ISBN13 978-975-342-602-2
13x19,5 cm, 232 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tarih ve Ütopya, 1999
Çürümenin Kitabı, 2000
Burukluk, 2011
Var Olma Eğilimi, 2016
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Parçalanma, 2020
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Semih Gümüş, "Tarihinin kurbanı olmuş kadersiz ülke", Radikal Kitap, 8 Ocak 2016

Gerçekleşmemiş bütün büyük tasarımlar önce birer ütopya olarak ortaya çıkar. Gene de bir kayıt düşmek gerekir. Yaşadığımız zamanın kültürünü ve yaşama biçimlerini geriye, denenmiş ve silinip gitmiş dönemlerine götürmeyi amaçlayan tasarılar değildir ütopya. Ütopya, gelecek tasarımıdır. Kuşkusuz bu nedenle de, E.M. Cioran, “Sosyalizmin eninde sonunda ütopyacıların evladı olduğunu unutmayalım” diyor, Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinde.

Sosyalizm de sonunda her ütopya gibi sorunları ve eksikleriyle kurgulandı. O güne dek yaşanmamış olanı deneyecekti. Nedense sosyalizmin sonradan ortaya çıkan büyük sorunları tartışılırken bu yanı ihmal edildi. Önceden yaşanmış bir gerçeklik yeniden deneniyor olsaydı, daha sancısız yaşanabilirdi her şey.

Demek bugün yeniden kurgulanması gereken sosyalizm, öncekinin deneyiminden yararlanarak pek çok sorunu çözülmüş bir tasarım olarak ortaya çıkabilir. Geçmişte yaşanmış olan, bugün artık tarihse, ondan öğrendiklerimiz vardır, “zira tarih ütopyanın panzehiri’dir” diyor Cioran.

Bunu demek yetmez ama. Tarih bütün gelecek tasarımlarının panzehiridir ama o da sonradan görüyor işlevini. Baştan şırınga edilecek bir tarih yok, çünkü oluşmuş değil. Hem tarihin panzehir olduğu kadar zehir olduğu da unutulmasın. Yapıcıları güçlülerse ve tarih diye bilinenler hep yukarıda yaşayanların çizdiği yolun üstüne kuruluyorsa, onun aşağıdakileri zehirlediğinden de kuşku duyulmamalı. Ütopyalar olmasaydı yaşanmaya değer bir hayat olur muydu, dolayısıyla tarih bugüne geldiği gibi mi ilerlemiş olurdu. Hiç sanmam. Hem yönetenler tarafından ya da onlar için yapılmış ütopyalar hatırlıyor musunuz?

Hep boş kâğıt

Ütopyalar verili olanla çatışmayı ve ondan kopuşu göze aldığı için, tarihle uzlaşmamızı önleyerek sağlığımızı koruyor. Bunun tarihin ilerlemesine yaptığı katkının ne denli benzersiz olduğunu düşünelim. Bu ülkeden çıkmış ilk ütopya 1960’ların sonlarına doğru belirmeye başlayan devrim düşüncesiydi –bir ütopyaydı o– ve azınlığın kurgusu, sonunda ezilip yok edilenlerin acısını kilometre taşları gibi dizerken çoğunluğun yazdığı tarihi değiştirdi.

Yalnızca son yüzyılına bakmak bile şunu gösteriyor: Kendi siyasal rejiminin harcadığı bir ülke var burada. Cioran’ın Doğu Avrupa’sı ne kadar tarihe kurban olmuş ve kadersizse, Türkiye de tarihinin kurbanı olmuş bir kadersiz ülke olarak kendi kabuğunda çırpınıyor. Bazen aklıma gelip geçen düşüncem o ki, bu ülkenin İkinci Dünya Savaşı’na girmemesi kaderini olumlu etkilememiştir. Avrupa, yaşadığı büyük yıkımın içinden büyük bir sıçramayla çıktı, siyasal rejimlerini demokrasiyle sınadı. Benzersiz bir deneyim üstüne, yalnızca siyasal rejimlerini yenileyen değil, bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi de hızlandıran yeni bir Avrupa kuruldu. Bizim hâlâ iyi anlayamadığımız. Sonra nerelere savrulmuş olursa olsun. Demokrasi sınavlarında hep boş kâğıt verip geçer notları bir türlü gelmeyen bütünlemeye bırakmış, sonunda hiçbir şey öğrenemeden aldığı diplomayı karanlık odasına asıp pineklemeyi marifet saymış bir ülke, ancak başkalarının yaptığı tarihin nesnesi olabilirdi.

Tarihte bütün otoriter yönetimler ve diktatörler, uluslarını kurtarmaya ve sahte rüyaları gerçekleştirmeye adamıştır. Peron ne kadar Arjantin ulusuna yeni bir gelecek vaat etmişse, burada da yeni faşizmin vaatleriyle gözlerine perde inmiş bir yeni Türkiye var. Cioran bunu bazı güçlü uluslara özgü bir kimlik olarak da belirtiyor. “Fransa’nın yüzyıllar boyunca kendini öteki ulusları kurtarmaya, dünyanın gidişatını değiştirmeye yazgılıymış gibi hayal ettiğini” hatırlatıyor.

Tarihte ne çok yanılsama yaratılmış, ne çok sahici söz karşılıksız bırakılmıştır. Eğer kurmaya çalıştığınız dünya hep büyük, üstün gibi sözlerle anlatılıyorsa, orada kurmaya çalıştığınız egemenlik çürük dayanaklarla ayağa kaldırılmaktadır. Sürekli olarak kendi maddi temellerini ve uygun üstyapı kurumlarını donatmaya çalışan Roma, iki bin yıl sonra da dünyanın çimentolarından biri olarak yaşarken, temeli sağlam kurulmamış bir imparatorluk olan Osmanlı’dan kendi dışındaki dünyada yaşayan bir miras kalmaması, tarihin nasıl yapıldığını gösteren iki önemli örnek olarak okunabilir.

“Hitler felaketi hızlandırdı”

Bu yüzden bugün Türkiye’yi yeniden Osmanlı’nın yalnızca taş duvarına dayanarak kurgulayamazsınız. Cioran güzel bir örnekle, “Latin Amerika’nın geleceğine Avrupa’nın geleceğinden fazla inanıyorum” diyor. “Rejimler korkunç bile olsa, orada bir hayatdoluluk var. O halklar yıpranmamış. Burada Avrupa kendi kendini imha etti. Hitler felaketi hızlandırdı.”

Avrupa’nın yaşlı uygarlığının, ekonomik krizlerin ertesinde gelen yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla nasıl sarsıldığını eminim sıradan Avrupalılar da hissediyor. Çaresizler ama. Avrupa, kültürünü yeniden bulmak için özveride bulunmayı düşünüyor mu? Sanırım bunun da zamanı değil daha.

Burada da yıpranmış, kendi kendini tüketmiş bir halk, bugünün satraplarıyla kendi felaketini hızlandırıyor. Hem de pek bir şey hissetmeden ve duyuları körelmiş bir savrulmanın uçlarında. Belki de yanı başında –orası artık yanı başı– verilen güçlü kimlik talebi başarısızlığa uğrarsa, bunun bütün ülkenin ruhunun yok olması anlamına geleceğinin bilincinde olmadan. Tarihi burada kimin yazdığını görmek istemeyenler de bugün ne olduğunu belki bir yarım yüzyıl sonra anlayacak.

Bugünün tarihe aktarılan sayfaları canlı tanıklara geçmiştekine göre daha çok başvurma olanağına sahip. Bilimsel ve teknolojik olanaklar 21. yüzyıl ve sonrasının tarihinin daha güvenilir olacağını da gösterir mi? Elbette, diye yanıtlayabiliriz bunu, çünkü hem teknoloji her ânımızı geleceğe aktarırken işe yaramaz bilgileri eleyip tarihe kalacak olanları daha doğru biçimde ayırt etme olanağı verecek, hem de bireyleri birer özne olmaya aday bir yüzyılın geleceğe dönük yüzü daha güvenilir olacak.

Geçmiş zamanların tarihi dolgularla tamamlanarak –anlatıya dönüştürülerek– bugüne geldi. Oysa yeni yüzyılın tarihi dolgulara daha az gereksinim duyacak. Çok daha sağlam bilgilere ve belgelere dayanacağı için, güvenilirliği yüksek olacak ama bu arada öznelliği büsbütün dışarı çıkarmak da olanaksız elbette. Öznelliğine en çok güvenilen tarihçinin yazdığını daha güvenilir, hayal kırıklıklarına neden olmayan ve gözlerimizin önünde canlandırılmaya yatkın bulacağız. Bana kalırsa bugün artık düşünce üretiminin en yaratıcı alanını gelecek tasarımları oluşturacak.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova