Uğraş Abanoz, "Hikâyelenmeye başlamak", edebiyathaber.net, 24 Haziran 2026
"Dünyasını yitirenler, ancak o zaman evreni keşfeder."
Böyle başlıyor Saf Canavar... Okudukça anlam kazanacak, derinleşerek yoluna devam edecek bir metin olduğunu hissettim ilk okuduğumda (evet, iki kez okudum). Klasik roman formatında ilerlemiyor, dil değişiyor, dallanıp budaklanıyor, coşuyor, duruluyor. Aralarda hikâyeler (Polonyalı piyanist Tchaikowsky’nin vasiyeti: Kafatasım, Hamlet oyununda aksesuar olarak kullanılsın), tanımlar (Tarık Sopası, Asmaniler, Mira), açıklamalar (Hayaletlerle temas), sözlük (mirapi, basug, sulmu, puluhtu), şiir (mağaradan çıkan hayvanı nereye koydum, nereye koydum atamın bağrı açık resmini, bahtına pençe düşmüş kardeşimin, tek dargın bakışında kendimi oydum…) var. Okura farklı deneyimler sunuyor.
"Bir Leopar Gördüm" bölümüyle açılıyor roman. Distopik bir evrendeyiz. Ancak bu, basit bir distopya olmaktan öte; bastırılmış hafızanın, doğanın ve bedenin içinden yeniden kurulan bir alan. Bölgede soyu tükenmiş endemik bitkileri, hayvanları yaşama döndürmekle görevli yüzlerce bekçiden biri olan Karabalık ile tanışıyoruz. Anlatıcı o. Ayı Bekçisi, Ters Lale Bekçisi, Keçi Bekçisi de var. Türleri arayan her bekçi o isimle anılıyor. Leopar Bekçisi Leo, Mira, Keywan ve Semender Bekçisi diğer karakterler…
Donuk, cansız, ışıksız evrende hikâye anlatarak direnen Karabalık; yakalanmış, çeşitli cezalar almıştır. Eğer yine yakalanırsa ses telleri felç edilecektir. Buna rağmen anlatır. Teknofaşist bir evrendir bu. Her şey kontrol altına alınmış; anlatmak, hatırlamak yasak. Bekçiler, nesli tükenen hayvanları arıyor. Bulunan diş ve kemikler, diriltme kliniklerinde yeniden yaratılıyor. Yok eden de yaratan da aynı sistem; biçim verme telaşının izleri görülüyor. Yeniden yaratmak, aynı zamanda bozmak demek.
İnsan neden hikâye anlatır? Bu soru da önemli bir izlek. Arkaik kelimeler kullanılmış. "Mirapi" gibi. Mirapiye kapılmak... Asurcadan türetilmiş. Bir yandan haz veren, bir yandan hayrete düşüren duygular için kullanılmış. Puluhtu; korkuyla hayranlık, Akatça. Basug; bilinçsizce anlama, Aramice… Yok olan bir kültür var. Karşılığı olmayan duygular, Mezopotamya’nın kadim dillerindeki kelimelerle anlatılmış. Burada da yine yiten dilleri, kültürleri görüyoruz. Hikâyelerle, masallarla, kitaplarla birbirine bağlı bir dünya kurmuş yazar.
"Hikâye anlatmak, kemikten diriltmektir." (s. 17)
Kurulan distopik evrende; Munzur Dağları, Dersim, Munzur Nehri, kalekollar geçiyor… Yani tamamen bilinmez değil; aşina olduğumuz bir coğrafyayı, çok tartışılan meseleleri buluyoruz Saf Canavar’da.
Bir söyleşide; iktidarın hafızadan korktuğunu, çünkü hafızanın karşılaştırma yaptığını söyler Sema Kaygusuz. Orta Doğu’daki yıkımlardan sarsıldığını, toprağı kazıdıkça ortaya neler çıkacağını bilmediğini; Batı'nın, felaket senaryolarını gelecekte hayal ettiğini, bizim yanı başımızda yaşananların ise asıl felaket olduğunu, acıların üstüne dökülen betonu kazımak için Saf Canavar’ı yazdığını, romanın meselesinin insanın kendi gerçeğine temas etmesinin yasaklanması olduğunu ifade etmiş.
“Bizi geçmişe bıraktılar; seni yaşamayan leoparlara, beni artık yüzemeyen karabalıklara. Hiçbir şey hatırlamayalım, mümkünse her şey dirilsin istiyorlar.” (s. 21)
"Kemik sınırdır. Uğradığın her sınır, dışarı çağırır." (s. 22)
Karabalık, teselliyi eşyalarda arar; kepçe bulur. Eşyayla bağ kurma hâli var. Eskiye dair iz aradıkları alanlarda; topaç, saz, kafes, kuş kemikleri, Şiraz kilimi, cam küllük, ceviz masa bulurlar… Her bekçinin evi çağrışım atlasıdır, buldukları objelerin bağlarını düşünürler. Eşya onlara benlik katar.
Karabalık ve Leo son insanlardan… Diriltme işleminde son insanları kullanır sistem.
“Bu dişi elime alır almaz kendi yüzümü görüyorum.” der Leo. (s. 38)
Mira, Karabalık’ın evinde balık kokusu alır. Resme yaklaşır. Aynı mekânda farklı dünyadadır. Yeniden dirilen Mira hisseder balığı; bu, bedenin taşıdığı hafızadan gelen bir hissediştir.
Harezm Türkçesiyle kaydedilen Cümcümenâme de geçer Saf Canavar’da, Karabalık’ın öksüz ve yetimliği öğrendiği Yaşar Kemal’in Kimsecik romanı da… Yeats’ten Victor Hugo’ya, Bogdanov’dan Enis Behiç Koryürek’in ömrünün son demlerinde yazdığı, Çedikçi Süleyman Çelebi’yi anlattığı Vâridât-ı Süleyman’a kadar birçok eser ve isim yer alır.
"Biz bekçiler, hepimiz öksüz ve yetimiz. Bu iki büyük kaybın bitmeyen yasından geliyoruz. Hiçbirimizin soyadı yok. Köksüz, uzantısız, toprakta bitiveren yumrulardan ibaretiz. İlginçtir, Baskçayla Moğolcayı saymazsak, Türkçede “öksüz” ve “yetim” ayrımı, yani ebeveynlerden yalnızca anneyi yitirmiş çocuklar için özel sözcük kullanımı, bildiğim kadarıyla hiçbir dilde yok… Oysa annesizlik ölüm sessizliğidir. Biz bekçiler, en temel güven duygusundan yoksun birer öksüzken, babalarımızı alt eden devletli üvey babanın emri altında, yetimhanelerde büyütüldüğümüzü sonra anladık…" (s. 25)
Karabalık; kalıntılara, fosillere, kemiklere terk edilmiş bilinçler olduğunu kitaplarla kavrar.
Çok basit dille konuşulan distopik evrende fazla kelime yasaktır. En ufak şüphede istihbaratçılar gelir. Sivri buzları sormak bile tehlikelidir.
Mira (yıldız), Keywan ise Kürtçede Satürn demek. İsimleri Karabalık koyar. Madenlerde birbirine bağlı bambaşka bir dünya vardır. Umudu sürdürmek; bitkileri, hayvanları, suyu, kültürü yok edilen bu evrende mücadele azmini diri tutmak ister.
Sık sık hayvanlar geri gelirse doğanın nasıl gözükeceğini düşünür bekçiler. Samur Bekçisi, yetişkin bir karacanın çatallı boynuzunu bulur. Kurbağa Bekçisi, Canlı Katalog sayfasındaki eksik hayvanlar bölümünden karacayı görür. Erkek karacanın boynuz düşürdüğünü öğrenince yaşadığını düşünüp sevinirler. Boynuzları, Karaca Bekçisi’ne vermemek için ateşe atarlar. Aralarında sır olur bu. Bekçiler de rekabet hâlindedir.
"Küçük düşmanlıklarla açıklanamayacak gizemli bir korumacılıkla çoğu zaman bulduklarını saklıyor, doğadan silinmiş varlıklerin imgelerine tutkun âşıklara dönüşüyorlardı. Devletin hesap edemediği bu âşıklardı. Bulduğunu bulmak istemeyen yetimlerle öksüzlerin, maşukla kurdukları hasret dolu ittifak." (s. 28)
Dişten yaratılan kimerik varlık, Mira. Göğüs kemiğinden diriltilen Keywan ve onların aralarındaki tarif edilemez aşk. Aşktan ürker Karabalık, tedirgin olur. Karabalık anlatıcıdır, örgütleyicidir; onun dünyasında belirsizlik yoktur, tek amacı vardır: Madende yeşerttiği umudu ne olursa olsun diri tutmak.
Burçlar ve yıldızların seyri dili beslemiş; döngüsel, sembolik bir düzen kurulmuş. Bazı bölümlerde mirapiye kapılmamak elde değil (bakın, kelimeyi hemen kullandım).
"Mars’la Uranüs’ün Boğa’da kavuştuğu yumuşak bir yaz günü… Gökyüzündeki o ağır Ay-Satürn kavuşumu yetmezmiş gibi, Plüton’la Venüs kanlı bıçaklı bir kare açı yapıyordu… Güneşle Venüs kavuşumunda…” benzeri ifadelerle alışkın olduğumuz kronolojik zamandan çıkıp eski uygarlıkların galaksiye olan merakını, açılarla evreni anlamlandırma isteğinin izleri görülmekte.
Ulu cahillik, saf cahillik, kanıksanmış cahillik, uyuşturan cahillik, korkulu cahillik, cesur cahillik… Cahillik sınıflamaları oldukça ilgi çekici.
Eğer kitapları çizmekte sakınca görmeyen bir okursanız Saf Canavar sizi mutlu edebilir. Kitaptan cümleler:
"Ölümden sonrasını düşünen herkes için kuşkusuz bütün hayatlar yarım."
"Samimiyetsizlik sürekli samimiyet gösterisi ister."
"İnsanın tümüyle şeffaf görünebilmesi için tamamen sahte olması gerekiyor."
"Rüyadan başka yolu olmayan dipdiri bir hatıraydı sadece."
"Huylar tehlikelidir. Bir kişinin yaşadığı dünyayı nasıl kişiselleştirdiği huylarından okunur."
"Ayazdan başka hiçbir özelliği olmayan korkunç bir kış günü."
"Kaybedecek bir şeyi olanların göğü ile kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların göğü aynı değildir."
Tarık sopası, Dersim inancında evliya gücünün elle tutulur hâli sayılan küçük bir ağaç parçası; hem koruyucu hem şifalı. Tarık yolun çizgisi, yılansa o çizginin gölgesidir. Tarık düzeltir, yılansa uyarır… Yılan ve değnek, canlıyla cansızı beraberce gözeten yaşama gücü.
Madenler, yer altı uygarlığıdır; Kafkaslardan Orta Doğu’ya uzanan madenler bir ağ gibi birbirine bağlıdır. Bu yer altı derinliğine inen ilk kişi, Afganistan’daki Logar Vadisi’nde görev yapan Afgan Koyun Bekçisi’dir. Kabuklardan, uyluk kemiklerinden, kaya taşlarından diriltilmiş bireylerin o muğlak bilinçlerindeki gizil gücü ilk fark eden de o olmuştur…
Orta Doğu’daki madeni şaşmaz bir hesapla boyutlandıran kişi, İran bölgesindeki Asmanilerden Zuhal adlı biridir. Karınca kolonisinden esinlenerek tasarlamıştır madeni. Madenin en üstü Phermos; burada hava yumuşaktır. Göbek, Gaster Bölgesi; yemekhane, yatakhane. Alata en alt bölge, madenin ruhudur. Burada, yazılımcıların erişebildiği kronos arşivi vardır.
"Saklayacak bir şey yok, şurada biz bizeyiz, elbette zaman zaman zehre dönüştüğüm doğrudur…" (s. 113)
Karabalık, Mira ve Leo, leoparın peşine düşerler.
"Anlattıklarımı, anlatacaklarımı ateşe tutmayı unutmayın." (s. 139)
Anlamı sabitlemek istemez yazar. Katmanlı bir dünya Saf Canavar; her okunuşta farklı anlamlar çıkarılabilecek saf bir metin.