 | | ISBN13 978-605-316-443-2 | | 13x19,5 cm, 168 s. |
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et | | Önsöz, Öğrettiklerimden Öğrendiklerim (II), s. 11-13 1978’de İngiliz Edebiyatı alanında Lisansüstü çalışmasına başladığımda, hayatta ne yapmaya niyetli olduğumu ben de bilmiyordum aslında. 1975-78 arasında derslerimden çok BÜO (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları) ile ilgilenmiştim, ama orada da pek bir gelecek göremiyordum. Şöyle diyeyim: Yönettiğim oyuncular arasında en kötü üç içine girebileceğimden kuşkum yoktu. Yirmi iki yaşında da insan kendisini geleceğin tiyatro yönetmeni olarak görmek gibi iddialı bir işe soyunamıyor; ya da, soyunabilenler var kuşkusuz, ama ben onlardan değildim o yaşta. Gene de o dört sene bana çok şey öğretti. Önce Marat/Sade’ı sahnelediğimizde Fransız Devrimi’nin neredeyse bütün ayrıntılarını araştırmak zorunda kaldım; sonra Brecht’in Beş Paralık Opera’sı ile Beş Paralık Roman’ını karıştırarak Beş Paralık İşler’i yazıp sahneye koyduğumuzda Brecht’in tiyatro teorisini enine boyuna kurcaladım; Arturo Ui’nin Engellenebilir Yükselişi’ni sahnelerken de Faşizm ve Nazizm’i öğrendim. Kısacası, Lisansüstüne başladığım sırada İngiliz Edebiyatı’ndan başka her şeyle uğraşmıştım. [1] Böyle kritik zamanlarda insana şansı yardım etmezse her şey bir anda ters gidebilir. Neyse ki benim büyük bir şansım vardı: 1976’dan başlayarak Jale Parla’nın öğrencisi olmuştum. Bugün bildiğim şeylerin bir kısmını ondan öğrendim – hepsini değil, belki çoğunu da değil. Ama esas öğrendiğim şey, üniversite dediğimiz şeyin giderek daha büyük bir çıkmaza girdiği bu çağda, hâlâ doğru dürüst, mütevazı, ama bildiğini bilen ve bildiği gibi anlatmaktan çekinmeyen bir akademisyen olunabileceğiydi. 1970’lerden bahsediyorum tabii; aradan elli yıl geçti ve böyle bir akademisyen olmak neredeyse imkânsız artık. Ama o günlerde Jale Parla’nın öğrencisi olmak, insanın önünde çok ciddi ihtimallerin belirmesine, akademik hayatta hâlâ bir yer bulabileceğini ummasına yol açabiliyordu. Benim için de öyle oldu. O sıralarda Edebiyat eğitimi alanında hâlâ “parya” muamelesi gören bilimkurgu alanında [2] bir tez yazmayı düşünmeye başlamam, Jale Parla’nın olağanüstü açık fikirliliği sayesindedir. Tabii ki ergenliğimden beri bilimkurgu okuyordum. 1968-69 yılları olmalı; Çağlayan Yayınları’nın “Yeni Dünyalarda” serisinden çıkan on kitapla başlamıştım bilimkurgu okumaya. İngilizceyle başa çıkmaya başladığımda ise, İstanbul’da eski-İngilizce kitap satan bütün kitapçıları ve seyyar tezgâhları yağmalıyordum düzenli olarak. Ama bu merakı bir akademik teze dönüştürmeye karar vermem, 1979’da, LeGuin’in The Dispossessed’ini (Mülksüzler) okumamladır. 1979’da Marksist olmuştum çoktan. Bilimkurgu okumak ise genellikle arkadaşlarımla paylaşmadığım, “suçlu” bir zevkti benim için. Bir anarşist tarafından yazılmış “ikircikli bir ütopya”, o günkü bütün inanç sistemime ters düşmeliydi aslında. Ne de olsa Engels’in Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm’ini okuyup “ütopya”ya aşağılayarak bakmayı öğrenmiştim o sıralarda; Marx’ın Bakunin’le kavgasını okuyup Bakunin’in saçmaladığına da karar vermiştim. Ama LeGuin beni yeniden düşünmeye ikna etti. Evet, ütopya sorunlu bir şey, ama neden? Sadece “bilimsel olmadığı” için mi? [3] Anarşizm bir politik hareket olarak tartışmalı olabilir; özellikle Bakuninci anarşizm içinde çelişkili olarak otoriter bir yan taşıyor da olabilir. Ama ya LeGuin’in kendini ait hissettiği Kropotkinci anarşist-komünalist düşünce ne olacak? Anarşist felsefe aslında vicdan sahibi Marksistlerin de hep gizli gizli ödünç aldığı ama asla hakkını teslim etmediği bir etik kaynak değil mi? [4] Notlar [1] Kendime haksızlık ediyorum tabii. Aslında İngiliz Romantik şiiri ve ona bağlı olarak da Gotik roman üzerinde epeyce çalıştığımı hatırlıyorum. Hatta Lisansüstü tezimi Genç Romantikler (Keats, Shelley ve Byron) üzerine yazmayı bile düşünmüştüm bir ara. Metne dön. [2] Aslında bu Türkiye için geçerliymiş sadece. 1970’ler boyunca dünyada BK edebiyatı yavaş yavaş akademik hayatta kabul görür hale gelmiş, ama benim o sırada haberim yoktu bundan. Metne dön. [3] Ütopya ve Distopya konularını ele alan daha kapsamlı bir çalışma planladığım için burada “ütopya” değerlendirmesine pek girmeyeceğim. Metne dön. [4] Bu şüphemi onyıllar sonra doğrulayan bir metinle karşılaştım 2023 yılında. Nörobilimle felsefeyi kaynaştırma çabalarıyla tanınan Fransız düşünür Catherine Malabou, Au voleur! Anarchisme et philosophie (Hırsız Var! Anarşizm ve Felsefe, 2023) diye bir kitap yayımlayıp çağdaş felsefenin sık sık anarşist düşünceden faydalandığını, ama anarşist düşünürlere referans verme konusunda pek de gönüllü olmadığını iddia etti. Ne yazık ki Fransızcasını okumayı beceremedim, ama İngilizce çevirisini kaynakçada bulabilirsiniz. Metne dön.
|