Aytun Aktan, "Hikâyeyi susturmak mümkün mü?", halktv.com.tr, 23 Mayıs 2025
Uzunca bir aradan sonra, yazar Sema Kaygusuz’un, Metis Yayınları tarafından yayımlanan, Saf Canavar romanıyla edebiyatın eşsiz tadına vardım. Ardışık iki okumanın ardından romanla ilgili duygularımın makamlarını aradım. Sarsılmıştım, çarpılmıştım. Zamanı kıran, yarattığı hislerle döngüselliği gerçekleştiren Saf Canavar hakkında yazmak için çok heyecanlansam da içimde bir yer bana romandaki dilin gücüne yetişemeyeceğimi söylüyordu. Ama öte yandan da hikâye anlatmanın yasaklandığı distopik bir evrenden kafamı kaldırmışken susmak olmazdı. Teknofaşist olarak tanımlanan dünyamızda ne yüzyıllarca uzak ne de tam bugünümüz olan Munzur dolaylarında, Milli Park’ın bekçileriyle kemikten, dişten, fosilden yeniden yaratılma evreninin sarsıcı hikâyesine davet ediyorum sizi.
Saf Canavar’ın dünyasında hikâye anlatmak yasak ama Karabalık Bekçisi ceza olarak kazınmış saçlarına, ses tellerinin kesilme ihtimaline ve hatta uyutulma riskine rağmen anlatmaya devam ediyor. Yok olan medeniyetlerin sözlüklerinde aranan, yeniden üretilen sözcüklerle duyguların makamları bulunuyor, sözlü kültür ve mitik anlatı damarı devam ediyor. Cümcümenâme, İsa’nın kemikten diriltme hikâyesi ve kutsal metinlerle kurulan bağ, yazarın önceki romanlarındaki mitik izleri takip ediyor. Ancak bu kez mit, geçmişe ait sabit bir referans değil de bugünü düşünmek için kullanılan canlı bir alan gibi hissediliyor. Yazarın diğer romanlarındaki hafıza meselesi devam ediyor, fakat artık yalnızca tarihsel hafıza değil, türsel hafıza, beden hafızası ve ekolojik hafıza da sahnede. Kaygusuz’un dili bu romanda daha karanlık, daha yoğun ve daha felsefi bir alana yayılıyor.
Romanın içinde Karabalık Bekçisi’nden başka kimler ya da neler yok ki? Leopar Bekçisi Leo ve onun tesadüfen bulduğu toplu mezardan ona kalan azı dişiyle, kendi bedeninden vere vere yaratılan Mira, diğer diriltilenler ve bekçiler, hiçbir canlının kalmadığı sanılan kurak topraklarda yaşamı devam edenler, yerin altında, madende örgütlenenler, bilim insanları, iktidardakiler, hayaletler, yıldızlarla örülü magmadan gök yüzüne uzanan dev bir âlem. Yazarın gücünü her sayfada hissettiğim, mirapi duygusuyla, hiç bitmemesini dileyerek okuduğum bir serüvendi Saf Canavar. Leoparı arama yolculuğu bahar sevincim oldu desem yeridir. Saf Canavar, 24 Nisan’da okurlarıyla buluştu. Hakkında tez yazılabilecek bu kitabı hafta sonu yazısına nasıl sığdıracağım bakalım, göreceğiz. Elbette ki eksik kalacak ve her okumada, herkes için yeniden yazılacak.
Yazarın kitaplarıyla tanışık okurlar bilir ki son yirmi yılda kendine özgün anlatı alanını kuran Sema Kaygusuz, hiçbir zaman yalnızca hikâye anlatan bir yazar olmadı. Onun metinlerinde anlatı, olay örgüsünü taşıyan bir araç olmaktan çok, hafızanın, bedenin, doğanın, travmanın ve dilin sınırlarını zorlayan bir düşünme biçimi oldu. Bu nedenle Kaygusuz’un yazı dünyası, başından itibaren edebiyatın hâkim gerçekçi çizgisinin dışına taşan; mitsel olanı çağdaş olanla, sezgisel olanı politik olanla, bireysel olanı ontolojik olanla kesiştiren özel bir alanda varlık gösteriyor. Ve çoğu zaman yazılanın ardındakini kavrayabilmek için farklı disiplinlerde okuma ve araştırma gerektiriyor.
Yazarın Saf Canavar kitabı ile bir önceki romanı Barbarın Kahkahası arasında on yıl var. Kaygusuz’un önceki kitaplarında parçalar hâlinde dolaşan meseleler bu romanda daha yoğun, daha karanlık ve daha radikal bir düzlemde bir araya geliyor. Hikâye anlatmanın suç sayıldığı bir dünya kuruyor yazar. Ancak romanın asıl meselesi distopik bir gelecek hayali değil. Esas mesele, insanın kendi hakikatiyle temasının sistematik biçimde engellendiği bir çağda anlatının hâlâ mümkün olup olmadığı sorusu.
Kitap “dünyasını yitirenler, ancak o zaman evreni keşfeder” diyerek açılıyor. Son sayfaya geldiğinizde başa dönüp bu cümleyi tekrar okuyun derim. Politik itirazlarını, toplumsal travmaları, ekolojik yıkımı, katliamları kitabın sayfalarında eritmiş; okurun hislerine, bilgisine güvenmiş bir yazarla birlikteyiz. Öte yandan okurunu kesinlikle konforlu bir alanda tutmuyor. Hep tetikte, hep rahatsız edici bir alandasınız.
Çağımızda dil artık yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda yönetim teknolojisinin bir parçası. İktidar artık yalnızca bedenleri değil, anlatıları da denetliyor. Neyin söylenebileceği, nasıl söylenebileceği ve hangi hikâyelerin görünür kalacağı belirleniyor. Bu nedenle Saf Canavar’daki yasak, klasik anlamda bir sansürden daha fazlasına işaret ediyor. Burada bastırılan şey yalnızca ifade özgürlüğü değil, insanın deneyimini ortak bir hafıza alanına dönüştürme kapasitesi.
Kaygusuz’un yazı evreninde hafıza her zaman merkezi bir mesele. Ancak Saf Canavar ile birlikte hafıza artık yalnızca tarihsel ya da kişisel bir alan değil, türsel, bedensel ve ekolojik bir katmana da taşınıyor. Dahice bir buluşla, nefis bir dille yapıyor bunu. Romanın dünyasında insan yalnızca geçmişini kaybetmiyor; doğayla kurduğu ilişkiyi, bedenin sezgisel bilgisini ve hatta dilin kaynağını kaybediyor.
Bu nedenle romanda beden son derece kritik bir yerde duruyor. Özellikle koku, temas ve titreşim gibi duyuların öne çıkarılması tesadüf değil. Örneğin modern aklın görme merkezli dünyasına karşılık Mira’nın resimdeki balığın kokusunu alabilmesi, fantastik bir ayrıntıdan çok bedenin zihinden önce çalışan başka bir gerçeklik alanına sahip olduğunun, sezgisel olanın gücünü gösteriyor. Bu durum, romanın insan-merkezci dünya görüşüne yönelttiği eleştiriyle doğrudan bağlantılı. Çünkü modern uygarlık, dünyayı ancak ölçebildiği, sınıflandırabildiği ve kontrol altına alabildiği ölçüde anlamlı kabul ediyor. Oysa Saf Canavar boyunca bedenin bilgisi, tam da kontrol edilemeyen bölgelerde ortaya çıkıyor. Kokuda, kemikte, tortuda, eksikte, kalıntıda.
Romanın en çarpıcı meselelerinden biri de burada beliriyor: “Diriltme” fikri.
Kaygusuz’un romanında yok olmuş türler yeniden üretilmeye çalışılıyor. İlk bakışta bu, ekolojik bir felaket sonrası onarım girişimi gibi görünse de yazar bu fikri tersine çeviriyor. Çünkü romandaki sistem doğayı geri getirmeye çalışırken onu yeniden parçalayarak yönetilebilir hâle sokuyor. Böylece roman yalnızca yıkımı değil, onarım aklının şiddetini de tartışıyor. Bu çok önemli bir kırılma noktası. Günümüz dünyasında ekolojik kriz çoğu zaman teknolojiyle çözülebilecek teknik bir problem gibi ele alınıyor. Kaygusuz ise daha derin bir soru soruyor: “İnsan, yok ettiği doğayı yeniden kurmaya çalışırken gerçekten doğayı mı geri getiriyor, yoksa kendi iktidarının yeni bir versiyonunu mu üretiyor?”
Romandaki bekçilerin kimler olduğu da çok önemli. Onlar Milli Park’ta, yaşamın tekrar kurulması amacıyla diriltme için çalışan bilim insanlarına çalışırlar. Bekçiler, bulmakla görevli oldukları kalıntıların adlarını taşırlar ve yaşamlarını buna adarlar. Yani onlar koruyandan çok, kurallara uymak zorunda olan ve bu amaçla doğmuş kişilerdir. Bekçiler öksüz ve yetimdirler. Bu yalnızca bireysel bir trajedi değildir. Kaygusuz bunu sistematik bir kopuş olarak açıklar. Annesizlik ölüm sessizliğine, babasızlık ise onun yerini alan devletli otoriteye bağlanır. Böylece bekçiler geçmişten, birbirlerinden ve hikâyeden koparılır. Bu metafor, modern devletin bireyle kurduğu ilişkiyi sert biçimde açar. Devlet, bireyi koruyan baba olarak değil; kökünden koparan, hikâyesini elinden alan, sesini sınırlayan bir aygıt olarak belirir. Ama yasak olmasına rağmen hikâye anlatma arzusu, sistemin tamamen kapatamadığı küçük yarıkları ustalıkla gösterir.
Kaygusuz’un uzun yıllardır sürdürdüğü doğa-insan ilişkisi tartışması bu romanda daha sert bir yere oturuyor. Onun önceki eserlerinde doğa çoğu zaman insanın bastırılmış taraflarını açığa çıkaran canlı bir alan olarak belirirken, Saf Canavar’da doğa artık geri çekilmiş, parçalanmış, hatta kaybolmuş durumda. Fakat tam da bu yok oluşun içinde doğanın hayaleti dolaşmaya devam ediyor. Kemiklerde, dişlerde, kokularda, fosillerde.
Romanın en güçlü imgelerinden biri olan “kemikten diriltmek” ifadesi de bu nedenle son derece önemli. “Kemiği bulan, eti döşer” diyen Kaygusuz bunu yalnızca yaratıcı bir yazarlık metaforu olarak kullanmıyor. Yazma eylemi de tıpkı dağılmış kemikler gibi var olanı yeniden bir araya getirme çabası hâline geliyor. Diriltmek aynı zamanda şiddet içeren bir süreç. Çünkü bir şeyi diriltmek, onu değiştirmeyi de içeriyor. Kimerik kardeşliğin bilimsel olarak neye karşılık geldiğiyle, duygusal alanda yaşattığı çelişkilerle, sosyal hayattaki karşılıklarıyla oldukça etkileyici. Onlar kendi bedenini aşan yeni ama bir o kadar eskiye ait, hafızası olan canlılar. İktidar onları numaralarla kodlarken, Karabalık Bekçisi onlara adlarını teslim ediyor. Sessiz bırakılma riskini göze alarak bize hikâyeyi anlatan Karabalık Bekçisi’nin esrarı da sayfalar ilerledikçe ortaya çıkıyor.
Gelelim belki de yazının başında olması gereken konuya; kitabın adına. Saf Canavar ilk bakışta dışsal bir tehdide işaret ediyor gibi görünüyor. Ancak Kaygusuz bir röportajında canavarın dışarıda, tanımlanabilir bir öteki olmadığını söylüyor. Canavar, sınırların çözüldüğü yerde ortaya çıkan bir yoğunluk. İnsanla hayvanın, canlıyla kalıntının, bedenle dilin karıştığı eşikte beliriyor. Roman, canavar kavramını klasik korku ya da fantastik edebiyatın dışına taşıyor. Canavar, normal düzenin karşıtı değil. Düzenin bastırdığı, dışladığı, sınıflandıramadığı şeyin geri dönüşü aslında. Mira bu açıdan romanın merkez figürlerinden biri. Bir azı dişten kurulan bedeniyle ne bütünüyle geçmişe ne de geleceğe ait. Bu canavar henüz tam adlandırılamadığından “saf”. Kategorilere bütünüyle teslim olmamış; insan, hayvan, kalıntı, beden, dil, hafıza ve gelecek arasında salınıyor. Bu nedenle canavar dışarıdan gelen bir tehdit değil, insanın içinde bastırdığı hakikat olarak tanımlanabilir.
Her paragrafına takılıp kaldığım kitabın kapak tasarımı da başka bir okuma gerektiriyor. Disiplinlerarası yaklaşımla hikâyenin tekrar yazılması gibi. Kitapla ilk karşılaşmadaki anlamı ile okuma sonrasındaki etkisi bambaşka. Emine Bora’ya ait bu tasarım gözünüzden kaçsın istemem.
22. yüzyılda, Munzur bölgesinde geçen bu distopik hikâyede, toplu mezardan çıkan bir azı dişten yeniden yaratılan Mira, bulduğu dalı yılandır deyip Tarık Sopası yapar, perşembeleri oruç tutmaya başlar, rüyalar görür. Ve leoparla olan amansız bağını keşfeder. Böylece kollektif bilinçdışı olarak da tanımlanan toplumsal hafıza, iktidarın tüm yasaklarına rağmen ortaya çıkar.
Bir de madende inşa edilen karşı hayatlar var. Yeraltındaki bu örgütlenme başka bir dünyayı işaret ediyor. Yazarın karıncaların yuvalarından ilhamla canlandırdığı maden, yeryüzünde yeniden kurulmak istenen hafızasız canlılar için bir hatırlama, öğrenme alanı. Tüneller aracılığıyla Ortadoğu’ya, Afganistan’a uzanan maden ve kütüphanesi, kadim bilgilerin de kaynağı. Güvenilir bir alan mıdır, bilinmez. Maden fikri, magmaya giderek yaklaşan olağanüstü bir metafor.
Yok edilmiş dünyada insandan saklanarak var kalmayı başarmış Şamua; leopar, baldıran ve daha fazlasıyla, diriltilenlerin hafızaları arasında kurulan bağlar çok güçlü. Hatta hayaletlerle geçirilen seanslarla okuru şaşırtan bağlantılar, dünyada mümkün olanın tahminimizden öte olduğunu söylüyor. Şiirler, yasalar, yıldız haritaları, laboratuvarlar, kütüphaneler, yeraltı tünelleri, kurumuş nehirler, geçmişten kalan kalekollar, Hamlet’in kuru kafası, yeni duyguların makamları ve buluntu kelimelerle bezeli harika bir roman Saf Canavar.
Daha çok yazasım var ama artık kitabı okumak için çokça sebep ve merak yaratmışımdır diye düşünüp bu haftayı burada bitiriyorum. Kaygusuz’un yeni kitabıyla ilgili söyleşiler oluyor, duyuruları sosyal medyadan takip edebilirsiniz. Kitabın yolculuğu uzun. Siz de bu şölene eşlik edin. Hepimize mutlu hafta sonları.