ISBN13 978-605-316-265-0
13x19,5 cm, 224 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Dönüş, 2009
Çevengur, 2010
Can, 2010
Mutlu Moskova, 2012
Muhteşem Vahşi Dünya, 2014
Çukur, 2017
Birbirimiz İçin Yaşayacağız, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Behçet Çelik, "Ruhun özlediği o tesadüfi şey: Platonov’un 'Saklı İnsan'ı", K24, 29 Aralık 2022

Saklı İnsan, [1] son yıllarda Türkiye’de sayısı giderek artan Platonov okurları için sürpriz oldu. İkisi uzun, dokuz öykü ve iki deneme içeren bu derlemeyi “benim için bu yılın kitabı” olarak seçmem öncelikle Platonov’un edebiyatına duyduğum hayranlıktan ötürü, ama aynı zamanda Metis Yayınları’nın ilgi gören bir yazarın mümkün olduğunca bütün (ya da ulaşılabilen) yapıtlarını yayımlama konusunda gösterdiği özen de etkili bunda. İlgiyle, severek okuduğumuz kitaplar bizi başka kitaplara yöneltir; genellikle aynı yazarın başka kitaplarıdır bunlar ya da aynı tarzdaki, yakın ekollerdeki yapıtlardır. Saklı İnsan’ı okuduktan sonraysa farklı, kuramsal bir kitabı, iki yıl önce yayımlanan McKenzie Wark’ın Moleküler Kızıl: Antropesen Çağının Teorisi [2]kitabını dikkatle yeniden okuma isteği duydum. Bu kitabın Platonov’la ilgili bölümündeki kimi düşünceler, saptamalar Saklı İnsan’ı okurken sıklıkla aklıma geldi. Yılın kitabı seçmemde bu iki kitabın birbirini çağırıyor olması da etkili oldu.

Moleküler Kızıl, Platonov’un yapıtları bütün yönleriyle incelenmemiş olmasına rağmen Türkçede bugüne dek onun hakkında yayımlanmış en ayrıntılı değerlendirmelerden biri. [3]“Platonov’un yazıları çoklu okumaya açıktır. Rus dilini kendine özgü bir biçimde kullanmasının, kozmist ve dinsel temalarının incelenmesini benden daha uzman olanlara bırakıyorum,” diyen Wark, eski bir Proletkült yazarı olan Platonov’un yapıtlarını daha çok “Devrime ilişkin tarihsel alegorisi; bu tarihin gündelik niteliği; proleter bir nesir inşa etmek için kendine özgü yönteminden kaynaklanan bir tür tektoloji[ye]” yoğunlaşarak okuduğunu belirtiyor. Burada “tektoloji”den kısaca söz etmek lazım. Bolşeviklerin liderliği için vaktiyle Lenin’e rakip olmuş Aleksandr Bogdanov’un üzerinde uzun uzadıya durduğu bir yöntemdir bu – Wark, Platonov’un da Bogdanovcu eğilimleri olduğunu belirtiyor.

“[Bogdanov] Marksizmin özünün emek bakış açısı olduğu kanısındaydı. Dünyayı örgütleyebilmek için emeğin, tektoloji adını verdiği kendi bilgi örgütlenmesini ve kendi kültürel gelişim araçlarını, yani Proletkült’ü geliştirmesi gerektiğini düşünüyordu.” (MK, s: 21)

“Tektoloji ilk başta, bir sistem teorisi oluşturma doğrultusunda zamanından önce doğmuş bir girişim olarak okunabilir belki. […] Sistem teorisi hiçbir zaman bir bilimlerin bilimi haline gelmemiş olsa da, yanlamasına, bilimden bilime sıçrayarak sistemleri ve yapıları aydınlatan bir dizi metafor ve teknik üretmiştir. Öyleyse tektoloji […] dünyada bilgiyi ‘yanlamasına’ örgütlemeye dair bir tür sezgidir.” (MK, s. 104)

Platonov’un yapıtlarındaki “emek bakış açısına” daha sonra değinmek üzere, önce Saklı İnsan’ın benim için bir başka öneminden söz edeceğim: Bu derlemede “Kuşkuya Kapılan Makar” öyküsüne yer verilmiş olması. Birikim’in Sovyet Devrimi’nin 100. Yılı münasebetiyle hazırlanan dosyası için Platonov ve Grossman üzerine bir yazı hazırlarken [4]bu öyküden haberdar olmuştum. Platonov’un öykülerinden yapılan The Fierce and Beautiful World başlıklı seçkinin sunuşunda bu öyküden bahseden Yevtuşenko, Platonov’un 1931’de Krasnaya Nov’da “Kuşkuya Kapılan Makar”ı yayımladığını ve bütün dergilerin sıkı bir takipçisi olan Stalin’in, bu öyküyü okuduktan sonra derginin üzerine kırmızı kalemle, “cüruf” yazdığını belirtiyordu. [5]Stalin’in yanı sıra Rus Proleter Yazarlar Birliği RAPP’ın başında bulunan Leopold Averbah da bu öykünün Platonov’un kulak sloganlarını dillendiren bir küçük burjuva ve önemsiz bir anarşistleşmiş metafizikçi olduğunu bas bas bağırdığını söylemiş.

Platonov’un mektuplarından oluşan Birbirimiz İçin Yaşayacağız’da [6]Pravda’da yayınlanan Averbah’ın eleştirisi nedeniyle gazetenin yazı işlerine gönderdiği mektup da yer alıyordu. [7]Şöyle diyordu orada Platonov:

“Makar’ı anarşistlikle ve küçük burjuvalıkla suçlamak tamamen yersiz: Makar Rusya köylerinde doğdu ve büyüdü. […]

Makar’ın duygu ve düşüncelerinin bana atfedilmesi edebi eleştirinin ötesine geçen bir şeydir, kendi öykümün kahramanı ben değilim, ben sadece okur onları daha iyi görebilsin, kendisini daha çok öykünün içinde hissetsin diye tasvir ettiğim kahramanlara bütünüyle ‘iradelerini’ teslim eden bir yazarım.” (BİY, s. 97)

Bu öykünün girişinde iki figürü karşı karşıya getirir Platonov, biri “akıllı elleri suskun kafasıyla hareket ed[en]” Makar, öbürü de köy halkı tarafından “kafası çalışıyor ama elleri boş. Saf akılla yaşıyor…” diye tanımlanan Çumovoy. Tahmin edileceği üzere “yoldaş” Çumovoy “halkın ortak yarara doğru kararlı bir çizgide ilerleyişini yönetmekte[dir].” Tekniğe meraklı olan Makar’ın birkaç girişimi –müteharrik bir araç, rüzgâr gücüyle kendi etrafında sürüklenen bir atlıkarınca– başarısız olunca Çumovoy tarafından “kendi hesabına çalışan bir bencil” olarak suçlanarak cezalandırılır Makar ve çalışmak için Moskova’ya gitmek zorunda kalır. Trende yapacak bir işi olmadığı için düşünmeye başlar – “elleri kıpırtısız kalınca boşa çıkan akıl gücü Makar’ın koca kafasına dol[ar].”

Düşünmeye başladıkça birçok konuda kuşkuya kapılır Makar, bir yandan da kendince icatlar yapar, mesela yolda sütlerin köylerden Moskova’ya güğümlerle taşındığını görünce bir süt taşıma hortumu (boru hattı!) yapılabileceği düşer aklına; benzer biçimde Moskova’da bir inşaatta çalıştığı sırada betonun demir iskeletlerin içine paketlenmesi yerine yukarıya borularla taşınması gerektiğini düşünür. Meselelere bir işçinin bakış açısıyla bakmaktadır – Wark kitabının Platonov’a ayırdığı geniş bölümde bu öyküden söz etmiyor, etseydi çalışmasında sıkça kullandığı “emek bakış açısı” terimine bunları örnek olarak verirdi sanırım. Gelgelelim, Moskova’daki bürokrasi meselelere o açıdan bakmıyordur, sürekli bir yerden başka yere gönderilir Makar. Bir ev inşaatında çalıştığı sırada Makar’ın bu evde kimin oturacağını önemsememesi de dikkat çekicidir, öykünün anlatıcısı Makar’ın da zihninden geçtiğini sezdirerek şunları söyler:

“Makar’ın köyündeki amiri yoldaş Lev Çumovoy olsa […] geleceğin apartmanında dairelerin nasıl bölüşüleceği konusuyla ilgilenirdi, demir kazıklarla değil, ama Makar’ın sadece iş bilir elleri vardı, kafası yoktu; bu yüzden hangi işin ucundan tutacağını düşünüyordu sadece.” (Sİ, s. 55)

Satır arasında Makar hakkında şunu öğreniriz: Bölüşüm ilgisini çekmiyordur, ama inşaatta onu ilgilendiren bambaşka bir şey vardır. “O sadece tüm insanların geleceğinin garantisi demek olan teknikle ilgilenirdi.” Teknik, insan emeğinin ürünü, geleceğin garantisi budur! Kafası da yok değildir, ama başka türlü işlemektedir. İnşaat faaliyetinde bir sorun olduğunu sezer, bir şey eksiktir. Makar’ın bu sezişini “göğsünde mahcup bir işçi efkârı büyüyordu” diye aktarır anlatıcı bize. [8]

Makar sadece gördükleri karşısında kuşkuya kapılmaz, kendisi hakkında da kuşku duyar bir yerde. Uzun arayışlardan sonra Moskova’da proletaryayı bulduğunda onlara işlerini kolaylaştıracak bir hortum icat ettiğini söylediğinde şu yanıtı alır:

“‘Biz gücü mücü önemsemeyiz – biz evleri küçük küçük de yaparız, bizim için önemli olan ruhtur. İnsansan mevzu ev değil yürektir senin için. Biz burada hepimiz yevmiye için çalışıyoruz, emeği korumak için yaşıyoruz, sendikalara üyeyiz, kulüplerde eğleniyoruz, oysa birbirimizle ilgilendiğimiz yok – birbirimizi yasaya emanet ettik… Ruhu ver bize, mademki sen mucitsin!

Makar’ın hemen morali bozuldu. Çeşit çeşit eşya icat etmişliği vardı ama ruha hiç elini sürmemişti, buralılar için en önemli icatsa oydu demek. Makar devlet malı karyolaya uzandı ve ömrü boyunca proleterce olmayan bir işle uğraştığı kuşkusuyla sustu.” (Sİ, s. 60, vurgular eklenmiştir.)


(“Ruh” meselesine aşağıda değineceğim, şimdilik bir mim koymakla yetiniyorum.) Makar, proletaryayla bu sohbetinin ardından bir rüya görür. Rüyasında bir âlim kişi vardır ve Makar ondan bir söz ya da eylem bekliyordur. “Gelgelelim o kişi dertli Makar’ı görmeden ve münferit Makar’ı değil sadece bütünü düşünerek dikiliyor ve susuyordur.” Makar ise, “‘Şu ömrümü neye vereyim ki kendime ve başkalarına hayrım dokunsun?’ diye sor[ar].” Kuşku rüyada da sürüyordur.

Stalin’i kızdıracak kertede ülkeyi yönetenleri, bürokrasiyi eleştiren, hicveden bir öykü bu ama daha önemlisi, yukarıdaki alıntılarda görüldüğü üzere Platonov’un dertlerinin ve “kuşku”larının da ifade bulduğu bir metin. [9]Bu noktada bir alıntı daha yapacağım. Meçhul âlim kişiyi gördüğü rüyadan uyandıktan sonra bir başka işçiyle tanışır; herkes çalışmaya gittiği halde Pyotr ismindeki bu işçi işe gitmemiştir. “Çalışan proleter çok ama düşünen az, ben de herkesin yerine düşünmeye karar verdim” der Makar’a – efkârlı bir işçidir o da! Onunla “yaşama amacını bulmak için yola koyul[ur]” Makar. (Vurgu eklenmiştir.) Şöyle bir diyalog geçer aralarında:

“‘İnsanlar tok burada, yüzleri temiz, bolluk bereket içinde yaşıyorlar – üremeleri gerekirdi ama ortalıkta çocuk filan görünmüyor.’”

“‘Burası doğa değil kültür’ diye açıkladı Pyotr. ‘Burada insanlar üremeden aile halinde yaşar, burada emek üretimine girmeden yemek yerler…’ […] ‘Kimisi makbuzun üzerine fikrini yazar – karşılığında onu ve ailesini bir buçuk sene boyunca beslerler… Kimisi hiçbir şey yazmaz – başkalarına ibret olmak için yaşayıp gider.’” (Sİ, s. 63)

Pyotr doğa ile kültürü karşı karşıya getirir, burada Wark’ın Moleküler Kızıl’da Bogdanov ile Platonov’a ayırdığı bölümün başlığı hatırlayabiliriz. “Emek ve Doğa.” Bu bölümde etraflıca tartışılan mesele de Bogdanov’la Platonov’un emek-doğa karşıtlığına/ilişkisine/bağlılığına nasıl baktıklarıdır.

“Emek bakış açısı, doğayla soyut mübadele ontolojisini reddetmelidir. Emek kendisini doğanın içinde ve karşısında bulur. Emek her zaman doğanın içindedir, kendisinden daha büyük bir bütünsellik tarafından içerilir. İkinci olarak emek doğaya karşıdır. Direnen doğayı kendi amaçları doğrultusunda bükme çabasıyla var olur. Nedenselliği sezgisel yollar anlayışı mübadele değerinden değil, kullanım değerinden kaynaklanır. Emek doğayla deneyler yapar, onu kullanmanın yeni yollarını bulur. Doğayı anlayışı tarihseldir, hep evrim içindedir, bilinmeyen üzerine soyut bir nedensellik inşa etme konusunda gevezelikten kaçınır.” (MK, s. 55 – Vurgular metinde var.)

Mübadele ontolojisini reddetmenin nasıl bir şey olduğu, olabileceği bu yazının konusunu çok aşar, ancak bu bahiste Platonov’un yapıtlarının önemli örnekler sunduğunu söylemek mümkün. Makar’ın öyküsündeki gibi doğayla kültür (emek) sıklıkla karşı karşıya gelirler ama bu karşılaşmalar bize bitimsiz çatışmalarla dolu bir mücadeleyi duyurmaz, mücadele de vardır, ama her ikisinin birlikte varoluşu daha baskın ve belirgindir. Bu birlikte varoluşu bir tür yoldaşlık olarak değerlendirmek de mümkün. Arkadaşlık ve yoldaşlık Platonov’un yapıtlarında çok zaman ön planda olmuştur. Tanıl Bora, Platonov’un en önemli romanlarından Çevengur üzerine yazdığı yazıda bu bahsi etraflıca ele almıştı: [10]

“Gariban ve cahil Çevengurlular[ın] ‘komünizme yer açmak’ için yaptıkları en temiz iş, arkadaşlıklarına sarılmak, komünist ütopyaya ‘ermek’ için geliştirdikleri en sağlam düşünce, ‘birbirleri için fikir olmak’tır.”

McKenzie Wark da şunları yazıyor:

“Marx ve Bogdanov’un kimi zaman yaptığı gibi işçi bakış açısının evrenselliğini varsaymakla yetinmez Platonov. O birbiriyle yoldaş olma uğraşıyla ilgilidir. Deleuze’e göre kişilikler mümkün varoluş tarzlarını taşırlar üstlerinde. Platonov hem hoş ve çekici hem de dehşet verici yoldaşlar kaleme alır. Bunların hepsi Platonov’un düşüncesinin ayrılmaz parçasıdır; çünkü Platonov’un düşüncesi yoldaş kavramının farklı vücut bulmaları arasındaki alanın düşüncesidir. Bu yüzden Platonov’u anlamak, çoğul olan ama evrensel olmayan bir bakış açısıyla yoldaşlar arasında ne olduğunu anlamak demektir.” (KM, s. 105)

“Yoldaşlar arasında ne olduğu” sorusunun bir yanıtı, önemli bir yanıtı Bora’nın saptamasında: “Birbirleri için fikir olmak.” Üstelik Platonov’un yapıtlarında sadece insanlar değil, doğa ve başka varlıklar da birbirleri için fikir olurlar. [11]Canlıların aynı göğün altında bir kader birlikleri vardır; manasını tam çözemediğimiz hayatlarımız arasında o denli büyük farklılıklar yoktur. Göçebe bir topluluğun Orta Asya çöllerinde sağ kalma mücadelesinin anlatıldığı Can’ın başkahramanı Çagatayev, “hakiki coşkunun sırf insan kalbinde bulunduğunu varsayma[yı]” doğru bulmaz, bunun “değersiz, boş bir fikir” olduğunu düşünür, “çünkü kaplumbağanın gözleri de düşünceli düşünceli bakıyordu ve çakal eriğinin bir ıtırı vardı; demek oluyor ki insan ruhuyla bütünlemeye ihtiyaç duymayan, kendi içinde yüce varlıklardı bunlar”.

Birikim’in yüzüncü yıl dosyasındaki yazıda, “başka varlıklar”ın içerisine Platonov’un insanın emeğiyle yarattığı makineleri de koyduğunu ileri sürmüştüm; aynı göğün altında onlarla da kader birliğimiz var. (Makineler Wack’ın terminolojisiyle “emeğin örgütlenmesi” olarak da tanımlanabilir.)

“Kimi zaman insan hayatının hiza alması gereken bir düzenliliğin temsilidir makineler, en azından neden var oldukları bellidir, ne işe yaradıkları, insanınkiyse belirsizdir. Üstelik tıkır tıkır işlemektedir, insan tökezleyip dururken. Platonov’un kimi kahramanları için makineler (bilhassa lokomotifler) dosttan ötedir, hatta bazıları işi iyice abartıp makinelerin ‘insan aklı ve becerisinden ziyade kendi istekleriyle yaşayıp yürüdükleri[ne]’ inanmaya dahi vardırırlar işi. Ya da Çevengur’un kahramanlarından biri şunu sorar: ‘Neden insanlar böyle vasattır, kötü ile iyi arası bir şeydir de, makineler aynı derecede fevkaladedir?’” [12]

Yine Çevengur’un kahramanlarından Aleksandr (Saşa) Dvanov da yetişme çağındayken makinelere ilgi duymuştur.

“Makineler Saşa’yı faaliyet gösteren canlı nesnelerle eşit düzeyde ilgilendiriyordu. Onları öğrenmekten ziyade hissetmek, hayatlarını sürmek istiyordu. […] Tavuklarla ya da lokomotifle bir olmanın bilinci onu tatmin ediyordu.” (Ç, s. 51) (Vurgu eklenmiştir.)

Saşa’daki “bir olma bilinci” de Platonovcu manada bir yoldaşlık olarak değerlendirilemez mi? Canlılarla cansızlar, doğayla emek, insanlar, bitkiler, hayvanlar ve makineler arasındaki bir birlik duygusu. “Muhteşem Vahşi Dünyada” [13]öyküsündeki makinist Maltsev’in makinelerden daha iyi anlamasının sırrının anlatıldığı satırlarda da bu özgün yoldaşlığın bir örneği çıkar karşımıza.

“Bir yandan yolu, trenin ağırlığını, makinenin gayretini duyumsarken bir yandan da yolun kenarından uçan serçeyi, karşıdaki işareti görmenin sırrıydı bu. Maltsev elbette gayretlilikte olsun çalışkanlıkta olsun onu geride bırakabileceğimizin farkındaydı, ancak lokomotifi kendisinden çok sevip ondan daha iyi tren sürebileceğimize ihtimal vermiyordu.” (MVD)

“Bir olma” bahsinde Platonov’un yayıncısına yazdığı bir mektubunda şunları söylediğini eklememek olmaz:

“Deve dikeni ve dilenciler, tarlalarda türkü söylemek, elektrik, bir lokomotif ve düdüğü ve depremler arasında bir tür bağlantı, bir akrabalık vardır – bunların hepsinde ve başka şeylerde aynı doğum işareti vardır… Büyüyen çimenler ve çalışan lokomotifler aynı türden bir mekaniğe dayanır.” (KM, s. 111-112)

Saklı İnsan’da yer alan ve her ikisi de Bolşevik devriminin ardından yaşanan iç savaş zamanlarında geçen iki uzun öykü de, doğayla emek arasındaki yoldaşlığa ilişkin, yeryüzündeki varoluşun bütünlüğü fikrini düşündüren metinler. Özellikle “Saklı İnsan” öyküsü. Bu öykünün başkahramanı Puhov da teknik yetenekleri yüksek bir işçidir, Kızılların safındadır ama partili değildir. Şöyle açıklar partisiz olmasının nedenini: “‘İnandırıcı gelmedi bana […] hem parti komitesi de valinin devrim öncesinden kalma evinde çalışıyordu.’” Devrimden yanadır lakin, devrime duyduğu bağlılık şöyle açıklanır: “Pek içinde yer almadıysa da, her aptallığı için yüzü kızaracak kertede üzerine titrerdi devrimin.” Bir ilanda “Kızıl Ordu birliklerinin eksikliğini hissettiği becerikli proleter eller[e]” gereksinim duyduğunu okuduğunda işçi olarak katılmak ister Kızıl Ordu saflarına. Birlikte katılmayı önerdiğinde ailesini bırakmak istemediği için Puhov’un önerisine ayak direyen arkadaşına şunları söyler:

“‘Gidelim […] dağlık ufukları görürüz; hem vicdanımız da rahat eder! Gördün mü – tifoluları katar katar taşıyorlar, bizse oturduğumuz yerde tayın alıyoruz!.. Devrim gelip geçecek, bize bir iş düşmeden!” (Sİ, s. 115)

Buharlı lokomotife alışkın olduğu için buharlı bir gemide çalışmak ister. Türk sultanının gönderdiği bu geminin Türk makinistiyle makineyi yağlama konusunda anlaşırlar. Türk makinist, “Çok yağ veren kişi makineyi seviyordur, makinistin hasıdır!” dediğinde şu cevabı verir: “‘Makine seyisi sever, biniciyi değil: Canlı varlıktır ne de olsa!’”

Platonov’un hayatından bir not düşeceğim burada. 1922’de karısına yazdığı bir mektupta iç savaş yıllarından bir deneyimini şöyle aktarmıştır Platonov:

“Teknik okulu bitirmemiş olduğum halde acilen bir lokomotifte makiniste yardım etmek için görevlendirilmiştim. Devrimin tarihin lokomotifi olduğuna dair görüş içimde tuhaf ve güzel bir duyguya dönüşmüştü. Bu cümleyi hatırlayarak özen ve sebatla çalışmıştım lokomotifte.” [14]

Puhov’u yakından tanımak için bir alıntı daha. Beyazlarla muharebeye ve sonrasında çıkarma yapmaya giden bir gemidedir; çoğu askerin sağ dönmeyeceği çok muhtemeldir.

“[İnsanlar] gece fenerlerinin [solgun] ışığında daha büyük ve karanlık görünüyordu – canlı bir dünyanın varlığına inanmak güçtü. Karanlığın derinliklerine küçük bir rüzgâr sızıyor, rıhtımdaki bir şeyleri kıpırdatıyordu.


[…]

Daha önce tatmadığı katıksız bir keyif, yaşamının sağlam ve gerekli bir şey olduğuna dair o his sarmaladı Puhov’u. Bocurgata sırtını yaslamış duruyor, bu gizemli gece manzarasına seviniyordu – insanların sessiz ve gizlice ölüme hazırlanışının manzarasına.

Henüz çok küçükken Paskalya zamanı yapılan sabah ayinine şaşar, tanımadığı ürpertici mucizenin çocuk kalbini yoklayışını duyardı. Şimdi Puhov o basit sevinci yeniden deneyimledi, kendini herkese gerekli, herkes için değerli hissetti ve bunun karşılığında herkesi fark ettirmeden öpmek istedi.” (Sİ, s. 127-128)

Bu karanlık bir gecedeki deniz manzarasının öykü kişisinde yarattığı duygulanımın bir benzeri Saklı İnsan’daki öbür uzun öyküde, “Takır”da çıkar karşımıza, ama bu kez öykü kişisinin önünde sonsuzmuşçasına uzanan bir çöl manzarasıdır. Kitabın sonundaki “Çevirmenin Notları”nda “takır” kelimesi şöyle tanımlanıyor: “Rusçaya Türk dillerinden geçen ‘takır’ sözcüğü, çöllerde tozlu toprakların kuruması sonucu çatlayan yüzey şekli anlamına gelir.” Can’ı [15]okuyanlara aşina gelecektir bu öykünün geçtiği mekân. Bu öykünün yazılışıyla ilgili Robert Chandler’ın anlattıklarına göre, çok uzun yıllar, ‘20’lerin sonunda ve ‘30’ların başında öykü yayımlatamayan Platonov, Gorki’den yardım istemiş, ama bir işe yaramamış. 1934’te Gorki, Orta Asya’ya gönderilecek bir yazarlar “tugay”ına Platonov’un da dahil olmasını sağlamış. Sovyet Türkmenistanı’nın onuncu yılı vesilesiyle bir ortak kitap yayımlanması amaçlanıyormuş ve Platonov’un 1933 yılındaki başvurusu reddedilmiş. Sonraki başvurusunda şunları yazmış Platonov:

“Türkmenia’nın en iyi insanları hakkında bir öykü yazmak istiyorum. Onlar, daha önceleri acınası ayaklarıyla atalarının kalıntı ve küllerinin üzerinde yürüdükleri bir çölden ibaret olan anayurtlarını, dünyanın herhangi bir yerindeki kadar iyi mühendislik yapılarıyla donanmış halde komünist bir topluma dönüştürmek uğruna hayatlarını harcıyorlar.”

Chandler’in deyişiyle, “hem doğayla hem de insan kültürünün her türlü tezahürüyle çok yakından ilgilenen” Platonov, Aşkabat’a gittikten birkaç gün sonra karısına öbür yazarlar banyolarda oturup soğuk içkilerini yudumlarken kendisinin Krasnovodsk’a seyahat ettiğini yazmış. [16]Birkaç gün sonra da şu satırları:

“Keşke sen de bir görseydin çölün hiçliğini. […] Gözlerimle görmemiş olsaydım, çölün ne demek olduğunu anlayamazdım. Kitaplarda anlatıldığı gibi değil.” (BİY, s. 125)

İşte bu seyahatin ardından 1934 Mayısı’nda Moskova’ya döndükten sonra “Takır”ı yazmış Platonov. Bu, 1931’den o yana ilk basılı eseri olmuş. Bundan aldığı cesaretle 1935 başında üç ay kalacağı başka bir Türkmenistan seyahatine çıkmış. Can romanı da bu ikinci seyahatin meyvesi olarak yazılmış. “Platonov’da insan ve doğa arasındaki ilişki, daima savaş ve benzeri kavramlarla anılır” diyen Önder Kulak, temelinde Bogdanov’un fikirleri bulunan bu yaklaşımla 1920’lerde kaleme aldığı metinlerde Platonov’un “insanın ya bu savaşın galibi olacağı ya da farklı anlamlarda doğanın esareti altında kalacağı savunusunda bulun[duğunu]” belirttikten sonra şu saptamayı yapıyor:

“Platonov’da bu kavrayışa, Türkmenistan ziyaretlerine kadar bu anlatıldığı haliyle rastlanabilir. Lakin ziyaretler sonrası metinlerde, doğanın insan yararına korunması bağlamı, doğanın doğa yararına korunması bağlamına açık kapılar bırakmaya başlar.” (H, s. 31)

Türkmenistan’a yaptığı ilk seyahatin ardından yazdığı “Takır”ın başkahramanı Cumal’in –babası Türkmen göçebe aşiretinin ağasıdır ve Fars olan annesi onun esiridir, çölde doğup büyümüştür– on iki yaşındayken bir gece hissettiklerinin anlatıldığı şu satırlarda doğa karşısında insanın kapıldığı karmaşa ve şaşkınlığın, kederle sevincin birbirine karıştığı duygu durumlarının bir başka örneğine rastlıyoruz. (Elbette çöl manzarasının yarattığı duygular, denizin Puhov’un iç dünyasında neden olduklarından daha kederlidir, ama saklı bir mutluluk da yok değildir.

“Geceleyin Cumal kulenin alt katındaki duvarın dibinde yatardı. Kilden boğazlarda akreplerin kıpırdanışını duyar, açık kapıdan alacakaranlıkta göçebe bir kadın gibi devinen bir yıldızı izler, kulenin eteklerinde akışan kumun hazin sesini anlardı. Yüreğinin kıyısında gözyaşları ve mutluluk vardı ama Cumal dikkatlice ve yaşamın anlamına akıl erdirememenin hayretiyle nefes alırdı.” (Sİ, s. 78)

Aşkabat’tan karısına yazdığı bir mektuptaki şu cümleyi de çölde olmanın, çölü, çölün hiçliğini görmenin yarattığı tanımı zor duyguların bir ifadesi olarak değerlendirmek mümkün.

“Yıldızlar altındaki çöl inanılmaz bir izlenim bıraktı bende. Daha önce anlamadığım şeyleri anladım sanki.” (BİY, s. 133)

“Takır”ın başlarında önce Cumal’in annesi Zerrin Taç’ı tanırız, esir düştüğü sıralarda. O da çocukluktan genç kızlığa yeni geçiyordur, ancak Cumal’den farklı olarak onun çocukluğunda özgür zamanları da olmuştur. “Dağlık Horasan ormanlarında büyüdüğü için Türkmenistan ovasının boş ışığına merakla bakıyordu[r] sadece –çocuk ölümü gibi sıkıcı ovalar– ve insanların burada neden yaşadıklarını anlamıyordu[r].” Öykünün giriş bölümünde esaretinin sürdüğü yıllar boyunca Zerrin’in doğayla arasındaki ilişkinin aldığı haller aktarılır bize. İlk zamanlar kumun hareketinin farkına varıp “onun da küçük, renkli bir yaşamı” olduğunu düşünen genç kız, “isteklerini ve kendi varlığını unutmaya başladı[ğında]” güneşi ve gökyüzünü “İşte bu kadar!” diyerek seyreder hale gelmiştir; “bütün yaşamı şu zihninde duyduğundan ibaretti[r].” Gelgelelim daha sonraları hastalandığında şifayı “ateşli, sayrı zihninde, bir yerlerde bir ağacın büyüdüğünü tahayyül” ederek bulacaktır. Cumal doğduktan sonra ona kuşları gösterip uzak nehirleri, dağları anlatır – küçük kızın ne olduklarını bilmediği. “Kız[ı] onun için uzak nehir, unutulmuş dağlar, ağaçlarda çiçek ve takırda gölge demekti[r].” Bu koşullarda büyüyen Cumal annesini kaybedip çok zor koşullarda hayatını sürdürdüğü sıralarda çölün ortasında Kızıl Ordu devriyesine rastlar. Çölden ayrılıp Aşkabat ve Taşkent’e giderek Tarım Enstitüsü’nü bitirir. Mezun olduktan sonra öğrendiği zanaatı, bahçeciliği takır toprağında uygulamanın doğru olacağına karar verir.

Öykünün sonlarında Cumal’in annesinin mezarını yıllar sonra bulduğunda orada bir relikt bitkinin yeşermiş olması da önemli. “Relikt bitki” Wikipedia’da şöyle tanımlanıyor: “4. zamandaki buzul devrinde yaşayabilen, iklimlerin ısınmasıyla günümüzde dağların yüksek kesimlerindeki soğuk alanlarda yaşamını sürdüren, eski devre ait bitkilerdir.” Cumal’in Zerrin Taç’ın mezarında böyle bir bitkinin yetiştiğini fark etmesi ilk başta yaşam döngüsünü akla getiriyor, hatta belki de bir tür yeniden doğuşu ima ediyor. Bu aynı zamanda Wark’ın üzerinde önemle durduğu, “tektoloji”nin bir boyutuna da karşılık geliyor. Alıntı Bogdanov’dan, aktaran Wark:

“Tektoloji insanlık emeğinin büyük kısmını, geçmişin değerleri halinde billurlaşmış olarak saklayıp korur. Hiç kuşkusuz güncel değerler de zamanla eskiyip ölecektir; ancak tektoloji bunları terk edilip atılmakla kalmamasını ve gelecek kuşakların gözünde çıplak, kısır yanılsamalar haline gelmemesini güvence altına alır.” (MK, s. 102)

Yukarıda, yazının başlarında yaptığım alıntıda Wark, tektolojinin “bilimden bilime sıçrayarak sistemleri ve yapıları aydınlatan bir dizi metafor ve teknik üret[tiğinden]” söz ediyordu. Platonov’un “Takır”ın sonunda bizi bir relikt bitkiyle karşılaştırmasında da bilimden anlatıya bir geçiş, bir sıçrama, metaforik bir yan var – Wark’ın tektolojiyi “metafor makinesi” olarak andığını da ekleyeyim. Sadece doğanın değil, insan emeğinin de katkıda bulunacağı bir varoluş yahut yeniden doğuş. Şöyle biter öykü: “Demek ki gitmek istediği yere varmıştı Cumal – yeryüzünde soyu tükenen bitkileri koruma parkı burasıydı.”

Platonov’un yapıtından çok uzaklaşmayacağımı, hatta onun yapıtlarına bakmanın bir yolunu açacağını umarak Wark’ın değindiği bir noktaya daha dikkat çekeceğim. Dünyaya hâkim kapitalist gerçekçiliğin karşısında alternatif bir gerçekçiliğe gereksinim duyduğumuzu belirten Wark, bunu şöyle tanımlar:

“İşbirliği içindeki bilme ve yapma emeğine hep yakın duran; tarihin nasıl farklı işleyebileceğine dair çoğul anlatılara doğru açılan bir gerçekçilik. Geçmiş deneyimle şekillenen ama onunla sınırlı kalmayan bir gerçekçilik. Böyle bir gerçekçilik eleştirel düşünceyi kimi baskın eğilimlerden uzağa doğru yönlendirmeyi gerektirir: felsefede bir spekülatif gerçekçilik yerine, nesnel dünyanın sözcüsü olmaya soyunmayan, hele mutlaklık iddiasında hiç bulunmayan bir spekülatif kurmaca; her şeye kadir bir sermaye takıntısı yerine, emeğin ve doğanın karşı karşıya gelme ve birbirini bozma yolları üzerinde işlerliği olan bir bilgi…” (MK, s. 26 – Vurgular eklenmiştir.)

Platonov’un yapıtlarında doğa ile insan emeğinin ulaştığı/ulaşacağı nokta, başka bir deyişle teknik bilgi ve beceri hem karşı karşıya gelir hem de birbirini yansıtırlar. “Saklı İnsan” öyküsündeki fırtına sahnesi bunun bir örneğidir, “Takır”dan bahsederken değindiğim çöldeki zorluklar da. Kitaptaki başka öyküleri de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. “Temmuz Fırtınası”nda yıldırımların düştüğü sahne mesela. Bu fırtına bir kız çocuğunun gözünden anlatılırken vurgulanan şu husus da Platonovcu döngüye bir örnek sayılmaz mı? “Antoşka, ağacı öldüren yıldırımın ölmediğini, onun köklerinden demirhaneye sıçradığını ve tekrar ateşe dönüştüğünü anladı.”

Moleküler Kızıl’ın önsözünde şu saptamayı yapıyor Wark: “Platonov’da doğa haşin ve acımasızdır; emek doğaya basınç uyguladığında doğanın da emeğe, hatta daha bile fazla basınç uyguladığını erkenden kavrar Platonov.” Doğa ile emek arasındaki itişmeli, bastırmalı yoldaşlığıysa (“Canlı şeyler birbirleriyle mücadele ettiklerinde bile birbirlerinin yoldaşıdır”) Wark’ın Platonov’un “İlk Sosyalist Trajedi” başlıklı denemesinden yaptığı şu alıntı açık seçik ifade ediyor. [17]

“Doğanın ‘yüzeyindeki’ kadim hayat, temel güçlerin ve maddelerin artığından ve dışkısından neye ihtiyacı varsa elde edebiliyor hâlâ. Ama biz dünyanın içine doğru girmek için çaba harcıyoruz; o da buna cevap olarak aynı kuvvetle üzerimize bastırıyor.” (MK, s. 162)

Andrey Platonov

Platonov’un yapıtlarında doğayla insan (ya da insan emeği) arasındaki mücadelenin anlatıldığı satırlar sadece bu karşılıklı karmaşık ilişkiler ağının görünümleri değildir. Aynı zamanda farklı ve benzeşen insani duygulanımların ifadesidir. Görkemiyle insanın içinin ışıdığı sahneler azdır yine de, daha çok karanlık bir ruh halidir anlatılan. Sadece doğa da değildir ışığın önüne geçen. Wark şu dört cümlede Platonov’un yapıtının nirengi noktasını şöyle çiziyor:

“Platonov’un her sayfası Sovyet deneyiminin yoğunlaşmış simgelerini içerir. Bir tarafta kendi usullerince bir şeyler yapıp eden köylüler ve işçiler, emeklerinin doğurduğu duygular vardır. Öbür tarafta devrimin temsilcileri, kimi soylu idealistler, kimi kötü niyetli laf ebeleri ve bunların fantastik öğütleri vardır. Platonov bütün bu yoldaşları, genellikle merkezden uzakta, köyde, kırda ya da o çok çok uzak doğuda, birbirleriyle yakın ilişki kurarlar.” (KM, s. 106 – Vurgular eklenmiştir.)

İkinci ve üçüncü cümlede sayılanların (kabaca “emekçiler” ve “devrimin temsilcileri” diye kısaltılabilir sanırım) arasındaki çelişki ve çatışkıları görmezden gelmemiş olması Platonov’un başının belaya girmesine neden olmuştur. Örneğin Çevengur. Daha önce bazı bölümleri öykü olarak yayınlanmış olan bu yapıt, devrimi yanlış resmettiği gerekçesiyle reddedildiğinde Platonov, Gorki’ye mektup yazarak romanın bütününün karşıdevrimci olarak anlaşıldığını, oysa kendisinin amacının komünist toplumun başlangıcının dürüst bir resmini çizme girişimi olduğunu belirtmiştir. Ne var ki Gorki’nin yanıtı da olumlu olmaz, onun kanaati de Çevengur’un sansür heyetleri için kabul edilemez olduğu yönündedir. Wark’ın aralarındaki çelişki ve çatışmalara rağmen bu insanların hepsini, her iki grubu da anarak “Platonov’un yoldaşları” olarak adlandırması çok yerinde görünüyor bana. Sonuçta “devrimin temsilcileriyle” anlaşamasa da, Platonov’un yapıtları –“Saklı İnsan”daki Puhov gibi– onun da devrimin üzerine titrediğinin kanıtıdır.

Bununla beraber, Wark’ın Platonovcu manadaki yoldaşlığa yukarıdakinden daha dar bir anlam atfettiğini zannediyorum. Bu dar anlamıyla yoldaşlık duygusunu muhtemelen devrimin temsilcileri için duymamıştır Platonov, ama hikâyelerini anlattığı bütün o işçiler, köylüler –bazıları uyanık geçiniyor, bazıları ilk fırsatta kaytarmayı, savsaklamayı deniyor da olsalar– bu tanıma girer. Üstelik bitkiler, hayvanlar, rüzgârlar, kumlar, denizler de. Elbette makineler, lokomotifler, türlü çeşit insan yapımı cihaz da.

“Yoldaşlar, hayatın önümüze koyduğu dik başlı bir dünya ile hayat arasındaki imkânsız ilişkiye destek olma görevini paylaştığımız kişilerdir. Bütün paylaşabileceğimiz aynı işlerdir, bunların tamamını hep birlikte paylaştığımız kişiler yoldaşlarımızdır. Birimizin sakatlanması hepimizin sakatlanmasıdır.” (KM, s. 163 – Vurgu metinde var.)

Daha dar anlamıyla bir yoldaşlık ama daha geniş bir ufuk söz konusu. Belki de yapıtlarını okuyanlara büyüleyici gelen Platonov’un bu yaklaşımıdır. Klişelerle, fetişlerle, alışıldık bildik sözcüklerle, sıfatlarla algılanmaya gelecek metinler değildir onun yapıtları. Böyle bakmaya, bu tuzağa düşmeye müsait ama daha geniş ufuklara (yanıtsız sorulara, nedensiz kederlere) çekilmeden durmanın kolay olmadığı metinler. Can romanı çevresindeki bir tartışmadan örnek verilebilir. Stalin döneminde birçok romanı yayımlanamayan Platonov’un yapıtları Avrupa’da yayınlanma şansını bulan birkaçı dışında SSCB’de ancak 1989’dan sonra gün ışığına çıkmıştır. Ne var ki Can’ın sansürsüz baskısı ancak 1999’da yayımlanabilmiş. Robert Chandler, Soul and Other Stories için kaleme aldığı yazıda anlatır. Stalin’den övgüyle söz edilen cümleler (Çagatayev, kimsesiz bir çocukken “çölde terk edildiğinde kendisini de bir çoban ve Sovyet iktidarı sahiplenmişti[r]; yabancı bir adam, Stalin karnını doyurmuş[tur]”) ilk baskılarda sansürlenmiş. Bu aşikâr Stalin övgüsünün liberal editörleri ürkütmüş olabileceğini yazan Chandler, bu övgülerin güvenilmez olduğunu, Stalin’e görünüşte yapılan övgülerin metnin bütünündeki anti-Stalinist hücumu gizlemediğini belirtir. Bence de çöle parti göreviyle giden Çagatayev’i orada gördüklerinin ve yaşadıklarının ardından “devrimin temsilcisi” olarak kabul etmek mümkün değildir artık. Nitekim Wark da, küçük Çagatayev’in Sovyet iktidarında bir baba bulduğunu ama romanın sonunda yetim kaldığını belirtiyor. Daha ilginci, Çagatayev çölde yaşayan annesinin soyunun da geldiği “Canlar” diye tanınan insan topluluğuna öncülük edemeyeceğini de anlayacaktır romanın sonlarında; Canlar en iyi nasıl yaşayacaklarını kendileri bulacaklardır.

John Berger, bu romandaki “Canlar”la ilgili olarak “yoksul ruhlar” sözünü aktarır Platonov’un. [18]

“Platonov sık sık, ‘yoksul ruhlar’ anlamına gelen dushevny debnyak terimini kullanır. Varları yokları ellerinden alınıp da içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlardan söz etmektedir.”

Yukarıda değindiğim “Takır” öyküsündeki Cumal’le ilgili şu cümle de “yoksul ruhlar”ı anlamak için çok müsait. “Cumal onun duygusuna karşı çıkmıyordu ama kendisi bir şey hissetmiyordu, bir insanın neyin hatırına sevilebileceğini anlamıyordu.” Cumal’ın yoksul bir ruh olmaktan çıkmasını sağlayan Kızıl Ordu askerlerine rastlamasıdır. Ancak Cumal de devrimin temsilcisi olmaz, emek bakış açısıyla (“işçi efkârıyla”) çalışarak takırdaki soyu tükenen bitkileri korumaya azmetmiş bir işçi olmayı seçer.

Wark ise Canlar’dan söz ederken değil yoksul, bir ruhlarının bile kalmamış olabileceğinin altını çizer: “Hiçbir zaman hiçbir yere varmayan arzularını unutmuşlardır. Sadece ataletin etkisiyle yaşarlar. Belki kaybedecek bir ruhları bile kalmamıştır.” Sadece Berger’in altını çizdiği gibi yoksul ruhlardan değil, ruhtan da sıkça söz eder Platonov. Bunu kaba maddeci bir bakışla değerlendirmemek gerektiğini söylemeye gerek yok; onun “ruh” dediği şey hayattan, hayatta olmaktan çok öte bir şey değil, “can” diye adlandırmak daha doğru belki. [19]Daha çok karanlık ruh hallerinden söz etmiştim, ne ki bu karanlık büsbütün ışıktan yoksun değildir. “Saklı İnsan” öyküsünün sonlarından aktaracağım şu pasajda görülecektir.

“Gece yeni bitmişti. Sonsuz boşluğa rağmen dünya bu erkencecik serin saatte rahattı ve Puhov saadetle dolarak atıyordu adımlarını. Uzaktaki rafine uğul uğul, uzun uzun öttü gece vardiyasını noktalarken.

Cümle âlem sabahı yaşıyordu ve her insan bunun bilincindeydi: Kimi alenen tadını çıkarıyor, kimi belirsiz bir rüyada homurdanıyordu.

Tüm dünyanın maddesine karşı yalnız başlarına çalışan insanlara yönelik bir merhamet duyuverdi Puhov hayat bürümüş ruhunda. Devrim tam da insanların en iyi kaderiydi, daha iyisini düşünmek imkânsızdı.

Zevkle, eski günlerdeki gibi tüm bedenlerin kendi bedenlerine akrabalığını hissederek yürüyordu Puhov. En önemli ve sancılı şeyi yavaş yavaş sezmekteydi. Bakışlarını yere eğip durdu – ruhunun özlediği o tesadüfi şey geri dönmüştü. Amansız doğa insanlara ve devrim cesaretine dönüşmüştü.

Sabahın ışığı ve ısısı dünya üzerinde yoğunlaşmış, yavaş yavaş insanın gücüne dönüyordu.” (Sİ, s. 182-183 – Vurgular eklenmiştir.)

Üzerinde çok yorum yapmayı gerektirmeyen bu cümlelerde, yazı boyunca anlatmaya çalıştığım Platonov kozmolojisinin köşe başları mevcut; “sonsuz boşluk”, [20]“tüm bedenlerin akrabalığı”, “ruhun özlediği tesadüfi şey”… ve devrim; doğayla emek arasındaki yeni bir ilişkinin ifadesi olarak. Devrimin üzerine titredikleri de çok açık, Puhov’un da, Platonov’un da. Bununla beraber, devrimin sonrasındaki yıllarda Platonov’un yapıtlarının sansürden geçemediği, kendisinin ve oğlunun karşıdevrimcilikle suçlandıkları [21]ve başlarına gelenlerinin nedeninin de yapıtlarında Platonov’un “devrimin temsilcilerini” eleştirmesi olduğu unutulmamalı. Çevengur’daki bir sahnede Dvanov bir demirciye Sovyet iktidarına neden gücendiğini sorduğunda şu yanıtı alır mesela:

“‘Evvela ateş edip sonra sual ediyorsunuz, ondan gelecek ya sonunuz zaten’ diye yanıtladı demirci kızgın kızgın. ‘Gel de çık işin içinden: Toprağı verdiniz, son tohumumuza varana dek alıyorsunuz elimizden: Öyle toprağı siz tepe tepe kendiniz kullanın! Köylüye sadece ufuk manzarası düşüyor.” (Ç, s. 158)

Andrey Platonov’un heykeli. Voronej, Rusya.

Platonov’un yapıtlarında doğanın tuttuğu yeri; doğa parçalarını, doğadaki hareketi ve hareketsizliği, insan ruhunun derinliklerini sezmek, görmek, ifade etmek çabasında göreve çağırdığını, “metafor makinesini” en çok doğa ve doğal süreçleri anarak, anlatarak çalıştırdığını hatırlayınca, insanlara doğanın sadece manzarasının layık görülmesinin nasıl bir saçmalık ve sahtelik olduğu, bunun insanları hayatın dışına itmek, içinde kabul etmemek anlamına geldiği, dolayısıyla hayatı da yok saymak olduğu apaçık anlaşılır. Yine de Platonov isyan kipiyle dışavurmaz tepkisini; hayıflanır, kederlenir, kaçan bir şeyler olduğunu sezdirir insanın ellerinden, hayattan. Sanki böyle olacağını baştan öngörmüş gibidir, ama bu uğurda emek harcamak dışında bir anlamı olduğunu da düşünmemiştir yaşamanın.

Saklı İnsan’daki denemelerinden birinde, “Düşüncenin Şiiri”nde, dünya, evren ve halimiz üzerine yazdıkları, Platonov’un yapıtlarının karanlık yüzüne, daha doğrusu karanlıkla ışık arasındaki gelgitli oyuna, kederle sevincin birlikte varoluşuna dair de çok şey söylüyor. Onun baktığı ufku seziyoruz – insana düşen ufku! İnsanın evreni daha iyi yola sevk edebileceğine duyduğu umutla ve düş kırıklığıyla.

“Mademki dünya böyle bir yerdir – ne âlâ. Sevine sevine yaşarız çünkü insan ruhu her daim yavuklusunu arayan âşık gibidir. Yaşamımız her daim bir tutkunluk hali, ateş rengi uzun bir çiçektir ve evrendeki tekmil su da az gelir ona. Ne var ki gizli, mahrem bir düşünce vardır ve içimizde derin bir kuyu. Oraya bakınca görürüz ki bu yaşam, bu dünya yine de daha farklı olabilirdi – olduğundan daha iyi, daha şahane. […] Evren daha farklı olabilirdi ve insan onu en iyi yola sevk edebilirdi. Ama böyle olmadı ve belki de olmayacak. Böyle düşününce insanın kalbi yerinden oynuyor, yaşam donup kalıyor. Her şey farklı, daha iyi ve yüce olabilirdi demek ve hiçbir zaman olmayacak.” (Sİ, s. 202)

Saklı İnsan, Platonov’un yapıtlarını okumamış olanlar için onun edebiyatının ve düşüncelerinin belli başlı özellikleriyle tanışmak ve bu ikisinin nasıl bir bütün içinde birbirlerini etkileyerek var olduklarını ve birbirlerini var ettiklerini görmek için çok uygun bir kitap. İnsanın duygu ve düşüncelerini derinden etkileyen o eşsiz edebi tadı daha önce almış olanlar için de bir kez daha alma (önceden okunmuş kitaplara yeniden dönme ve önceki okumalardakine yakın ve farklı yeni tatlar alma) imkânının yanı sıra, bu büyük yazarın yapıtları üzerine düşünmek için yeni bir vesile.

Notlar


[1] Andrey Platonov, Saklı İnsan, çev. Günay Çetao Kızılırmak, Metis Yayınları, 2022, 218 s. Metne dön.
[2] McKenzie Wark, Moleküler Kızıl, çev. Cemal Yardımcı, Metis Yayınları, 2020, 321 s. Metne dön.
[3] Önder Kulak’ın Platonov’un görüşlerinden, özellikle de Can romanından yola çıkarak kaleme aldığı kitabı da bu bağlamda anmalıyım. Hiçleşme/ Andrey Platonov ile Kesintili Bir Diyalog, Hayalci Hücre Yayınları, 2022, 98 s. Metne dön.
[4] Behçet Çelik, “Devrim Kuşağından Yasaklanmış İki Yazar: Platonov ve Grossman”, Birikim, sayı: 242-243, Ekim-Kasım 2017, s. 229-245. Metne dön.
[5] Andrei Platonov, The Fierce and Beautiful World, Hodder & Stoughton, 1971, 252 s. Metne dön.
[6] Andrey Platonov, Birbirimiz İçin Yaşayacağız, çev. Erdem Erinç, Metis Yayınları, 2018, 264 s. Metne dön.
[7] Birbirimiz İçin Yaşayacağız hakkında K24’te yayınlanan yazımda Platonov’un yaşam öyküsüyle ilgili bilgilere de yer vermiştim. Platonov’un mektupları - K24 (t24.com.tr) Metne dön.
[8] Geçenlerde Tanıl Bora, adını böyle koymasa da, “emek bakış açısının” güncel meselelerini tartıştığı yazısına Platonov’u da anarak bu başlığı koymuştu. “Göğsünde Mahcup bir İşçi Efkârı Büyüyordu...” - Tanıl Bora | Birikim Yayınları (birikimdergisi.com) “Emek bakış açısı” yerine “işçi efkârı” demek pekâlâ mümkün! Metne dön.
[9] Platonov 1926’nın sonlarında arazi tesviyesi işlerinde mühendis olarak çalışmak üzere tayin edildiği Tambov’dan karısına gönderdiği ilk mektuplardan birinde şunu yazmıştır: “Moskova’da insanlar tükenip gidiyor, burada hiç olmazsa güç de, emek de damla damla karşılığını buluyor.” (BİY, s. 42) Aradan iki ay geçtikten sonraysa şunu: “Benim çalıştığım yerlerde rezalet ve düzensizlik diz boyu. Ben de kendimi içinde bulduğum şu bürokratik bağırsakta çaresizim aslında.” (BİY, s. 64 – Vurgu eklenmiştir.) Metne dön.
[10] Tanıl Bora, “Çevengur, Komünizm, Ütopya ve Arkadaşlık: ‘Mülkiyet Yerine Yalnızca ve Yalnızca Arkadaşlık Edinebilmek”, Birikim, sayı: 326-327, Haziran-Temmuz 2016. Metne dön.
[11] “Efkâr” kelimesinin Türkçedeki iki anlamını düşünerek, “birbirinin efkârı olmak” ve “birbirinin efkârını almak” da diyebiliriz burada. Metne dön.
[12] Behçet Çelik, Birikim, a.g.m. Metne dön.
[13] Andrey Platonov, Muhteşem Vahşi Dünya, çev. Günay Çetao Kızılırmak, Metis Yayınları, 2014, 167 s. Metne dön.
[14] Andrei Platonov, Soul and Other Stories, Vintage Classics, 2013. Alıntı Robert Chandler’in sunuşundan. Metne dön.
[15] Andrey Platonov, Can, çev. Günay Çetao Kızılırmak, Metis Yayınları, 2010, 147 s. Metne dön.
[16] Aşkabat’tan karısına yazdığı mektupta öbür yazarların yarıdan fazlası için “işe yaramaz kalaslar” diyor Platonov. Kendisine iyi davranmadıklarını ama bunu önemsemediğini ekliyor. “Ciddi bir iş yapmak üzere buraya geldim, çöl için ve Asya için geldim.” (BİY, s. 131) Metne dön.
[17] Platonov’un “İlk Sosyalist Trajedi” başlıklı denemesinin tam metnini Kulak’ın Hiçleşme kitabında okumak mümkün. Metne dön.
[18] John Berger, Kıymetini Bil Herşeyin, çev. Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, 2009, s. 90. Metne dön.
[19] Önder Kulak, Platonov’un Can romanından yaptığı bir alıntıda geçen “ruh” kelimesiyle ilgili şunları yazıyor: “Platonov parçada ‘ruh’ kavramını bilhassa kullanır. Metin akışı ve kullanılan diğer sözcükler birlikte düşünüldüğünde, kavramın tümel anlamda bilinçle örtüşse de esas itibariyle daha özel bir anlamı, bireyin kendi benliğini, eşdeyişle doğrudan kendisi olarak varlığını mesele ettiği bilinç etkinliğini ve bu etkinliğe eşlik eden duygudurumlarını imlediği söylenebilir. Yine ‘kutsal ruh’ ifadesinin kullanımı da tesadüfi değildir. Kavram Hıristiyan terminolojisine atfen, Tanrı’nın insandaki bulunuşuna, yani insanın yaratıcı gücüne göndermede bulunur. Bu yaratıcı gücün açığa çıkması ise içteki-insana bağlıdır. Dıştaki-insandan farklı olarak içteki-insan, ruhun nesnenin koşulladığı istek ve arzulara yönelen kısmına değil, doğrudan öznenin kendiliğine, Tanrı’nın ona bahşettiği içselliğe yönelen kısmıdır.” (H, s. 35 – Vurgular metinde var.) Metne dön.
[20] “Sonsuz boşluk” belki de Çevengur’da genç Dvanov’un hissettiği gibi bir şeydir. “Dvanov’un gençliğinde […] ne kadar okusa ve düşünse içinde hep bir boş yer kalıyordu, betimlenmemiş ve anlatılmamış bir dünyanın tedirgin bir rüzgâr gibi içinden geçtiği o boşluk. On yedi yaşındayken Dvanov göğsünün üzerinde hâlâ bir zırh taşımıyordu, ne Tanrı inancı ne başka bir düşünsel avuntu; önünde uzanan isimsiz yaşama yabancı bir ad vermiş değildi. Gelgelelim dünyanın isimsiz kalmasını da istemiyordu; tek beklediği, bilinçli olarak uydurulmuş lakaplar yerine ismini dünyanın kendi ağzından duymaktı.” (Ç, s. 57 – Vurgu eklenmiştir.) Dünyanın ya da doğanın sunduğu, hissettirdiği sonsuz boşluk ile insanın kendi içinde hissettiği boşluk duygusu arasındaki adı konması zor, belirsiz, ama varlığından kuşku duyulmayacak ilişkinin, bağın da altı çizilir bu cümlenin hemen ardından. “Vücudunun içinde, sözleri seçilemeyen uzak bir şarkının uğultusu gibi hayatın her gün doluştuğu, sonra fazlaca durmadan, çoğalmadan çıkıverdiği bir boşluk tasavvur etti.” Belki de bütün hikâyeler, metaforlar, öyküler “uydurulmuş lakaplar” yerine “dünyanın ismini kendi ağzından duyma” çabasıdır – hayatın (bizden ve dünyadan oluşan, bizim hayatımızın ve dünyanın hayatının) dolmayacağını bildiğimiz bir boşluğa girip çıkması ya da. Yahut kulak vermektir dünyaya, ismini fısıldadığında işitebilmek için. Metne dön.
[21] Birbirimiz İçin Yaşayacağız’da yer alan, resmî mercilere, gazetelere, hatta Stalin’e yazıp gönderdiği mektuplarda hem kendisinin hem oğlunun başına gelenler hakkında ayrıntılı bilgiler mevcuttur. Metne dön.

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2023. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X