ISBN13 978-975-342-798-2
13x19,5 cm, 224 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Vitrinde Yaşamak, 1992
Yer Değiştiren Gölge, 1995
Ev Ödevi, 1999
Kötü Çocuk Türk, 2001
Kör Ayna, Kayıp Şark, 2004
Mağdurun Dili, 2008
Sessizin Payı, 2015
İkinci Hayat, 2020
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 9-19.

Benden Önce Bir Başkası bir yazarı bir başka yazarın ışığında okuyan denemelerden oluşuyor. Bir yapıta bir başkasının ışığında bakan ikili okumalar. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını Kafka'nın Dönüşüm'üyle, Kafka'nın Babama Mektup'unu Oğuz Atay'ın "Babama Mektup"uyla, Tanpınar'ın günlüklerini Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ıyla, Benjamin'in Pasajlar'ını Tanpınar'ın Beş Şehir'iyle birlikte ele alan çapraz okumalar. Peyami Safa'nın "Şark Nedir?"ini Cemil Meriç'in Bu Ülke'siyle, Cemil Meriç'in Bu Ülke'sini Edward Said'in Şarkiyatçılık'ıyla birlikte okuyan, bir ikili okuma perspektifiyle birbirine bağlanan karşılaştırmalı denemeler.

Ama burada bir karşılaştırmadan söz ederken, çoktan edinilmiş bir doğruyu birden fazla yapıt üzerinden örneklemeyi kastetmiyorum. Yapıtın haklarını hiçe saymak olur bu. Dahası, boşu boşuna karşılaştırmak: Zaten bildiğimiz şeyleri bir kez daha gösterir, karşılaştırmadan elimiz boş döneriz. Diğer yandan, her yapıtın kendine göre bir doğrusu olduğu gibi gevşek bir önermeden de yola çıkmıyorum. Yapıta çocuk muamelesi yapmak olur bu da. Bir bakıma onu kayırmak: Onu incitebileceğini düşündüğümüz kıyaslamalardan korur, kendi halinde geçinip gitmesine izin veririz. Bütün bu karşılaştırma probleminin biz-onlar, yerli-yabancı, burası-orası tartışmalarıyla yakından ilgisi olduğunu da biliyoruz. Ama ben buradaki ikili okumalarda oradakinin özgün, buradakinin kopya, ya da tersine buradakinin de en az oradaki kadar iyi olduğunu kanıtlamak üzere yapılan kıyaslamalardan uzak durmaya çalışacağım. Karşılaştırma derken, ister orada ister burada yazılmış olsun bir yapıtın fikirsel-biçimsel problemini bir başkasınınkiyle karşılaştırmayı kastediyorum. Kendinden önce ortaya atılmış problemlerle nasıl bir ilişki kuruyor yapıt? O problemin yerine nasıl kendi problemini geçiriyor? Ya da bazen nasıl o problemin gerisine düşüyor? Daha çok roman, öykü ve denemeden yola çıkacağım; günlüklere, mektuplara, kuramsal yazılara da yer vereceğim.

"Çoktan edinilmiş doğrular" değil, dedim. Ama çapraz okumayı davet eden bazı başlangıç fikirleri var. Birincisi, hiçbir yapıt boşluğa doğmaz; akan nehre sonradan eklenir. Bu dünya bizden önce de düşünülmüştür; bütün yapıtlar kendilerinden önceki yapıtlarla yapılmış bir konuşmanın izini taşır. Modern edebiyatta da böyle bu. Dostoyevski İnsancıklar'da Gogol'le tartışır. Kafka Dönüşüm'de Dostoyevski'nin elli yıl önce sorduğu soruyu, "İnsan mıyım, yoksa böcek mi?"yi cevaplar. Oğuz Atay romanlarını "yaralı donkişotlar"ın, "yeraltında yaşayanlar"ın, "ecinni tayfası"nın, "geviş getiren Oblomov' lar"ın, "hamamböcekleri" ve "metamorfoz"ların yankılandığı bir vadide yazar. Peyami Safa Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nda inançsız kahramanının mistik tecrübe sayesinde bambaşka bir adam olduğunu anlatırken alttan alta hâlâ "ecinni taifesi"yle boğuşuyordur. Bunun her zaman kasıtlı bir konuşma olması da gerekmiyor. Tanpınar "Hayat Karşısında Romancı"da Rus romanının "büyük muzdarip benlikleri"nden, "yeraltı itirafları"ndan, "onulmaz biçarelikler"inden sıkıldığını yazar; ama kendi onulmaz biçareliklerini kayda geçirdiği günlükleri çoktan bir "yeraltından itiraflar"a dönüşmüştür. Cemil Meriç'in "İnsan toplama çıkarmanın konusu olabilir mi?" sorusunun ardında yine bir Dostoyevski kahramanı, insan yaşamının matematiğin yasalarıyla açıklanmasına itiraz eden yeraltı adamı kımıldıyordur.

Her yazar kendinden önce dokunmuş bir metne bir düğüm daha atar, diye bitirebilirdik bu girişi. "Karanfil elden ele"(1) geçer; Gogol Dostoyevski'ye verir, Dostoyevski Kafka'ya geçirir, Kafka Oğuz Atay'a uzatır, Oğuz Atay yanındakine. Metinler böyle böyle çoğalır, edebiyat böyle zenginleşir, deyip geçebilirdik. Yine de diyebiliriz. Ama bir metnin kendinden öncekilere sorunsuzca eklendiğini söylemek, yapıtlar arasındaki konuşmayı hafife almak olur. "Metinlerarasılık" kavramı 1960'ların sonlarında yapıtı yoktan var eden bir yaratıcı-yazar imgesini sorgulamak üzere ortaya atılmıştı. Edebiyat metinleri kendi kendini harekete geçiren bir yaratıcının ürünü değildir, diyordu kuramcılar; böyle el değmemiş bir süreç yok burada, bütün metinler kendilerinden önce üretilmiş metinlerle konuşarak dokunmuştur. Doğru; ama zamanla kavramın içeriğinin değiştiğini de biliyoruz. Artık "metinlerarasılık" denince, bir yazarın kendinden öncekilere şapka çıkarmasını, sonra da kaldığı yerden yoluna devam etmesini anlıyoruz. Kelimelerin elden ele aktarılmasının gergin konuşmalara sahne olabileceği, bir yapıtın kendinden öncekilerle tıpkı ebeveynleriyle kavga eder gibi kavga ettiği, sonunda ortaya çıkan ürünün yalnızca öncekilerle konuşularak dokunmuş bir "metin" değil, aynı zamanda onlarla mücadeleden yapılmış bir "yapıt" olduğu gerçeği görüş alanımızın dışına çıktı.

"Ölmüş kuşakların geleneği," diyordu Marx, "yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker." Yalnız tarihte değil, edebiyatta da böyle. Bu kâbusu Türkçede en iyi anlatan, çünkü bir kâbus gibi yaşayan yazarlardan biri Tanpınar'dı. Günlüğünde, kendinden önce yazılmış kitapları "kendine çevrilmiş bir silâh" olarak algılamaktan bir türlü vazgeçemediğini yazar. Baudelaire'den, Valéry'den, Proust'tan, Yahya Kemal'den sonra yazmanın onu durmadan "hazin mukayeseler"e sürüklediğinden, "korkunç mukayese arzuları" içinde yazdığından, kendine doğru çevrilmiş silahların gölgesinde kendini bir türlü var edemediğinden söz eder. Modern edebiyat denen yeni bir sayfa açma isteğinin nasıl bir kıyaslama iklimine doğduğunu anlatan çarpıcı cümleler. Şu da Marx'ın "ölmüş kuşaklar" cümlesinin "ölmüş yazarlar" üzerine Oğuz Atay versiyonu: "Tutunamayanların prensi" Selim konuşuyor: "Bana hayatı zehir ediyorlar. Bütün yaşantımı etkileyerek benim için hayatı yaşanmaz bir cehenneme çeviriyorlar. Hepsinin yer aldığı bir roman yazacağım ve burunlarından getireceğim: bana yaptıklarını ödeteceğim onlara."

Dostoyevski'yle Dostoyevski, Gorki'yle Gorki, Kafka'yla Kafka olduğu için bir türlü kendisi olamayan Selim'i böyle anlatır Tutunamayanlar'ın yazarı. "Bütün hayat, bütün insanlık bu kitaplarda anlatılıp bitirilmiş", onların karşısında "kocaman bir beceriksiz Selim" olarak kalmıştır Selim. Şu da Turgut'un yepyeni bir dille konuşma isteğini hem dile getirdiği hem de tiye aldığı ironik versiyon: "Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizi sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve kendinibeğenmişçesinesankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı."

Kendinden önce bir şey söylenmemiş gibi konuşma isteği önemsiz değil. Ama kapı kolay açılmıyor. Zaten açıldığında, "dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla" milletin karşısına çıktığında, kendi kelimelerinin arasına Shakespeare'in, Dostoyevski'nin, Kafka'nın, Gonçarov'un, Joyce'un kelimelerinin karışmış olduğunu biliyordu Oğuz Atay. Evet, "canım yazarlar", onlara tutunalım; ama bir "ustalara saygı" safdilliği yok artık burada. Kendinden öncekilerle ilişkiyi problem olmaktan çıkaran bir selam çakıp gitme rahatlığı da yok henüz. Çünkü farkında: Kapı açıldığında milletin karşısına sıradan bir Don Kişot, yapmacık bir Hamlet, orta halli bir Raskolnikov, kendi halinde bir yeraltı adamı olarak çıkmak da var: "Siz, kendini şövalye sanan Don Kişot gibi ilginç de değildiniz üstelik. Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyin. Düşünecek meselelerimiz var. Her gün yüzbinlerce insan ölüyor. Ancak ilginç olaylarla uğraşabiliriz. Next please!" Evet, "kuvvet" problemi. Yine Selim konuşuyor: "Gorki'yi kendime benzetmek isterdim ama, rıhtımda un çuvallarını bir taşıyışı var: nerede bende o kuvvet."

Edebi miras probleminin aynı zamanda bir güç problemi olduğunu, bazı yapıtların daha güçlü, bazılarının daha az güçlü, bazılarının hepten güçsüz olduğunu görerek ilerleyebiliriz ancak. Burada "güç" derken bir yapıtın muhteşem ya da kusursuz olmasından değil, güçsüzlükle uğraşırken bile problemini tıpkı Turgut'un dediği gibi "burnumuza dayamasından", bizi kapıyı açmaya zorlayabilecek güçte olmasından söz ediyorum. Problemi önümüze bir Rus'un mu, bir Alman'ın mı, yoksa bir Türk'ün mü koyduğunun fazla önemi yok. Bunu bir "bize görelik" ya da bir "bizbizelik" zemininde; bir "Türkçemiz", bir "bizim edebiyatımız", bir "kendi bünyemiz" vurgusuyla halletmemize de imkân yok. Peyami Safa Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nda Ferit'in inkârdan inanca olan dönüşümünü anlatırken Suç ve Ceza'nın iğreti sonunu, yasaya meydan okuyan Raskolnikov'u ancak inancın yatıştırabileceği imasını sanki bu kez daha inandırıcı bir biçimde, problemi romanın tamamına yayarak yeniden yazmayı dener. Romandaki Dostoyevski göndermeleri (Ferit'in "müstebit ve cimri" teyzesini öldürme hayali, cinayeti "Ben teyzemi öldürürsem varım" fikriyle ya da "kendisinde herhangi bir iş yapmak iktidarının bulunmadığından şüphe eden bir adamın bu iktidarı kendi kendine karşı ispat etme" isteğiyle işleyeceğini düşünmesi, "evdeki ecinniler", "taifei cin yatağı" vs.) Safa'nın bu romanı Dostoyevski'yle konuşarak yazdığını gösterir. Ama sormak zorundayız: Raskolnikov'dan sonra aynı güçle kapımızı yumruklayabilmiş midir Ferit? Bugün Suç ve Ceza'yı Raskolnikov'un Sibirya'daki mahkûmluk günlerinin anlatıldığı bölümüyle değil, münkirin kutsal yasaya boyun eğerek yeniden dirileceği imasıyla değil, onu kan dökmeye iten o temel soruyla hatırlıyor olmamız boşuna mı: Neden toplumsal-kutsal yasaları yapanlar masum insanların kanını dökünce suçlu olmuyor da ben kan dökünce suçlu oluyorum? Bu soru hiç sorulmamış, Raskolnikov hiç yazılmamış, Dostoyevski hiç yazmamış gibi yazmak mümkün mü? Atay kaygılanmakta haklı: Sonunda milletin karşısına sorusunu çoktan cevaplamış, belki de hiç sormamış bir Raskolnikov olarak çıkmak da var. Dostoyevski'nin karşısında güçsüz bir yankıdan, bir Dostoyevski efektinden ibaret kalmak var.

Ya da Dostoyevski'nin bir "yeraltı trajedisi" olarak anlattığı tıkanmışlığı kendi hayatında tekrar tekrar sahnelemek var. Cemil Meriç'i düşünüyorum. Kendini aynı anda hem "prens" hem "parya", hem "dâhi" hem "fırsat yoksulu", hem "düşünce fatihi" hem "tekmelenen köpek", hem "şövalye" hem "kapıcıdan aşağı" olarak tarif ederken, kendi ifadesiyle bir "Dosto" romanından çıkmış gibi: "Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?" diye sorarken, kendini başkalarından daha soylu, daha bilgili, daha kültürlü, ama buna rağmen daha ezik hisseden yeraltı adamının yazgısını "bu ülke"de bir kez daha tekrarlamaktan öteye geçemiyor. Böyle zor anlarda, Oğuz Atay'ın yarı ciddi yarı şaka müdahalelerini ciddiye almakta yarar var. Yalnızca Dostoyevski'den sonra Dostoyevski gibi yazılamayacağına işaret ettiği için değil. Aynı zamanda Dostoyevski problemlerinin iyice ağırlaştırdığı havayı, Dostoyevski'de pek bulunmayan bir mizah duygusuyla dağıttığı için. İnsanın "onulmaz biçarelikler"ine şakanın gücüyle pekâlâ cepheden yaklaşabileceğini, iyi bir yazarın bu biçareliklerden güç toplayabileceğini hissettirdiği için. Yine Turgut konuşuyor: "Böyle giderse her mahallede bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltınız kadar yeraltı."

Yazarlar yapıtlarının dünyaya verilmiş benzersiz yanıtlar olmasını ister. Ama bu yanıtların neden benzersiz olduğunu anlamak için bile bir yapıtı başka yapıtlarla karşılaştırmamız gerekir. Başkaları ne söylerken o bize bunu söylemiştir? Aynı soruyu başkası nasıl, o nasıl cevaplamıştır? Başkasının sorusunun yerine kendi sorusunu geçirebilmiş midir? Geçirebilmişse nasıl? Buradaki denemelerde yapıtları bir tartışma ortamında bir araya getirirken cevabını aradığım sorulardan bazıları bunlar.

Bir de ikinci karşılaştırma hattı var. Bir yazarın farklı yapıtlarını birbirinin ışığında okumak bize bir problemin adım adım nasıl şekillendiğini ya da tersine nasıl görünüp kaybolduğunu gösterebilir. Yazarları yekpare bir sözün temsilcileriymiş gibi düşünüyoruz. Oysa "ezilmişler ve aşağılanmışlar" Dostoyevski'siyle "ecinni tayfası" Dostoyevski'si aynı Dostoyevski değildir. Aynı Suç ve Ceza'nın içinde bile birbirini yerinden etmeye yazgılı birkaç ses aynı anda duyulabilir. Toplumsal ya da kutsal yasayı bir güç perspektifinden kurcalayan Raskolnikov'un yaratıcısıyla bu inançsızın kutsalın önünde diz çökerse iyileşebileceğini söyleyen Dostoyevski aynı Dostoyevski değildir. Bize toplumsal-kutsal yasalar hakkında bugün de aynı ölçüde geçerli soruları soran yeraltı Dostoyevski'siyle bütün bu soruları Rus toprağına, Rus ruhuna, Rus Tanrısı'na yabancılaşmış aydınların sızlanmaları olarak paranteze alan Dostoyevski aynı Dostoyevski değildir. Ya da "Taşrada Düğün Hazırlıkları"nda dünyanın önümüze yığdığı sıkıcı görevlerden kurtulmak için sıcacık yatağında "kocaman bir mayıs böceğine" dönüştüğünü hayal eden Eduardo Raban'ın yaratıcısıyla yine bir böceğe dönüşen, ama sonunda yamyassı bir böcek olarak çöpü boylayan Gregor Samsa'nın yaratıcısı aynı Kafka değildir. Sevdiği yazarlara "tutunduğundan" söz eden Oğuz Atay'la sevdiği yazarlara fazla tutunduğu için bir türlü yazamayan "yazamadığı romanların yazarı" Selim'in yaratıcısı aynı Oğuz Atay değildir. Ya da günlüğünde "Biz Steinbeck'in pamuk ve şeftali toplayan işçileriyle birlikte acı çekeriz, Hamlet'in meselesine katılırız. 'Palto' bizi derinden sarar. Batılı değerlendirir, biz severiz" cümlelerini kuran, "bizim samimiyetimiz ve sıcaklığımız"dan söz eden, "bizim pathos"umuzun yazarı Oğuz Atay'la o pathos'un kurcalanmadık yerini bırakmayan Atay aynı Atay değildir. "Türk tarihinin büyük hatırası"ndan, "ırkımızın gizli bir nabız gibi atan tarihi"nden, "çekiç seslerinin gazâ tekbirleri ve zafer nâralarıyle, kılıç, nal şakırtılarıyle yarıştığı muzaffer, mesut devir!"den söz eden Tanpınar'la geçmişin yansıtıcılığını çoktan yitirmiş bir paslı ayna olduğunu anlatan Tanpınar aynı Tanpınar değildir. Bize bedensel zaaftan, zonklayan bir bacaktan, bir uzvunu kaybetme tehlikesiyle yaşamanın nasıl bir şey olduğundan söz eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun yazarıyla milli gövdenin işe yaramaz organlarının, hasta uzuvlarının, kangren olmuş taraflarının kesilip atılması gerektiğinde ısrar eden, güçlü "Türk uzviyeti"nin yazarı Peyami Safa aynı Peyami Safa değildir. Dünyanın bütün "makhur ve mağlup kavimler"inin tarih denen savaşı kaybettikleri için kendilerini temsil etme hakkından mahrum bırakıldığını söyleyen Cemil Meriç'le aynı kavimlerin nasıl "Caliban"laştırıldığını görmezden gelen, "Kalabalık Caliban'dır, sevimsiz, pis, ahmak Caliban" cümlesinin yazarı, "Yığın kadındır. Irzını teslim edecek bir zorba arar. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü"nün yazarı aynı yazar değildir.

Ya da aynı yazardır. Bazen farklı yapıtlarda, bazen aynı yapıtın içinde konuşan bu farklı yazarları birbirinin ışığında okumak bizi hem klişeleşmiş yorumlardan hem koşulsuz hayranlıklardan hem de bir yapıtın bazen kasten görünür kıldığı, bazen çelişkileriyle sahnelediği problemin gerisine düşmekten kurtarır. Bir yapıtı okurken aynı yazarın farklı sesleri arasında bazen kıran kırana olabilecek mücadele üzerinde, ya da bu mücadelenin bazen nasıl başlamadan bastırıldığı üzerine, orada tamamlanmadan bırakılmış cümle taslakları, kırılma noktaları ya da çatallaşmalar üzerine düşünmemizi sağlar. Bu çatallaşmaların neden bazı yapıtlara güç verdiğini, bazılarını güçsüz bıraktığını anlamamızı sağlar.

Ama karşılaştırmayı davet eden başka şeyler de var. Sonuçta aynı tek dünyada yaşıyoruz. Tanpınar Beş Şehir'i yazarken Walter Benjamin hayatta değildi; ama bu dünyadan erken ayrılmasaydı, muhtemelen aynı yıllarda Paris'te Pasajlar üzerinde çalışıyor olacaktı. Tanpınar'ı onunla "baş başa" kalarak okumak hep aynı "sükût suikasti" yorumlarını çoğaltmamıza yol açabiliyor. "Korkunç mukayese arzuları"nı bastıran ya da yapıtlarını kendisiyle baş başa kalarak yazan biri değildi Tanpınar. Bu yüzden burada ben de onu, hemen hemen aynı yıllarda başka bir ülkede, başka bir dilde, başka kültürel basınçlar altında, ama yine Proust'tan, Baudelaire'den, Dostoyevski' den etkilenerek yazan, Tanpınar'ın kendi ifadesiyle söylersem, yine "Freud ile Bergson'un beraberce paylaştıkları bir dünyanın çocuğu" olan, yine bugünün geçmişle nasıl ilişki kuracağını problem edinmiş bir Marksist denemeciyle, Benjamin'le birlikte okumayı deneyeceğim. Biri Yahudi kökenli, Berlinli; diğeri İstanbul'da doğmuş, Müslüman. Biri modernist bir estetikle komünizmi, Yahudi mistisizmiyle tarihsel maddeciliği buluşturmaya çalışıyor; diğeri enerjisinin büyük bölümünü Garp'la Şark arasında bir terkip kurmaya adamış. Yapıtlarında ortak kaygılar, benzer problemler, çarpıcı ifade benzerlikleri var. Ama aynı zamanda büyük farklılıklar: Tanpınar "hayatın mucizesi olan devam"da ısrar ediyor; Benjamin tarihin sürekliliğini parçalayacak "olağandışı, neredeyse kavranamaz ve mucizevi" bir kesinti umuduyla yazıyor. Tanpınar "hasret"in yazarı; Benjamin'in yazdıklarına "dehşet" yön veriyor. Tanpınar kültürü "ruhsal saltanat" la ilişkilendiriyor; Benjamin "sınıf uçurumu"ndan, "barbarlık"tan, "kaba ve maddi şeyler için verilen mücadele"den söz ediyor. Evet, benziyorlar; ama nereye kadar?

Hepimizde bir "Selimlik" olmalı: Dostoyevski'yle Dostoyevski, Kafka'yla Kafka, Tanpınar'la Tanpınar olabilmek gerekir. Ama bir yazarı daha iyi anlayabilmek için, onu başkalarıyla karşılaştırmaktan kaçınmayalım. Çoğu yapıtını "devam zinciri"nin kayıp halkalarını bulmaya adayan "Bursa'da Zaman"ın yazarını, kültürel sürekliliğin daima bir şiddet içerdiğini söyleyen "19. Yüzyılın Başkenti Paris"in yazarıyla birlikte okumak iyi bir başlangıç noktası olabilir. İki yazarın nasıl bir ortak modernlik zemininde buluştuklarını, ama aynı zamanda yollarının nerede bir daha buluşmamak üzere ayrıldığını görebilmemizi sağlayabilir.

Ya da Cemil Meriç. Türkiye'de "çağdaşlaşma" söyleminin ilk değilse bile en sert eleştirmenlerinden biriydi Meriç. 1964 gibi erken bir tarihte yüzünü Doğu'ya dönmüş, Hind Edebiyatı'nı yazmıştı. Kitabının o yıllarda hiç ses getirmediğinden yakınır. Ama bugün Bu Ülke'nin yazarını Şarkiyatçılık'ın yazarıyla, Edward Said'le birlikte ananlar var. Evet, bir benzerlik var. Şarkiyatçılık (1978) henüz ortada yokken yayımladığı Umrandan Uygarlığa (1974) ve Bu Ülke'de (1974) Avrupa'nın Şark üzerine yalanlarını eleştiriyor, "modernleşmek", "asrileşmek", "azgelişmişlik" gibi kavramları Avrupa' nın bilgide yarattığı çarpılmanın ürünü olarak değerlendiriyordu Meriç. Şarkiyatçılık'ın Türkçe çevirisine yazdığı sunuşta "kendimizi batının imal ettiği çarpıtıcı bir aynadan seyrediyor, daha doğrusu bu hayale göre inşa etmeye çalışıyoruz" gibi cümleler kurmuşluğu da var. Aynı yerde, 1960'larda kendisinin de Şarkiyatçılık gibi bir kitap yazmayı istediğinden, ama bunu bir türlü gerçekleştiremediğinden söz eder. Soru, kendi sorusu: "Neden Oryantalizm'e uzaktan veya yakından benzeyen bir kitabın altında bir Türk'ün imzası yok?"

Madem kendisi "korkunç mukayese arzuları"nı bastırmıyor, biz de bastırmayalım. Bu Ülke'nin yazarıyla Şarkiyatçılık'ın yazarı gerçekten aynı şeyi mi söylüyor? Ya da Peyami Safa: Avrupa'da "bütün şarka izafe edilen müşterek vasıflar"dan hoşlanmadığını, "Şarklı denince birbiriyle hiçbir münasebeti olmayan bir Müslümanla bir Budist"in, bir Hintli'yle bir İranlı'nın, bir Arap'la bir Türk'ün aynı toptanlaştırıcı bakışla birleştirilmesine karşı çıktığını, Avrupalı yazarların büyücü ve kaderci, tembel ve hımbıl Şark imgesinden rahatsız olduğunu biliyoruz. O halde "Şark Nedir?"in, "İki Şark Arasındaki Fark"ın, "Şark-Garp Münakaşasına Bir Bakış"ın, "Doğu-Batı Sentezi"nin yazarıyla Şarkiyatçılık'ın yazarı nerede ayrılıyor birbirinden? Ya da kutuplar nerede birbirine yaklaşıyor: "Türk inkılâbı"nı savunan milliyetçi-medeniyetçi Peyami Safa'yla "yobazlık"ı üstlenen inkılap karşıtı Cemil Meriç hangi zeminde buluşuyor?

Ama madem bu soruları soruyoruz, "bize göre" yapılmış bir eleştirinin rahatlığına sığınmayacağız, şu karşılaştırmadan da çekinmeyelim: Batı'nın Doğu'ya hükmedebilmek için nasıl bir Doğu imgesi kurduğu sorusunu, Doğu'nun kendi kendine hükmedebilmek için nasıl bir Batı kurduğu sorusuyla birlikte tartışabiliyor muyuz? Bu soruları birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan sorular olarak sorabiliyor muyuz? Avrupalı yazarların Doğu imgesiyle kendini bazen Batılı, bazen Doğulu, bazen Doğu-Batı sentezcisi sayan Türkiyeli yazarların Batı imgesi arasında nasıl bir fark, aynı zamanda nasıl bir benzerlik var? Peyami Safa'nın romanlarını aynı Peyami Safa' nın "Şark Nedir?"iyle, "Şark Nedir?"i Cemil Meriç'in "Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu"yla, "Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu"nu Bu Ülke'yle, Bu Ülke'yi Edward Said'in Şarkiyatçılık'ıyla karşılaştırarak okumak, bu soruları kurcalayabileceğimiz verimli bir tartışmanın ilk adımlarını oluşturabilir.

Son bir başlangıç fikri, bu kez Roland Barthes'dan. 1970'lerin sonunda yaptığı bir konuşmada, edebiyatın ütopik yanından söz ederken, "dünyayı değiştirme" yönündeki Marksist önermeye "dili değiştirme" yönündeki Mallarmé'ci önermenin eşlik etmesi gerektiğini söylemişti. Bu "eşlik etme" fikri yalnızca siyasi eleştiriyi modernist edebiyatın kazanımlarıyla ulaşılmış bir başka doğruyu, dilin de bir siyaseti olduğunu görmeye davet ettiği için değil, aynı zamanda eleştirel düşüncenin ancak birbirine uzak kalmış doğruları birbiriyle konuşmaya zorlayarak gelişebileceğine işaret ettiği için de önemli görünmüştü bana. Başlamak için paradokslar iyidir; eleştirel düşünce için daha da iyi. Çünkü iki problemi birbirinin ışığında bir kez daha düşünmeye zorlar bizi. Eğer bu dünya böyle şekillenmişse dil de ister istemez bundan payını alır; öyleyse bu dünya değişmelidir; böyle diyor birinci önerme. Ama ikincisine de kulak verelim: Dil bu dünyayı anlamamızın saydam bir vasıtası değil, o dünyayı var eden ortamlardan biri; eğer dil değişmezse bu dünya da değişmez; öyleyse dil değişmelidir. Bu iki önermeyi birbirinin kuvvetine, ama aynı zamanda zaafına işaret edecek şekilde konuşmaya zorlayabilecek miyiz?

Bu tür çifte problemleri farklı yazarların katıldığı bir tartışma ortamında, Tanpınar'ın sözcüklerini kullanırsam, evet "korkunç mukayese arzuları"yla kurcalayan çapraz okumalar elinizdekiler. Kitapları kütüphane raflarında yan yana, edebiyat tarihlerinde arka arkaya, satış listelerinde alt alta görüyoruz. Sözünü olduğundan güçlü gösterebilmek için kendini kâh o yazardan kâh ötekinden alıntılarla tahkim eden yazılarda, sanki Dostoyevski'yle Kafka aynı şeyi söylüyormuş gibi, sanki Tanpınar'la Benjamin aynı hasret burcundanmış gibi, sanki Cemil Meriç'le Edward Said aynı kabiledenmiş gibi, sanki dünyanın bütün yazarları kolayca geçinip gidiyorlarmış gibi, aynı önermenin emrinde kol kola çalışırken de görüyoruz. Ama bir yapıtlar konferansında bir araya gelebilirlerse eğer, gevşek konuşmalar yerini gerilimli bir tartışmaya bırakabilirse, o zaman bize çok daha fazlasını söyleyecekler.

Kitabın son denemesine, "Kapalı Kapıdaki Çatlak"a gelince. Orhan Koçak'ın yazılarıyla ilgili bu denemeyi bu kitaba alıp almamayı epey düşündüm. Koçak'ın yazılarıyla Adorno'nunkiler arasındaki bazı paralelliklerden yola çıkıyor olsa da, diğerleri kadar ikili bir okuma değil çünkü bu. Ama madem "benden önce bir başkası"ndan söz ediyorum burada, seleflerden ve yol göstericilerden söz ediyorum, benim için de yol gösterici olmuş bir yazarla ilgili bu yazıya burada bir yer var, diye düşündüm. Bir de şu var: Bize hep kapalı kapılardan, kapı dışarı edilenlerden, kapalı kapının önünde ömrünü tüketenlerden söz eden bir yazar, Franz Kafka üzerine bir denemeyle başlayan bu kitabı bu kez kapıdaki çatlaktan söz ederek bitirmek istedim. Kapıda ince bir çatlak var. Eğer olmasaydı, bu yazılar da olmayacaktı.

Notlar


(1) Edip Cansever'in "Yerçekimli Karanfil"inden şu dizeler:

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte

Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel

O başkası yok mu bir yanındakine veriyor

Derken karanfil elden ele. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova