ISBN13 978-605-316-425-8
13x19,5 cm, 208 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Hüznün Fiziği, 2017
Doğal Roman, 2018
Zaman Sığınağı, 2022
Yokluğun Haritaları, 2025
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Şafak Baba Pala, “Petek”, BirGün, 21 Aralık 2025

2024 yılının son aylarıydı. Hep, birkaç kitabı bir arada okurum. O dönem bir arada okuduğum kitaplardan biri Georgi Gospodinov’un Uluslararası Booker Ödülü’nü de aldığı Zaman Sığınağı kitabıydı. Açıkçası romanın sona varması biraz uzamıştı. Uzaması boşuna değilmiş. Kitabın bitişi, zamanı sorguladığımız bir güne denk geldi, 2025’in ilk saatlerine. Kapadokya’nın Nar kasabasındaydık. Yeni yıla girmiştik. İlk defa bir kitabı okuyarak ve aslında bitirerek yeni yılın ilk saatlerini karşılamıştım. Sona varmamış olmak, varamamak boşuna değilmiş. Kitapların yazılışının olduğu gibi okunuşlarının da bir hikâyesi olabiliyor. Kitap Kapadokya’da, Nevşehir’in Nar kasabasında bitmek istemiş olamaz mıydı yani?

Ahh insanın anlam arayışı! Ben bir fani olarak 2025 yılının ilk saatlerinde zamanın, anlamın peşindeydim muhakkak. Her fani gibi zaman ve anlam benim de aklımı kurcalıyordu elbette. Ve yeni yılın ilk saatlerinde Zaman Sığınağı kitabını okumak bana iyi gelmişti.

Bu bitişte Gaustin’in bir payı var mıydı, bilmiyorum. Dünyadaki onlarca zamanı dolaşan Gaustin bana da bir oyun oynamış olabilir. Tam da onun kitapta, Ait Olmayanların Sendromu’nda dediği gibi: “Hiçbir zaman sana ait olmaz, hiçbir yer senin olmaz. Aradığın şey seni aramaz, rüyanda gördüğün rüyasında seni görmez. Başka bir yerde ve başka bir zamanda sana ait bir şeyin olduğunu bilirsin, bu yüzden de geçmişe ait odalar ve günlerden geçip durursun. Ama doğru yerdeysen zaman farklı olur. Doğru zamandaysan yer farklı olur.

Tedavisi yok.”

Evet, kanımca zamanın ve anlamın peşinden koşmanın da tedavisi yok.

Yaklaşık bir yıl sonra yazarla tanışmak da zamanın bir oyunu olabilir miydi acaba? Hiçbir şey o kadar da doğrudan olmaz; insanlar çaba harcar ve uygun zamansa bazı güzel durumlar gerçekleşir. Bizler için de böyle güzel bir durum gerçekleşti. İşte Zaman Sığınağı kitabını okuduktan yaklaşık bir yıl sonra, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından Bursa Uluslararası Edebiyat Festivali “cesaret” temasıyla düzenlendi. Ekip olarak festivalin ilk yılında aramızda olmasını çok istediğimiz Gospodinov, edebiyat ajanı sevgili Nermin Mollaoğlu’nun özel çabasıyla bu yılki festivalde yer aldı. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Gaustin’in deyişiyle doğru zaman bu zamanmış belki de. Ve elbette belki zamanın doğru olmasında Gospodinov’un kitaplarını, kitaplarının konularını ve anlatılarını da başka başka odalar gibi düşünürsek, farklı bir odaymış girmemiz gereken.

Yazarın bu yıl Türkçeye çevrilen kitabı Bahçıvan ve Ölüm üzerine yaşama bir iz düşmeliymişiz. Yazar kitabının başlangıcında “Bir hikâye yaşanmış ve kişisel olsa bile, bir kez dilden geçince, kelimelere bürününce artık bize ait olmaktan çıkar; o artık gerçeklik kadar kurmacanın da düzenine aittir.” diye söze başlamış olsa da, yazmak ve anlatmak çok farklı edimlerdir. Bu yüzden yazar söyleşide kitapla ilgili düşüncelerini öyle çok da bizimle paylaşmayabilirdi. Ancak yanılmışım. Festivalin başlığına çok da uygun olarak cesaretle bu kitabı neden yazdığını ve kitabın özüyle ilgili düşüncelerini bizlerle paylaştı. Tıpkı yine kitapta, “Bu sayfalarda ışık olsun istiyordum, yumuşak öğle sonrası ışığı. Bu kitap ölüm hakkında değil, sona eren bir hayat için duyulan hüzün hakkında. Arada fark var. Bu sadece onun bal dolu peteği için değil, peteğin boş hücreleri için de duyulan bir hüzün, hatta o çok daha güçlü. Elimizdeki mumların dahi yanıp tükenirken hatırladıkları o petek için duyulan hüzün.” cümlelerindeki ağırlıkla ve insana yakışan bakış açısıyla bizlerle paylaştı.

Peki bizler bu kitaba neden bu kadar ilgi duyduk? Son zamanlarda yazan ve okuyan birçok dostumda bu kitabı gördüm. Kitapla ilgili söyleştik dost sohbetlerinde. Başkalarını bilmiyorum ama benim bu kitaba ilgi duymamın sebeplerinden biri, başlığındaki ölüm sözcüğü olabilir. Bugünlerde hayat; ölümle, hastalıkla, kayıplarla ilgili peşimi bırakmıyor. Evimizde, süpürgenin giremediği dolap altlarındaki, görmesek de orada olduğunu bildiğimiz toz zerreciklerinin iç sıkıntısı gibi. Ya da ormanda ıssız bir köy evindesinizdir. Ve en karanlık köşeden bir ses gelir ya aniden. İşte tam o bahçenin en kimsesiz köşesine gitmeniz gerekir ya, giderken niye gitmek istemediğinizi de düşünürsünüz. Ne olabilir ki o ıssız, hatta kimsesiz köşede? O ıssız köşe beyninizin hiç bilmediğiniz ama hem ölümü hem hayatı anımsatan kıvrımlarıyla akrabadır kanımca. Yani sözü uzattım, görmesek de hep çevremizde dolanan ölümle ilgiliydi kitap; hem de hepimizin en yumuşak karnı, aileyle ve ailemizin en temel taşlarından biri olan babanın ölümüyle ilgiliydi.

Edebi bir metin yazıyorsanız ölüm, yazması zor bir kavramdır. Hele yaşadığınız bir ölüm, sevdiğiniz birinin ölümü üzerineyse metniniz; duygusallık sınırlarını zorlayabilir ve tırnak içinde derdini anlatmakta zorlanabilir, başka bir deyişle yanlış anlaşılmaya müsait de olabilir. Yazıda o ince çizgiye dikkat etmek gerekir.

Hem özel hayat, hem sert bir konu, hem de duygusal tarafı ağır meseleler olsa da anlatılanlar; yazar samimiyetle ancak kendi entelektüel birikimini de hissettirerek bizlerle yalnızca babasının ölümünü paylaşmamış, baba karakterinin yaşadığı dönemleri, yazarın kendi yaşamının da izleğinde ülkenin toplumsal durumunu ve tarih sahnesinde yaşananları da paylaşmış. Babasının ölümü kadar Bulgaristan’da halkın yaşadığı toplumsal süreçler de metnin temelini oluşturmuş. Ve bunu yalnızca bir yazı oyunu olarak değil, hiçbir yaşamın ya da ailenin yalnızca kendi özel hayatı üzerinden anlamlandırılamayacağı vurgusunu duyumsatarak yapmış.

Hani Edip Cansever Mendilimde Kan Sesleri şiirinde der ya;

“(…) İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
(…) Gülemiyorsun ya, gülmek

Bir halk gülüyorsa gülmektir

Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet abi.”

Bazen yaşananların sakin bir dille anlatılışı daha bir incitir ya insanı. Sinemada da bunun örnekleri vardır. İlk aklıma gelen Piyanist filmidir. Filmde, bir çocuğa hayatın dehşetini hissettirmemek ya da incitmeden hissettirmeye çalışmak durumu, izlerken bizleri ne kadar da duygusallaştırır. Bahçıvan ve Ölüm kitabında da böyle olduğunu düşünüyorum. Babanın yasak olduğu hâlde Özgür Avrupa Radyosu’nu dinlemesi, yurt dışına gidildiğinde sigara kâğıdına rulo yapılan paralar ya da başka ülkelere gidememek ya da özgürce gidememek üzerinden kurulan hayaller, hayalinde Paris’i gezmek örneğin. Ve edebiyatın, dilin gücünü okumak. “Sanırım o sonbahar tüm Bulgaristan çürüyen soğan kokuyordu.” cümlesiyle burnumuza gelen kokuyu ancak edebiyat bize duyumsatabilir. Yazar elbette yalnızca yaşadığı ülke üzerinden anlatmıyordu hayatı, yaşadığımız dünya üzerinden de anlatıyordu. Ve bu dünyadan giderken bile bu dünya adına hüzünlenmemizi, öfkelenmemizi de okuyoruz kitapta. Babanın ölürken bile gazete okuması, dünyada yaşanan kötülükler için üzülmesi ne kadar da insani. Duyarlı insanlar rahat ölemiyor ne yazık ki! Ne Bulgaristan’da ne de Türkiye’de. “Babamın böyle bir dünyada ölmesinden utanıyorum,” diyor yazar. O utancı ve öfkeyi biz de hissediyoruz.

Hüznün Fiziği kitabında, “Şansıma, ilgilendiğim şeylerin ağırlığı yok. Geçmiş, hüzün ve edebiyat – beni sadece ağırlığı olmayan bu üç balina ilgilendiriyor.” cümlesi geçer. Hüzün ve geçmiş kavramlarını edebiyatla harmanlıyor yazar. Kendisi için bu kavramların önemli olduğunu onunla yapılan bir röportajda da okuyoruz. Yazarın kitaplarında; hüznü, zaman kavramını, geçmişi, zamanla yaşananların unutuluşunu, hatta sonuçta kendi unutuluşumuza karşı yollar arayan metinler okuyoruz. Ve Türkçeye çevrilen romanlarında bunu doğrusal bir anlatım biçiminde değil, kaotik bir anlatımla yazdığını görüyoruz, okuyoruz. Kaotik benim görüşüm elbette ki; dairesel ve labirent şeklinde anlatımları olduğunu hem kitaplarında hem eleştiri metinlerinde okuyoruz. Ben tüm bunlara devinimi de eklemek istiyorum. Bazen hızlı, bazen yavaş ama hep bir devinimi olan metinler okuyoruz.

Tam da burada sözü yine Gaustin’e getirmek istiyorum. Kitaplarında önemli bir karakter Gaustin. Yazarın deyişiyle, bedenin ve zamanın kısıtlamalarına tabi olmayan alter egosudur. Bazen ondan bağımsız hareket etse de yazarın iç sesi gibi de görülebilir. Yazarla Gaustin hakkında da konuştuk. Ve Pessoa’nın heteronimlerinden de örnek vererek “Bu Gaustin ne zaman doğdu acaba?” diye sordum kendisine. Yazar, Gaustin’in ilk kez Yokluğun Haritaları şiir kitabında ortaya çıktığından bahsetti. Hatta kitapta “Gaustin’e Mektuplar” adlı bir bölüm de var. Diğer kitaplarında da zaman zaman karşımıza çıkan Gaustin, Zaman Sığınağı’nda güçlü bir kahraman olarak yer alıyor. Gospodinov bu romanda Gaustin’in biraz da yoldan çıktığından, zamanın diktatörüne dönüştüğünden söz etti. Ve yazar, “Onunla ilişkimiz bozuldu, başka bir romana dâhil eder miyim bilmiyorum,” dedi. O yüzden anladığım, şimdilik cezalı Gaustin. Bakalım onun yolculuğu nasıl devam edecek? Merakla bekliyorum.

Romanlarını okuduktan sonra yazarın dilimize çevrilen tek öyküsünü okumak istedim. Öykünün adı Kör Vayşa’ydı. Ve ben Kör Vayşa öyküsünden çok etkilendim. Acayip bir öyküydü okuduğum. Rahatsız ediciydi. Vayşa sol gözüyle sadece geçmişi görebiliyordu, sağ gözüyle ise gelecekte olanları. Ancak Kör Vayşa’nın hayatında bugün yoktu. Aslında birçok şekilde okuyabilirdim bu öyküyü. John Berger’in Görme Biçimleri kitabını da anımsatmıştı öykü bana. Biçimde hem bakmak hem de görmek vardı. Hem gördüğümüz şeyleri, biçimleri, olayları, olguları anlamak, anlamlandırmak vardı hem de unutmak, unutuluş vardı; hem körlük vardı. Üç sayfalık öyküde bile romanlarında sayfalarca yazdığı zamanın algısını, unutuşu, unutuluşu ve hüznü okudum. Ancak romanlarının aksine yalın bir anlatımla karşılaştım. Yalın ama sert. Yazımın başında paylaştığım “peteğin boş hücreleri için de duyulan bir hüzün” gibi cümlelerle dili etkin kullanmasının altında, bence yazarda şair kumaşının olması yatıyor. Edebiyat dünyasına şiir kitaplarıyla giren yazarın Türkçeye çevrilen tek şiir kitabı Yokluğun Haritaları. Kitaplarında çokça yer alan kiraz ağacına bu kitapta bir bölüm ayırdığını görmek beni şaşırttı. Bazı tekrarları yazarın birden fazla kitabında da okuyoruz. Bir yazar olarak benim çekindiğim bir şeydir bu. Oysa ki bir olay, olgu, metafor ya da bir objeyle meselen bitmediyse yazmalısın elbette. Gospodinov’da bu tekrarları görmek benim yazı dünyama farklı bir bakış açısı kazandırdı.

Gospodinov’un metinlerinde oldukça sık yer alan kiraz ağacına biraz takılmış olabilirim. Yokluğun Haritaları şiir kitabındaki Bir Halkın Kiraz Ağacı bölüm adı bana, kiraz ağacının hem toplumsal hem kişisel bir figür olduğunu düşündürdü. Gaustin’in “Ölüm, biz olmadan olgunlaşan kiraz ağacıdır.” cümlesi ya da “İki-üç yıl önce diktiği kiraz ağacının şimdi ilk defa meyve verecek olmasının verdiği hüzün. Hüznün ağacı tam da gelecekte çiçek açacak, meyveye duracak ve dallanıp budaklanacak.” cümleleri ve yine son kitabındaki “Hepimiz bir müze-kentin mimarisine ve kiraz ağacı toplarına hayret ederken, babamın sokakta durup yerde bir şeyin etrafında nasıl uzun uzun döndüğü hakkında bir hikâye. (…) Eğer bir gün bir düşünce ekolüne ait olursam, bunun yüceliği bir manda bokunda görebileceğini öğreten babamın o görünmez ekolü olmasını isterim. Yücelik her yerdedir.” cümlelerini, içinde kiraz ağacı geçen cümlelere örnek olarak verebilirim. Bahçıvan ve Ölüm’de geçen kiraz ağacı toplarının, 1876 ayaklanmasında Bulgar isyancıların Osmanlılara karşı savaşmak için kiraz ağacı kütüklerinden ürettiği ve bu ayaklanmanın millî direncin sembolüne dönüşen toplar olduğu bilgisini de yazar bizimle paylaşır. Kişisel olanı ve toplumsal olanı bütün bu tezatlıklar içinde incelikle anlatmış yazar. Ve en önemlisi, kişiselin gücünü. Bir kiraz ağacının çiçeklenmesi gibi düşüncelerimizin çiçeklenmesi de ne güzel!

Yazar bir söyleşisinde; Doğal Roman’ın doğa tarihi ve antik felsefeyle, Hüznün Fiziği’nin kuantum fiziğiyle, Zaman Sığınağı’nınsa tıp ve özellikle Alzheimer gibi bellek bilimleriyle ilişkili olduğundan söz eder. Ben Bahçıvan ve Ölüm romanını ekolojik bir roman olarak da okudum. “Bildiğim tek şey var – kardelenler baş gösterdiğinde ya da ilk laleler açtığında, bahçıvan babam (ya da bahçe-babam) orada olacak.” Ya da “Ölümün değil, hatırlamanın bahçesi.” gibi sözlerde emeğin gücünü, doğanın gücünü, ölüme rağmen insanın gücünü okudum. Ben o bahçede, doğaya tutunmanın insana yakıştığını gördüm. Bu, pek ölümle bağdaşan bir şey değildi ve aslında vakur bir direnç vardı içinde. Öyle çok karanlık ve karamsar bir roman okumadım ben. Belki yazarın o sevdiği üç balinadan biri olan hüznü okudum.

Sözlerimi hüzünle bitirmek isterim. Yine Bursa buluşmamızda hüznün Bulgarca söylenişinden de söz etmişti yazar. Kelimenin sesinden, “tüga” diye gırtlaktan söylenişinden. Ne garip, yazmak söylemeyi karşılamıyor. Sesi nasıl anlatabiliriz ki? Boğazımıza takılan bir yumru gibi belki, benim anladığım. Belki tam da Bahçıvan ve Ölüm’ün bana, bizlere hissettirdiği gibi. Biz o akşam hüznü duyduk o salonda. Tüga ya da hüzün diye yazılan ve Bahçıvan ve Ölüm diye okunan hüznü.

 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2026. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X