ISBN13 978-975-342-720-3
13x19,5 cm, 272 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Siyasalın Kıyısında, 2007
Özgürleşen Seyirci, 2010
Tarihin Adları, 2011
Cahil Hoca, 2014
Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?, 2018
Kurmacanın Kıyıları, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Dinçer Demirkent, “Kürt siyaseti üzerinden Rancière”, Birgün Kitap Eki, 15 Ocak 2010

Kürtler yalan söylemek zorunda/Arnavutlar doğru. 1989’da yazmış bu iki dizeyi Kürt şair Cemal Süreya. Arnavutların Arnavutluğunun gizlenmek zorunda olmamışlığı ve Kürtlerin Kürtlüklerinin gizlenmek zorundalığı üzerine kurulu iki dize. Kürtlerin zorunlulukları üzerine bu kadar laf edilen bu günlerde yalanın “yalanlığı”nın üzerine basa basa tekrar edilmesi gerekiyor. Evet! Kürtler en çok şimdi ve en çok sesleri çıktığı kadar “yalanı” söylemek zorunda, çünkü Türklüğü ırkçı bir biçimde kuran giz henüz parçalanmış değil.

Toplumlar giz üzerine kurulur. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri bir giz üzerinde varılan uzlaşmaya bağlıdır. Bu giz bilinip görmezden gelinen bir yalandır ve bu yalanın doldurduğu alan siyaset ile derin bir ilişkiyi barındırır. Jacques Rancière Filozof ve Yoksulları başlığıyla Türkçeye kazandırılan çalışmasının bir bölümünü Platon’un yalanına ayırır. Filozof, yurttaşları sınıflara ayırırken yalnızca devlet adamlarının bileceği bir yalana sığınır ve bunun yalanlığı da yalnızca filozof kral tarafından bilinir. Rancière’nin arkhe-politika olarak adlandırdığı Platonik siyaset kavrayışı toplumun doluluğuna dayanır. Toplumun doluluğu ile kastedilen ise herkesin yerini bilmesi, yani kunduracının kunduracılık yapması, savaşçının savaşması ve filozofun yönetmesidir. Platon’un “polis”i Rancière’in politika kavrayışının tam karşısında yer alır. Politika bir düzen değil, polisin düzenini kesintiye uğratan, hiyerarşisini parçalayan bir özneleşme sürecidir, yerini bilmeme, kendine biçilen kimlikle özdeşleşmemedir (disidentification). Bu kavrayış bizi hem dünün ırkçı hem de bugünün kimlikçi siyasalarına siyasal bir karşı çıkışa taşıyacak bir içerik taşır.

Türkiye’de ulusun inşası Kürtlerin “yalan”lığı üzerine kurulmuştur. Doğu raporları yazılır, ama gizlenir. Bir bilim insanı Türkiye’de antropolojik saha çalışması yaparken bu gize rastlar, onu açığa vurur, “yalan”ı söyler ve sırf bu yüzden ömrünü cezaevinde geçirir. Bu giz, gizlenirken ortaya çıkmasın diye onun adını anmadan onu yasaklayan kanunlar çıkarılır. Hayır! Kürt diye bir şey yoktur. Bir Türk boyudur o ve nahoş bir doğa sesinden adını almıştır. Türk bilim insanları Kürtlerin kökenine dair ve bu nahoş ses üzerinde temellenen tezler yazar, sunarlar. Bu ses dilce oluşturulmuş uylaşımsal bir ses değildir; bir anlamı olmayan, birine söylediğinizde bir şey ifade etmeyen bir sestir ve bizi yine Rancière’ye üzerinden düşünmeye götürecek bir yan taşır. Uyuşmazlık Aristoteles’in ses ile söz arasında yaptığı ayrımla başlar. Söze sahip olan eşitlerdir ve insanı hayvanlardan ayıran doğru ile yanlışı ayırt etmelerini sağlayan şey sadece acı ve hazzı ifade eden seslere değil söze sahip olmaktır. Uyuşmazlık Kürtçe’nin varlığı üzerine değildir, kara ile beyaz arasında olmaz, uyuşmazlık Kürtçe’nin sesliği ile sözlüğünü dile getirenler arasındadır ve dün Kürtçe’nin sesliği üzerine “bilimsel kanıtlar” sunanlar eğer bugün Kürdoloji bölümleri açıyorlarsa bu kritik bir andır. Kritiktir çünkü bu bölümlerin de Kürtçe’yi bir Hititoloji ya da Sümeroloji haline getirmelerini beklemek çok kötümser bir yaklaşım değildir. Uyuşmazlığın tarafları değişmemiştir.

Kürtler adlarında taşıdıkları yalanı “zor”la söylediklerinden beridir bir sorun olmuşlardır, sorun olarak da olsa bundan sonra bir adları olacaktır ki adı olmak az bir şey değildir. Adlar toplumları kuran gizin içinde bir boşluk yaratırlar, gizi parçalayamasalar da düzenini değiştirirler. Politikanın ortaya çıktığı ender anlardan biridir bu ve bir paya katılımı, bir kimlik kazanmayı değil eşitlenmeyi dolayısıyla da bütün hiyerarşiye kastetmeyi işaret eder. Eşitlik siyaseti mümkün kılan yegâne ilkedir.

Sanırım uzun süredir böyle bir anı yaşıyoruz. Cumhurbaşkanı’nın “uygun uluslararası konjonktür yakalandı, fırsat bu fırsat” yaklaşımından bahsetmiyorum bu an ile. Çünkü uygun uluslararası konjonktür fırsatçılığı ile “Amerikan emperyalizminin oyunu” doğruculuğu arasında simetriden başka bir görmüyorum. İkisi de aynı devletin toplumu kuran gizinin doluluğunu temsil ediyorlar. Kürtlerin bugüne kadar süren mücadelesi bunun içinde bir boşluk yaratmayı başardı, bu gizi parçalayacak yalanı “zor”la görünür kılarak.

Tayyip Erdoğan’ın bir türlü duyumsayamadığım şiirleri, Abdülkadir Aksu’nun gözyaşları da bu anı göstermiyor. Bu anı şöyle kavrıyorum: İsmail Beşikçi’nin cezaevinde geçirdiği yıllarla, Mazlum Doğan’ın kendini yakarak, görünür kıldığı bu yalan artık Türk ulusunun inşasındaki gizi sürdürülemez hale getirdi. Türkiye’de, bir arada ve daha adil bir yaşamın olanaklarını ortaya çıkardı ve bugün eşitlik iddiasıyla gelen PKK’liler bu olanakların gerçekliğini gözlerimizin önene seriyor. Bütün bir gizin parçalanacağını söylemiyorum, baştaki varsayımıma da aykırı olur bu. Toplumlar ancak gerçekliğin sınırlarını çizen onun kimi yanlarını örten bir giz ile kuruluyorlar, en azından bugüne kadarki tarih bize bunu gösteriyor. İnsanı tam da bu anlamda politik olarak kavrıyorum. İçinde yaşadığı gerçeklerin sınırlarını çekerek bir değerler bütünü içinde bir arada yaşama formları üreten bir varlık olarak.

Devlet mantığı, uluslararası konjonktür fırsatçılığında ya da Amerikan oyunu söyleminde kendini açığa vuruyor. Türkiye’de siyasal özne pozisyonunda olmayı başarabilen tek hareketinin bugünkü zorunluluğu, özne pozisyonunu sürdürebilmesi için, kendi zorunluluğunu kendisinin belirlemesidir. Kendini var eden yalanı seslendirmesidir. Bu ise Türk ulusunu Kürtleri dışlayarak kuran gizin, daha açık ve meşhur bir ifadeyle kırmızı çizgilerin yeniden çizilmesini zorlamaktır ve bunu Kürtler için değil bütün Türkiye halkı için yapmaktır. Siyaset, liberallerin algıladığı gibi iki tarafın rekabetinden doğan fayda maksimizasyonu değil de bir arada yaşamanın daha “iyi” bir formunu, var olan hiyerarşiyi bozacak bir kesintiyse uğratarak yaratmaksa, bu an uygun bir andır.

Jacques Rancière Filozof ve Yoksulları’nda bir düşüncenin gücünün onun yer değiştirebilirliğinden geldiğini belirtiyor. Aynı anda Rancière’yi ve memlekette olup bitenleri düşünmek böyle bir yazıyı ortaya çıkardı ki sanırım bu durumun kendisi de Rancière’nin düşüncesinin gücünü biraz olsun ortaya koyuyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova