ISBN13 978-975-342-219-2
13x19,5 cm, 208 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Yazının Sıfır Derecesi, 1989
Çağdaş Söylenler, 1990
Bir Aşk Söyleminden Parçalar, 1992
Sesin Rengi, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Tahsin Yücel, Sunuş, s. 7-11

Bir yazar ya da bir araştırmacı olarak Roland Barthes'ın (1915-1980) yerini belirlemek ilk bakışta oldukça zor gibi görünür. Etkinlik alanı nedir? Eleştiri mi? Yazınbilim mi? Dilbilim mi? Göstergebilim mi? Toplumbilim mi? Felsefe mi? Yoksa Roland Barthes yapısalcı düşüncenin öncülerinden biridir de getirdiği ya da tanıttığı kuramları örneklendirmek için mi bu alanların hepsinde az çok at oynatır? Barthes yazarlık serüveninin başından sonuna değin hep aynı tutumu sürdürmüş olsaydı, soruların yanıtlanması bir ölçüde kolaylaşırdı. Ama sürekli arayan bir yazarın aynı tutumu sürdürmesi beklenemez: sırasıyla Marx'ın, Sartre'ın, Brecht'in, göstergebilimin gölgesinde yazdığını, en sonunda da "açıkta", yani her türlü öncüden, her türlü örnekçeden, her türlü dizgeden bağımsız bir biçimde yazmaya başladığını kendisi söyler. Bu da, ister istemez, bir başka soru doğurur usumuzda: etkinlik alanlarını birbiri ardından gölgesine girdiği örnekçeler mi belirlemiştir? Bunun sonucu olarak birbirinden bağımsız birtakım Barthes'lar (örneğin bir eleştirmen Barthes, bir göstergebilimci Barthes, bir toplumbilimci Barthes, vb.) mı vardır? Görünüşler ne olursa olsun, Barthes'ı yakından tanıyanların bu sorulara verebilecekleri bir tek yanıt vardır: hayır. Çünkü, yakından bakıldığı zaman, Roland Barthes'ın sözünü ettiği etkilenmeler pek de belirleyici değildir. Örneğin Marx' ın etkisi hem oldukça dolaylı kalır, hem de Yazının Sıfır Derecesi ve Çağdaş Söylenler gibi birkaç ilk yapıtı aşmaz; Brecht'in etkisi daha dolaysız görünür, ama gene birkaç ilk yapıtla sınırlıdır; Sartre'ın etkisi daha çok bir tutuma, yazın karşısında bir yaklaşım biçimine indirgenmiş gibi görünür; üstelik Barthes, daha ilk kitabında, Sartre'dan esinlenerek ele aldığı sorunları ondan çok daha ilerilere götürür.

Göstergebilimin "gölge"sine gelince, bu gölge daha çok Barthes'ın kendi gölgesidir: Roland Barthes da başkaları gibi Saussure'den, Hjelmslev' den, Jakobson'dan, Greimas'tan esinlenerek göstergebilimin kurulmasına kuramsal ve uygulayımsal katkılarda bulunmaya çalışır, ama oluşturduğu göstergebilim sonuçta kendi göstergebilimidir, yani kendine özgü bir göstergebilimdir; bu nedenle, örneğin Greimas göstergebiliminin tersine, hemen hiç izleyicisi yoktur. Kısacası, ister "gölgede" yazsın, ister "açıkta", ilk yapıttan son yapıta, Roland Barthes'ın her şeyden önce Roland Barthes olarak belirlenmesini sağlayan bir şeyler vardır. Bu özellik bilinçli bir özgünlük çabasının ürünü değildir kuşkusuz, ama bütün etkilerden daha derin ve daha sürekli bir tutkunun; öncelikle bir "yazar" olma tutkusunun bu konuda önemli bir payı bulunduğu ileri sürülebilir.

Barthes'ın yaptığı "yazar" ve "yazman" ayrımı bilinir: yazman, "dünyanın çift-anlamlılığına son vermek", dolayısıyla "dönüşsüz bir açıklama" ya da "yadsınmaz bir bilgi" sunmak savında olan kişidir; amacını gerçekleştirmek için de dili bir "araç" olarak kullanır. Yazarsa, tersine, dili bir "amaç" olarak benimseyerek sözünü "işler"; bir başka deyişle, "dünyanın niçin'ini kesinlikle bir nasıl yazmalı'da eriten kişidir", en kesin biçimde konuştuğu zaman bile, bir "çift-an-lamlılığı" başlatır. Çağımızın yarattığı ve ilk ikisinin "kırma"sı olarak niteleyebileceğimiz bir üçüncü tür de vardır: hem yazarın, hem yazmanın belirli özelliklerini taşıyan ve aydınlar çevresinde yer alan "yazman-yazar". Hiç değilse belirli yapıtlarında, diyelim ki Système de la mode'da (Moda Dizgesi), Roland Barthes'ın da bu üçüncü türe girdiği düşünülebilir, ama kendisi bu konumu yadsır her zaman, bir yazar olmak istediğini, dolayısıyla temel sorununun hep nasıl yazmalı olarak kaldığını kesinler. Bunun için de kendini her şeyden önce bir "denemeci" olarak niteler. Böylece, bütün yapıtları birer "deneme" olarak nitelenince, yazarlık serüveninde ilk bakışta çok derin gibi görünen kimi değişimler (örneğin "Anlatıların Yapısal Çözümlemesi" ya da "Eléments de sémiologie" (Göstergebilim İlkeleri) ile S/Z arasındaki uzaklık) bir ölçüde önemini yitirir.

Hiç kuşkusuz, S/Z'in yayımlanmasından sonra, Roland Barthes'ın "göstergebilime ihaneti"nden sözedilmiş, böylece bir tutumdan tam karşıtına atladığı ileri sürülmüştür, ama, biraz yakından bakılacak olursa, değişim o denli derin değildir: uzaklaştığı göstergebilimin büyük ölçüde kendine özgü bir göstergebilim olması bir yana, Roland Barthes'ın değişmeyen tek ilkesi görelliktir: ona göre, eleştirmenin görevi "doğru ilkeler adına doğru konuşmak" değildir, ele alınan yapıtta bizden öncekilerin gözden kaçırmış oldukları birtakım "saklı", "derin" özellikleri bulup ortaya çıkarmak da değildir ("kendimizden öncekilerden daha mı kafalıyız?" diye sorar), bu yapıtı "elden geldiğince eksiksiz bir biçimde kendi dilimizle örtmek", yani belirli bir gecikmeyle ve bu gecikmenin tam hakkını vererek, yapıtı kendi dilimizle yeniden söylemektir. Roland Barthes bunu yapar her zaman: Michelet'yi, Racine'i, Sade'ı yeniden söyler. Bu yüzden olacak, o sırada izlediği yöntem ne olursa olsun, eleştirileri (ya da incelemeleri) birer çözümlemeden çok, birer "betimleme" görünüşü sunar. Örneğin "L'Homme racinien" (Racine'de İnsan) hiç kuşkusuz belirli bir çözümlemenin, belirli bir yorumun ürünüdür, ama her şeyden önce hayranlık verici bir betimleme olarak algılanır. Öte yandan, eleştiri ele aldığımız yapıtı "kendi dilimizle örtmek" biçiminde tanımlanınca, her eleştirinin oluşturduğu söyleme "kendi kendisi konusunda içkin bir söylem" kattığını, dolayısıyla her eleştirmenin dolaylı bir biçimde bile olsa kendi kendisi konusunda da bilgi verdiği, her eleştirmenin kendi öznelliğini yansıttığı söylenebilir. Roland Barthes'ın son yapıtlarına doğru geldikçe saptadığımız temel değişim bu öznelliğin gittikçe daha belirgin, gittikçe daha bilinçli bir biçimde öne çıkarılmasıdır: ilk yapıtlarda bir tutum, bir düşünsellik, bir duyarlık, daha doğrusu bu tutumun, bu düşünselliğin bu duyarlığın izi olarak bulduğumuz yazar yavaş yavaş bir "kişi" olarak çıkar karşımıza, oldukça dolaysız bir biçimde, tekil birinci kişi olarak, kendinden yola çıkarak konuşur. Böylece Roland Barthes'a dek gelir.

Hiç kuşkusuz, Roland Barthes ne Roland Barthes'ın kendi kendisi üzerine bir çözümlemesidir, ne de bir anılar toplamı. Fotoğraflar çevresinde verilen kısa bilgileri (bunların da çoğu birer yorum, birer gözlem niteliğindedir) bir yana bırakırsak, Le Plaisir du texte'te (Metnin Tadı) olduğu gibi burada da belirli bir düzene göre sıralanmış kısa gözlemler ya da, kendi deyimiyle, "parçalar" söz konusudur, ancak birkaç yerde, birkaç "parça"da doğrudan kendinden konuşur. Ama tutum değişikliği açıktır: "Eleştiri nedir?" adlı yazısında, eleştirmenle yazarı karşılaştırırken, eleştirinin konusunun "dünya değil, bir söylem, bir başkasının söylemi" olduğunu söylüyor, romancının ya da ozanın nesnelerden ve olgulardan sözetmek durumunda olduğunu belirttikten sonra, "Dünya vardır ve yazar konuşur: işte yazın", diyordu: kendisinin yaptığı da artık budur, yani artık bir başkasının söyleminden sözetmek değil, bir başkasının söylemini kendi söylemiyle örtmek de değil, doğrudan doğruya dünyadan, nesnelerden ve olgulardan sözetmektir, doğrudan doğruya bir yazar, bir "yazın" adamı olarak konuşmaktır ("açıkta" yazmanın bir anlamı da budur belki). Bu tutumun kimi belirtilerini Roland Barthes'ın daha önceki birtakım yazılarında da bulabiliriz belki, ama Göstergeler İmparatorluğu'nda çok kesin bir biçimde ortaya çıkar: anlattığı Japonya'yı düşsel bir ülke olarak nitelese de, bir "yazı" olarak algılasa da, burada bir gezgin değil, bir "okur" olduğunu söylese de bir başkasının söylemi üzerine değil, düşsel ya da gerçek bir dünyanın nesneleri ve olguları üzerine konuşan bir öznedir. Le Plaisir du texte de benzer bir tutumun ürünüdür: bir metin ya da birtakım metinler üzerine bir söylem değil, öncelikle metinlerin algılanışı, metinlerin tadı üzerine bir söylemdir; metinlerle özne arasındaki bağıntıyı, yani dünyanın bir olgusunu ele alır. Aynı şeyler üç aşağı beş yukarı Bir Aşk Söyleminden Parçalar ile Camera Lucida için de söylenebilir. Birincisinde, başkalarının söylemi ya da söylemleri üzerine bir söylem oluşturmak değil, başkalarının söylemlerinden (daha doğrusu söylem kırıntılarından) yola çıkarak yaşamımızın bir olgusu (aşk) üzerine bir söylem geliştirmek söz konusudur; söylem geliştirilirken de "söylem öznesi" genellikle "edim öznesi"yle birleşir. İkincisinin konusu, gene dünyamızın bir olgusudur: "fotoğraf". Ama, biraz daha yakından bakılınca, Camera Lucida'nın fotoğraftan çok daha önemli bir konusu olduğu görülür: öznenin fotoğrafa duyduğu ilginin, fotoğraf olgusunu anlama ve açıklama yolunda harcanan çabanın öyküsü. Üstelik, örneğin yazarın annesinin fotoğraflarından, daha doğrusu annesini en iyi yansıtan fotoğraftan sözettiği sayfalarda görüldüğü gibi, bu öykü yer yer öyle ayrıntılı ve öyle içten bir görünüşe bürünür ki, arayış nerdeyse yaşamla, arayış söylemi nerdeyse romanla özdeşleşir.

Ben, kendi payıma, yalnızca Camera Lucida'yı okurken değil, Barthes'ın başka kitaplarını, hatta en kurularını (diyelim ki Sade, Fourier, Loyola'yı, diyelim ki Système de la mode'u) okurken bile, gerçek kimliğini bilmeyen ya da bilmezlikten gelen gücül bir "romancı" karşısında bulunduğumu düşünmüşümdür sık sık, hatta ona bir örnekçe de bulmuşumdur: Marcel Proust, yani düşünceyle duyarlık, özne ile nesne arasındaki sınırları silen, kendi kendinden sözederken aynı zamanda dünyayı, dünyadan sözederken aynı zamanda kendi kendini betimleyen bir romancı. Son yapıtlara doğru gelindikçe, Roland Barthes benim bulduğum örnekçeye bir yandan yaklaşır, bir yandan da ondan uzaklaşır: kendini öne çıkararak "ben" diye konuşması, söylemler yanında dünyayı, nesnelerini ve olgularını da ele alması, düşünün yanında duyunun ve duygunun hakkını gittikçe daha çok ve daha gözüpek bir biçimde vermesi bir yakınlaşmadır kuşkusuz; yapıtlarını, Roland Barthes'ta temel bir yönelimin belirimi oldukları söylenen "parça"lardan, hatta "parçacık"lardan oluşturmasıysa bir uzaklaşma.

Gene de, bu yapıtların dünyanın olgularına ve nesnelerine yönelik gözlemler oluşturmalarından olacak, uçsuz bucaksız bir romanın öykü dışında kalan bölümleri, özgül deyimiyle "uzatı"ları (digression) gibi göründükleri, zaman zaman bu düşsel romanın bütününü imgelemimizde elle tutulacak ölçüde yakınlara getirmemize yardımcı oldukları görülür. Kısacası, Roland Barthes'ın bütün yapıtlarının, belli ölçüler içinde hep Roland Barthes'ı söylediği ileri sürülebilir. Hele "yaşamöyküsü"nün "üretmeyen" yaşamlara özgü olduğu, üretken yaşamların öyküsünün ürünlerininkiyle karıştığı düşünülürse.

*

Bu seçkiye alınan parçalar Roland Barthes'ın yapıtı konusunda bütüncül bir görüş verecek mi, en azından Roland Barthes'ın yapıtının bütünlüğünü sezdirecek mi, bilmiyorum. Ama güttüğüm amaçlardan biri buydu, bir başkasıysa okura gerek yazınsal, gerek düşünsel açıdan gerçekten ilgiye değer ürünler sunmak. Bu amaçlarla bütün yapıtlarından belirli parçalar aldık. Daha doğrusu kendi eliyle hazırladığı kitaplardan. Seuil yayınevi, Barthes'ın ölümünden sonra, kitaplarına girmemiş denemelerini, incelemelerini, konuşmalarını yayımlamaya girişti: Le Grain de la voix (1981), L'Obvie et l'obtus (1982), Le Bruissement de la langue (1984), Göstergebilimsel Serüven (1985), vb. Bunlar da ötekiler gibi çok ilginç parçalar içeriyordu kuşkusuz, ama onlara fazla bir şey eklemiyorlardı. Bu nedenle seçkinin sınırlarını zorlamadım.

Umarım, çok uzak olmayan bir gelecekte, Roland Barthes'ın bütün kitapları dilimize çevrilir, ölümünden sonra oluşturulan kitapları da bunlar arasında yerini alır.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova