyle der:
Bütün bu anlattıklarımla, az sonra anlatacaklarımı ateşe tutmayı unutmayın. (s. 139)
Bu cümle anlatıyı kapatmaz. Sözü yakarak yeni söze yer açar. Böylelikle anlatı hiç tamamlanmayacaktır; süregelen döngüye katılmış olur.
Karabalık, anlattıkça kayıp veren, yine de “ulu cahillik” etrafında hikâye anlatmadan duramayan bir hikâyecidir. Kendi artığı gibi gördüğü Mira üzerinden sürekli dönüşür anlatı boyunca. Anlattıkça dönüşen, tutuşan, çözülen bir sestir onunki.
Yırtılmalarla, çıtırtılar eşliğinde, yazılmışla yazılamayacak arasındaki sınırda, bütün hikâyem tutuşuverdi. (s. 127)
Şükürler olsun ki, bu ‘ben’ insanla evren arasında titreşen bir heceye sonunda dönüşmüştü. (s.115)
Mira da bu dönüşümün içindedir, hatta dile maruz kaldıkça katılaşır önce:
Mira’nın en baştaki açık kişiliği günbegün siliniyor, yerine kurallı cümleler kuran yapay bir zihin inşa oluyordu. Leo, eğitildikçe bozulan, cümle kurdukça azalan ateşli bir benliğin donuklaşmasına da tanıklık ediyordu. (s. 73)
Burada dil, özgürleştiren değil, ehlileştiren bir güç olarak işler. Mira sistemin içine çekildikçe kendi doğasından uzaklaşır. Teknofaşist düzenin tahribatı bu noktada açıkça görünür.
Saf Canavar dünyayla bağımızın ve dönüşümümüzün iki temel eksende şekillendiğini öne sürer: dil ve kök. Saf Canavar dil ve kök meselesini çekirdeğine yerleştirirken, dilinden ve kökünden koparılana doğru bakar.
Dil
Dil, yeryüzüne ve bir ötekine açıldığımız, aynı anda dünyayı yüklendiğimiz bir alan. Bir dile doğuyoruz; o dil, dünyayı bizden önce kurmuş oluyor. Dünyaya fırlatılmış varlık, onun yapısı, duygusu ve sınırlarıyla donanıyor. Bu nedenle dil, dünyaya açıldığımız kadar, kendi otantik varlığımızı gerçekleştirebilmenin önünde bir engel de oluşturuyor. İnsanın zaman zaman dile teslim, zaman zaman dil dışında (rüyalarda) gezinmek ihtiyacı da bundan olsa gerek. Hele sanatçılar, başka dünyalar ve duyumlar peşinde, “dil dışına” ne çok yatkındırlar. Sanatın temel arayışlarından biri budur belki. Tam burada Beckett’in arzusunu anımsıyoruz: Dilin arkasındaki şeyi görmek!
Anlatı boyunca, hiç sözcük bilmeden sözcük öğrenmeye, kazımaya, hatırlamaya, unutmaya, sözcüklerden hikâye uydurmaya ve oradan kahramanımız Mira’nın “ben zaten dilim, kendimin diliyim” deyişine kadar her karakterin dil etrafında yitirdiklerinden ve keşfettiklerinden müteşekkil bir yolculuğu var.
Bir de anladım ki, körü körüne alıştığımın tersine, sözcükten önce ne harf ne de ses. Sadece bir yer var. Bir oyuk. Henüz açılmamış, açılmaya hazır bir boşluk. Anlam orada beklemiyor, orada dolanıyor. (s. 18)
Mira’nın baştan çıktığı-kendini kurduğu yer de bir şiirle karşılaşma ânı. Kendi ham evreninde titreşimle sarsılmasına yol açan da bu şiir:
Mağaradan çıkan hayvanı
Nereye koydum
Nereye koydum atamın bağrı açık resmini
Bahtına pençe düşmüş kardeşimin
Tek dargın bakışında kendimi oydum
Buradan bakınca ne çok değişmiş şeyler
Işkının dikeni, bulutun tırnağı derken
Boynuma dalan dünyayı karnımda buldum
…
Hayvan dönerken mağaraya
Meğer daireydi cümle
Bulduğum ruhları bağlaca koydum
…
Şiir burada bir anlam taşımaktan ziyade, bir tetikleyici gibi işlev görür. Bir oyuğa, boşluğa atar Mira’yı. Oracıkta, kendi oluşuna teslim eder.
Şiir romanın içinde şöyle niteleniyor: “Müziği, tartımı, kendine özgü eşsiz bir kederi olduğu için, dilden bağışık tınladığı için, şiir olduğunu anlamış.” (s. 122)
Şiir insanın dildeki en iyi, en özgür keşfi ve aynı anda sınırı belki. Şiir her şeye rağmen, kendiliğinde bütünün arzusunu taşıyarak dilin sınırlarının dışına çıkmaya meylediyor.
Kaygusuz ne bu şiire ne de saf canavara isim vermiş. Şeylere isim koyarak o şey üzerinde iktidar kuruyor; isim verdiğimiz şeyi bir şekilde sabitlemiş, çerçevelemiş, diğer olasılıkları dışarıda bırakmış oluyoruz. Bunu hepimizden önce biliyor yazar.
Romanda adı konmamış, konmadığı için her birimizin karnında safça-özgürce titreşebilecek bir canavar var karşımızda.
Ne var ki, dil etrafındaki paradoks kaçınılmazdır. Dil dışından, yine de dilin içine bir yere düşmek! Zira insan dile yazılıdır. Bir entropi yasası gibi, bir kere ağızdan çıktı mı, tamamen geri döndürülemez. Ayrıca bir isim verilmese de, dilde “canavar”ın halihazırda işaret ettiği-gösterdiği şeyler vardır. Yüzyıllardır masallara, mitlere konu olmuş ah o canavar! Yazar, “saf” diyerek bilincimize kazınmış “korkutucu” canavarın dışına çıkmak istese de, o çıkış da sınırlı olmaya mahkûmdur. Canavar’ın Farsça kökenindeki can taşıyan varlık zamanla yırtıcı bir yaratığı imler olmuştur. Canavar’ın Latince kökeni (monere); açığa çıkarmak, göstermek, uyarmak anlamlarını halen taşır.
Acaba Saf Canavar neyi açığa çıkarıyor, bizi neye karşı uyarıyordur? Hafızamızın, dilimizin, hikâyelerimizin elimizden alındığı teknofaşist bir dünyayı mı açığa çıkarıyor? Bilimin salt işlevsel mekanizmalarıyla kuruluğuna, yaşamla ilişkilenme ve insani değerler konusunda yetersiz oluşuna mı işaret ediyor? Söz verdiği halde, hırsına ve onu kuran dünyaya yenik düşerek, leoparı avlamak için gizlice tüfeğini yanına alan bekçi insan Leo’ya karşı mı uyarıyor?
Bu haliyle Saf Canavar dünyadaki sınavımızı hatırlatıyor belki bize. Yıldızın, gezegenin, bitkinin, leoparın, kemiğin, dilin, bir ötekinin üzerinde üstünlük ve iktidar kurmadan, toprağı incitmeden, yerleştiğimiz yerde sakince ve taşıdığımız bilincin sorumluluğuyla var olup serpilebilmenin o hassas eşiğini mi gösteriyor? Boşluklarında, kıldan ince, kılıçtan keskin, dünyadaki sırat köprümüzü inşa ediyor belki.
Yoksa Saf Canavar bunlarla ilgilenmeyip sadece “içimizdeki boşluğu dürtüp, sesi uyandırmak mı” istiyor? Ne de olsa her bir varlığın boşluğu, uykusu ve sesi başka.
Belki de bir şiir, bir kuyruklu yıldız, bir atom gibi, hem bir parça hem bir dalga olarak bütün bunları aynı anda yapıyor.
Kök
Dünyaya bağlandığımız yer, ana rahmi, kordon, düğüm, ana, baba, kardeş, ev, toprak, koordinat, tapınak. İnsan malum, yeryüzünde kaybolmamak için köklenmek isteyen, o kökte güvende hissederek büyüyen bir varlık. Ama kök nihayet bir yük ve dert aynı zamanda.
Romanda kurulan distopik dünyada sistemin kurduğu köksüzlük, annenin, ailenin, hafızanın, dilin yitimi insanlar arasındaki bağın, neşenin, sisteme karşı gelinmesinin ya da olası başka yaşam formlarının önünde duran bir engel gibi işliyor.
Diğer yandan, Mira toprakta bulunan eski bir dişten ve bekçi insan Leo’nun kök hücrelerinden yeryüzüne getirilen, kimerik bir varlık. Tamamen köksüz.
Mira her türlü aşkınlığı reddettiği için, üzerinde talep yöneltebilecek biri ya da bir güç yok. Böyle olunca, itaat, benzeşme gibi kipler anlamını yitiriyor onun için. Resimdeki balığın kokusunu alan, sivri sözleri reddeden, görülmemiş olanı gören haliyle, bilgiden ziyade duyumsamayı önceliyor. Merleau-Ponty’nin yeryüzünün teniyle bedenin teninin iç içe geçmişliğini hatırlatıyor. Bu geçirgen ve sürekli yersiz yurtsuzlaşarak dönüşen haliyle, en yıkıcı ve dönüştürücü karakter de, kurulu dünyayı reddedip-evrene en çok yaklaşan Mira oluyor.
Esrimeyi, düşü, kuralsızlığı bedeninde taşıyan bir karakter olarak Mira, Dionysos’u çağrıştırıyor. Bireyleşmeyi reddederek, insanı doğadan ayıran sınırları yıkıyor. Bu haliyle, karşıtların ayrışmadığı bir titreşim alanına, kaosa davet ediyor. Bir diğer karakter Keywan ise aklı, aydınlığı ve ölçüyü temsil ederek Apollon’u andırıyor, düzene çağırıyor. Mira ve Keywanaşkı bu gerilimde doğuyor. Aşk düşünceyi de cesaretlendiriyor belki. Mira, Aynı’nın cehenneminden, arzuladığı bir başkası sayesinde, sevgiliyle, dostla çıkıyor.
Sistemin öngöremediği kör noktalar tam da buralarda. Aşkta, merakta, görülemeyen temaslarda, hikâyelerde, arzularda. Yanı başımızda.
Bu kör noktalar yeni köklenmelerin, filizlenmelerin, başka ilişkilenme biçimlenmelerin de eşiğidir. Bu eşik, Deleuze ve Guattari’nin, Freud ve Lacan’ın aksine köken olarak aileye bakmak yerine, başkalarıyla etkileştiğimiz yatay-köksap yapılarına bakarak daha çok gelişebileceğimiz düşüncesinin yatağında bir yerlerde dolanıyor.
Saf Canavar, bağların hâlâ mümkün olduğunu, yeryüzünde filizlenmeye açık olduğunu, sistemin en sıkı denetiminde bile, bir temas, bir arzu, bir hikâye kadar tüm varlıkların/oluşların birbirine yakın olduğunu öne sürüyor.
Saf Canavar
Dünya ve evren arasında nefis bir salınımdayız. Hatırlıyoruz.
Evren, yerleşip isim verdiğimiz bu dünyanın fazlası ve arzusudur. Saf Canavar dünya ile evren arasında dolanan öngörülemez tüm olasılıklar, anlamlardır. Her parçada, bütünün arzusunu taşıyan ısrarlı bir kalp atışıdır. Bu haliyle, belki de en çok şiire yakındır.
Saf Canavar’ı ateşe atmaya kıyamayız.