Onur Özgen, "Ölümle yaşama sanatı arasında", BirGün, 21 Aralık 2025
Georgi Gospodinov, daha beş yıl öncesine kadar neredeyse bilinmeyen bir yazarken, bugün artık insan duygularının köküne inme arayışındaki canlı, uyanık, bütünlüklü ve radikal bir edebiyat fikrinin –yazma ihtiyacının ve insan deneyimini edebiyata dönüştürme işinin, Cesare Pavese’nin deyişiyle “yaşama sanatı”nın– çok katmanlı ve çok yüzlü doğasıyla yüzleşirken mutlaka hesaba katılması gereken bir yazar olarak öne çıkıyor.
Türkçeye yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi Metis Yayınları tarafından kazandırılan Bahçıvan ve Ölüm ile, bir oğlun babasının ölümü karşısındaki varoluşsal serüvenini anlatan; Gospodinov’un önceki eserlerinde de başköşeye koyduğu bir meseleye, yani belleğin temel sorusuna ve kendimizi, hayatlarımızı ve ölümlerimizi anlatırken bellekle kurduğumuz ilişkiye dikkat kesilen bir romanla karşı karşıyayız. Gospodinov bunu daha önce Zaman Sığınağı'nda da ustalıkla yapmıştı.
Burada da baba–oğul ilişkisine ve ölümle karşılaşmalara bir ilahiyle yaklaşıyor Gospodinov: “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” Ölen bir babaya yazılmış ağıt böyle başlıyor. Bahçeye dönüşmek, kalıcılığın bir formülü; bu kalıcılık, dünyanın meyvesini ve şeylerin hafızasını tadabilmek için ondan bir “mola” koparmayı da içeriyor. Bu türden bir mola, aynı zamanda anlam üretir.
Romanda en çok ilgi çeken şeylerden biri, “ölüm” sözcüğüyle kurulan ilişkinin maddeselliği ve hayatın, babanın diktiği çiçeklerde sürüp gittiği kabûlü: Vaktinde patlayan bu çiçekler, yazarın gösterdiği gibi, hayatın –ve uzantısında edebiyatın kendisinin– “kaderli ama hafif” gösterisine süreklilik verir. Tıpkı Ingmar Bergman’ın “Yedinci Mühür” (1957) filminde ölüm karakterinin bir ağacı gövdesinden kesip dallardan birinde yatan birini öldürdüğü, ardından da zarif bir sincabın kesilmiş gövdenin düzlüğüne atılıverdiği o ilk imge gibi.
Gospodinov, dağınık bir seyirle, babasının hayatından –kaçınılmaz biçimde kendi hayatına bağlı– tuhaf ya da içli sahnelerin izini sürüyor: Oğlun uluslararası edebî başarıları karşısındaki tepkiler, sosyalist rejimle ve Bulgaristan’ın yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki emek dünyasıyla ilişkiler… Çocukluğun geçtiği bahçeyi ziyaret de eksik değil; şimdi cılız, küçülmüş görünür, çünkü “Güllerle, lalelerle aynı boyda olduğunda dünyaya yakından bakarsın: Sen dünya kadar uzunsundur ve dünya senin kadar uzundur.” Ardından yazar yeni bir paragrafla çiviyi çakar: “Büyümek uzaklaştırır ve küçültür.”
Bahçıvan ve Ölüm, uzaklaşma denen bu belirtiye karşı bir hap gibi; şeyleri uzaktan duymaya başladığımızda bizi uçuruma doğru götüren bir hâl.
Gospodinov, babasını yakından duymak ister: Dürüst, mütevazı, kimi zaman sert mizaçlı; aile buluşmalarının selâmlaşma ve vedalaşmalarında borçlu olduğu sarılmaları vermeye, eksiklerini tamamlamaya çalışan bir adam… Sosyalist Bulgaristan’ın duygusal ve maddî darlıkları içinde büyümüş bir kuşağın örneği; aslında dünyanın genelinde bir hissetme ve dünyada yer etme biçiminin darlıklarıdır bunlar.
Gospodinov’un söylediğine göre babası, hayatının bir bölümünde sanki Marcello Mastroianni imiş gibi, bembeyaz, kusursuz bir kıyafetle belirir; olduğundan daha canlıymış gibi davranan birinin güzellik ve incelikle çekip çevirdiği yaşama sevgisini sürükleyerek… Bu hayaletimsi ve aynı zamanda gerçek görünü, babanın karakterini olduğu kadar, görünüşte sade ama içtenlik ve değeri pek büyük olan bu kitabın karakterini de anlatır.
Gospodinov, babasının çocuklarına sevgisinin süreklilikle ve bahçeyi son ana kadar sürme arzusuyla ilgili olduğunu bilir. Bahçenin güzellik üretmeyi sürdürmesi, onlara bıraktığı en iyi mirastır; zamanında toprağa bir kiraz tohumu gömmek için bel bükmenin hâlâ değerli olduğunu söylemenin bir yoludur bu. Nihayetinde her zaman başka hasatlar, başka sarılmalar, başka hayatlar gelecektir; Gospodinov’un bakışının küçük kızına yönelişi ve onun dedesinin yok oluşunu seyredişi/yaşayışı bunu gösterir.
Bahçıvan ve Ölüm, bir yas ve ışık kitabı; asla karanlık bir kitap değil. Hüznü normalleştiriyor. Onu, ölen babanın mantrasında geçtiği gibi “korkusuzca”, ağırlık yapmadan düşünme lüksünü kendine tanıyor ve başta “yaşama sanatı” dediğimiz şeye hizmet ettiriyor.
Geride kalanın açıkta kalması ve kederi ise dünyanın hafızasında hafif adımlarla ilerleyen, gürültü etmeyen; kendi karakterlerinin sözlerinden de yararlanarak gerçeği, dünyayla yüzleşmeyi yaşanır ve katlanılır kılan o gerekli kurgu banyosuna serpiştiren Gospodinov’un sükûneti ve ölçülülüğüyle anlatılıyor.