ISBN13 978-975-342-038-9
13x19,5 cm, 96 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tarih ve Ütopya, 1999
Çürümenin Kitabı, 2000
Ezeli Mağlup, 2012
Var Olma Eğilimi, 2016
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Parçalanma, 2020
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Fatih Çodur, “Cioran’ın Burukluk’u üzerine söz almak”, Ayraç, Şubat 2011

1911-1995 yılları arasında yaşamış, Romanyalı deneme ve ahlakçısı Emil Michel Cioran’ın aforizmaları, bünyesinde adeta saplantılı bir bunaltının melankolik hazzını barındırır. Onlarla tanışık olduktan sonra, tanışıklık derecemizin kendi içinde derinleşip genişleyerek arttığını görürüz. Cioran’ı bir kez okuduktan sonra aklımızda bir yerlerde onunla ilgili bir parça, bir iz-ki bu genelde hüzün ya da kuşkunun ayak izidir – mutlaka kalır. Kendi küçük kar fırtınamızda, onun büyük kuşkuculuğunun izlerine rastlamamız her zaman mümkündür.

Cioran’ın aforizmal tutumu, içe bütün unsurlarıyla yerleşen ve zamanla iç’in kendisi olan, içine girildikçe içleşen ve yeri ve hususiyeti tam da belirli olmayan, içinden çıkılamaz bir burukluk ihtiva eder ki, onun bütün kitaplarında bu içselleştirme durumunu kolayca fark edebiliriz. 1952 yılında Fransa’da ilk defa Syllogismes de l’amertume adıyla basılan bu kitap, 1993 yılında Haldun Bayrı tarafından Fransızca aslından dilimize çevrilere, ilk yayımlanma tarihinden ne yazık ki çok uzun bir süre sonra ülkemize kazandırıldı. Çağın bütün çağ dışılıklarına ve çığırtkanlıklarına ve hatta insanlık tarihine ait pek çok eylem, unsur, kabul ve olguya karşı tavır alan ama yine de çağdaşlığından bir şey kaybetmeyen bir münzevi bilge tarafından yazılmış eşsiz bir reddiyeye benzeyen Burukluk, aynı zamanda yazarın hayatının bir kısa ama ayrıntılı bir özeti gibidir.

Burukluk’un kendi içindeki gerçekliği; hakikat, acı, bunaltı, kuşku, karşıt olma durumu gibi pek çok gerçeklikle bağdaşıyor. Çeviride acı, sıkıntı ya da ıstırap diye betimlenen olgu bunların en baskını. Cioran, sürekli bir Acı’dan bahseder. Enikonu Tanrılaştırmıştır onu, hayatın her noktasına yerleştirmiş, pek çok durumun çıkış noktası ve sonucu olarak göstermiştir. Öyle ki; o her yerdedir ve her yerde olmak bir avantajdır. Bundan faydalanan ise, en üst yokluk diye tanımladığı Tanrı değil, o Acı’nın kendisidir: “Her yerde olma avantajının sefasını süren, Tanrı değil Acı’dır”. Acı, bir belirsizlik deniziyse, o denizin sonsuz belirsizliğinde uçan halıyla dolaştırır bizi Cioran. Ve biz o acıya yukardan bakarız. Sokaklarında gezemeyebiliriz her zaman.

Cioran’ın hayatıyla birebir örtüşen ve düşünceleriyle özdeşleşen bu tavır, üst ve aşkın bir tavırdır. Bir narsistin tavrıyla benzeşse de, Cioran bunu daha yüzeyselleştirmekte ve ona kendiliğindenliğini kazandırmaktadır. Acıyı acı yapan, bireyin o acıda yok olurken, yüzündeki tebessümü kaybetmeyişidir. Belki de bu yüzden, “selamet hiç yoktur, sessizlik taklidindeki hariç...” der. Acı’dan kendine özgü bir haz alırken ve alıyor diye Acı’ya katlanırken, insan selamete nasıl erebilir ki? Sadece Acı’nın koylarında yüzen bir insan için elbette selamet vardır. Yüzmek, sessizliğin bir taklidi değil midir zaten? Acı’nın kıyısına hiç ayak basmamış-ki bu ancak Acı’nın başına gelebilecek bir şeydir- insanlar için selamet söz konusu edilebilir. Acı’ya tutunan insan, sessiz kalmamalıdır. Ama “felaket salgılayan insan”, bu suda yüzüp bu kıyıda gezemez. Cioran gibi bütün fikirleri elinin tersiyle iten birisi için geriye bir tek ondan sahte bir haz almak kalır.

Cioran gerçekten de her şeyi elinin tersiyle itmiş, vakur bir şekilde kendi gerçeksiz gerçeğini oluşturmuştur. “Hakikatler... artık onların yükünü çekmek istemiyoruz, ne de onlara kanmak veya suç ortağı olmak... Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum”(sf.7) demesi kim bilir bu sebepledir. Birtakım gerçeklerin varlığını kabul ediyor olabilir, ama onların ağırlığı ve yalancılığıdır onu bir noktadan sonra inkâra iten. Hıristiyanlığı da bu şekilde bıraktığını “Onca yıldır göz göre Hıristiyanlığı bırakıyorum” sözleriyle apaçık belirtir ki, sadece Hıristiyanlık değil, başlı başına “din” olgusuna da sırt döner: “Tanrı ve Şeytan tarafından hayal kırıklığına uğratılmış inanan, dinden ne medet umabilir?” diye sormaktan çekinmez. Cioran’da hakikatin yalancılığı ya da yalanın büyük hakikati karşısında hayal kırıklığına uğramış kişi; imgelemimizde kendi ıstırabına gömülmüş yalnız bir adam kılığında dolaşır görünür. “Kendinin sınırlarında: ‘Çekmiş ve çekmekte olduğum ıstırabı kimse hiç bilmeyecek, ben bile” der ki; belki de ıstırabının büyüklüğüdür onu böylesi konuşturan. Ama o ıstıraptan bir kaçış da söz konusudur. Bu kaçışı kendisinden dahi saklar. Bu bir kabullenmeme durumu olmasa gerek. Büsbütün bir özdeşleşme ve tadına ancak kendisinin varabileceği tatsız bir bütünleşme olabilir.

Cioran’ın her kelimesinde zihnimize hassas fırçalarla çizdiği o büyük tablo, her zaman o kadar da anlaşılmaz ve karamsar değildir. Oldukça hassas konular üzerinde fikir sunarken bile, o sadece kendine has ironisinden vazgeçmez. Dini motiflerin yer aldığı sözleri için bile aynı kural geçerlidir: “Çok önemli sınavlarda sigaranın yardımı İncillerden daha etkilidir”. Her ne kadar bunun gibi dini motiflerin yer aldığı aforizmalarda bir küçültmr durumu var gibi gözükse de; aslında bu, hayatın hurafelerine, yaşamın anlaşılmaz garipliklerine karşı eleştirel bir tutumdur. Ne ki anlamsızlığına inandıkları sadece bunlar değildir, Fikir, din, gizem, tarih, derinlik, dünya, bilim gibi birçok olgu onun için anlamsız ve bu nedenle değersizdir. Ne anlamın bir değeri ne de değerin bir anlamı vardır Cioran için. Kati ve kesin ifadeler kullanır eşyanın reddini yaparken. Aynı zamanda eşyanın içten dışa, merkezden çevreye bütün bir aktarım şeklini de yok sayar. Kitabın 8. sayfasındaki; “kesinlikle hiçbir üsluba varılamaz...” aforizması buna çok iyi örnek teşkil etmektedir. “Kesinlikle hiçbir üsluba varılamaz” ifadesi, Cioran’ın üslubunun ya ta kendisi ya da en büyük parçasıdır. –ama bu kanıya da tam olarak varılamaz!– Fakat bu soluğun, okuyucusuna neredeyse her satırda kendini hissettirmesi; su götürmez bir gerçektir. “Esrar-ötekileri aldatmak, onlardan daha derin olduğumuza onları inandırmak için kullandığımız kelime”, “... özgürlük mü? Afiyeti yerinde olanların safsatası...”, “Bilime itiraz: bu dünya bilinmeye lâyık değil...”, “Batı mı? Yarını olmayan bir mümkün”, “Tarihin savunulacak bir tarafı yoktur” gibi aforizmalar, Cioran’ın inkâr ediş biçiminin, üslubuna nasıl yansıdığını örnekler.

Kitabın otuz dördüncü sayfasındaki aforizma, Cioran’ın yaşam sürecinin ipuçlarını verir bize: “İçimde kendi modelimi aradım. Bu modeli taklit etme konusunda ise kendimi, aldırmazlık diyalektiğinin ellerine bıraktım. Kendini başaramamak o kadar daha hoş ki!”.

Melankoli, hüzün, ıstırap, belirsizlik, tiksinti, boşluk, bunaltı, ret, kuşku, yokluk gibi olgular adeta Cioran’la bir olmuş, Cioran’ı portreler olmuştur. Bütün fikir ve düşüncelerin üstünde bir kendi gerçekliğini bilgece kurmuş ve bu gerçekliği her şeyin ama yokluğun bile üzerinde tutmayı bilmiştir. Ulaşılmaz olanın nihayetsiz lezzetine varmak için çıktığı yolda, yolun ortasında ama yol çizgilerini yok sayarak yalpalaya yalpalaya yürümek, onun arayışını anlatır biraz.

Emil Michel Cioran, seksen dört yıllık yaşamına kendisini sığdıramamıştır. Kendi içinde kendisini barındıramayan, onu düzgün bir yere oturtamayan bir insanın iç ya da dış dünyasındaki başka herhangi bir şeyi de hiçbir yere düzgün bir şekilde oturtamaması doğal ve olağan kabul edilebilir. Bazen bunaltı, bazen sıkıntı, bazen de ıstırap diye adlandırmıştır, öznenin kalbini bütün kalpsizliğiyle sıvarken öznenin eline bulaşan bu rahatsızlığı!. Bu nedenle de; “İçimize işlemiş olan bir bunaltı vardır ki bizim için bilimin ve önsezinin yerini tutar” der. Bu öyle bir bunaltıdır ki, varlığımızın artık onu özümsediğini, onsuz yapamamak bir yana ondan ötede bir o olduğumuzu ve onu ondan daha iyi bilmemiz dolayısıyla anbean güçlendiğini ve tamamen kabul edilebilir bir hal aldığını öne sürer. Her düşünce bir tebessümün yıkıntısını andırmalıdır” derken, o peltek konuşmacının dilinden dökülen kelimelerle birlikte bir korku yaşadığını ama bu korkunun onu konuşmaktan alıkoyamayacağını da belirtir. Çünkü korkunun burçları da korkutulan kişinin surlarıyla birlikte yıkılacaktır. Bu gerçeklik; yani Cioran’ın insanı tam da belirsizliklerle örülü kuşku dolu bir alanda kendi kuşkulu hakikatine doğru götürmesi, öylesi dehşetengiz bir manzara serer ki gözlerimizin önüne; “Ötekileri bizden daha mutlu olmalarından dolayı cezalandırmak için onlara bunaltılarımızı aşılarız – daha iyisi olmadığından. Zira acılarımız ne yazık ki (!) bulaşıcı değildir” aforizmasının da ifade ettiği gibi, kendimizin dışında başka her şeyle olan ilişkimizin kökenine de o acıyı koyarız biz.

Ne var ki bu acı, kendi mutluluğunun acısı ya da kendi acısının mutluluğu için yetmemektedir, hiçbir mutluluğun ya da mutsuzluğun. İşte bu ikisinin ortasında bir yerde Cioran’ı aramaya bir kere çıktıysak biz, bir bilinmezlik yahut belirsizlik duygusunun izini süre süre, kendi küçük fırtınamızda, birer kar tanesi olduğumuzu fark ederiz sadece kendimizin saçlarına düşen. Ve hiç şüphesiz, bir Burukluk, yerleşir içimize, içimiz olur.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova