ISBN13 978-975-342-998-6
13x19.5 cm, 160 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kenarda, 2003
Gençlik Düşü, 2006
Son Adım, 2011
Bir Dava, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Fatih Özgüven, "Dünyanın kabuğuna basa basa yürümek", Kitap Zamanı, 4 Mayıs 2015

Bazı kitaplar düşünce ve duygularımızı okşamak ve bizi mutlu etmek ister. Bazı kitaplarsa bizi kışkırtmak ve bizimle kavga etmek… Ayhan Geçgin’in yeni romanı Uzun Yürüyüş ikisine de talip değil. Yazar, kahramanını uzun bir yolculuğa çıkarmak ve bizim de orada olmamızı istiyor.

“Bedenindeki tüm (…) delikler, gözenekler o istemese bile alıp vermeyi sürdürüyordu. Bu delikleri kapatabilmenin bir yolunu bulabilseydi, bu alma verme işlerinden herhalde kurtulmuş olurdu. Hatta kafasının içinden akıp giden tüm bu düşüncelerden de kurtulmuş olurdu. (...) Peki ama tüm deliklerini kapamak ne demekti? Ölmek demek değil miydi? Yoksa istediği ölmek miydi, ölmenin bir yolunu mu arıyordu? Belki ölmenin bir yolunu bulmak çok güçtü, insan nasıl öleceğini bilemiyordu. Yine bu ölme arzusuysa bile, istediği ölmek değildi. Ya da belki aynı zamanda var olmayı sürdürmek, aynı güçle yaşamak istiyordu. Ölmeye niyeti yoktu.” (Uzun Yürüyüş, s. 48) Ayhan Geçgin’in dördüncü -ve en kısa- romanı, bizi okur olarak etmeye meyilli olduğumuz, hatta kabullenmekten zevk alacağımız açmazlardan farklı açmazlarla karşı karşıya bırakmaktan, daha önemlisi kendisi bu açmazlarla karşı karşıya kalmaktan, gözünü dikip onlara bakmaktan kaçınmıyor. Bizi de onlara baktırıyor. Müthiş bir kitap. “Baktırıyor” derken; orada da bir talebi yok aslında. Bazı kitaplar düşünce ve duygularımızı okşamak ve bizi mutlu etmek ister. Bazı kitaplarsa bizi kışkırtmak ve bizimle kavga etmek… Uzun Yürüyüş ikisine de talip değil. Kahramanını uzun bir yolculuğa çıkarmak ve o “her şeyi sonuna kadar düşünürken” bizim de orada olmamızı istiyor. Yani sırf eğer bu “uzun yürüyüş”e takılacaksak.

Bir kalkıp gidiş

Takılıyoruz da. Takılmamızın en önemli sebebi de, bu uzun yürüyüşteki derin ciddiyet, ‘kendi’ denen şeyin en dibine kadar inme niyeti. (Samimiyet demeyeceğim, okuru tavlamaya yönelik bir olta gibi de değil çünkü, samimiyet öyle olmaya müsaittir.) Bu yürüyüş, fiziksel olanın en geniş halkalarından, kentin, akrabalığın, ailenin, fiziksel çevrenin ‘ait olunan’ çeperlerinden başlıyor. Geçgin’i bu romandan önce okumamıştım. Okuyunca onun bu çeperleri ne kadar iyi bildiğini, onları ne kadar başarıyla anlattığını gördüm. Son Adım’daki yaşlı annenin, Kenarda’da kendi başına küçük bir roman olan dayının hikâyesine ne kadar hâkimdi! Alışacak, okuru da alıştıracak olursanız sevimliliğe varabilecek bu çeper anlatımı başka bir şeye de yol açıyordu ama – bir tehlikeye belki; romanı anlatan kişi şehrin kenarlarında, çeperlerde helezonlar çizerek dolaşıyor, dolaşırken de onlardan uzaklaşmaya kıyamıyor, geri dönüyor, roman bu halkaların etrafında uzadıkça uzuyordu. Bu yürüyüş, o -güzel anlatılmış- gezintiler değil. Bu bir kalkıp gidiş. “Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı.” (s. 88) Bu satırlar biçimsel olarak belki de Uzun Yürüyüş’ün en güzel tarifi. Kat kat soyulan ve dağılıp uçuşan zarlar, başka bir deyişle öteki romanlardaki sarmal gezinmeler yerine çizgisel bir hareket var bu romanda ve bu kahramanını olduğu gibi romanı da daha kunt, bitmiş bir şey haline getiriyor.

Tamamen kalkıp gitmekle ilgili olan bu yürüyüşün geride kalanlarla son bağları da kopardığını, hatta eninde sonunda bütün bağları ‘kalpsizce’ koparmakla ilgili olduğunu da öne sürebiliriz. (Bütün büyük roman kahramanları kendi meselelerine dalmışlıkları içinde öyledirler.) Bu radikal karar, Uzun Yürüyüş’ün kahramanını bilinç akışı parkurlarında ya da metafiziğimsi ‘new age’ yürüyüş parklarında tenezzühe çıkmış hafif zarif kahramanların varamayacağı bir yere götürüyor. Yavaş yavaş, aşama aşama şehirden uzaklaşan ‘naylon torbalı’dan bir köpeğin yoldaşlığına, kir pas içinde bir ‘şüpheli’ berduşluktan nihayetinde toprağa girmeden toprakla hemhal olan bir varlık olma noktasına kadar...

“Sonra tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki, bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar, yavaş yavaş, günbegün bilmeyeceğim.” (s. 56) Boş bir zihin, bomboş bir ben, bütün kayıtları tamamen silinmiş bir ‘varlık’, tüm toksinleri atmış yepyeni biri. Roman bizi buna çok inandırıyor. Uzun Yürüyüş’ün kahramanı ‘oraya’ varmak istiyor.

Kahramanımızın şehirden adaya aniden nasıl zıpladığını, oradan dağa nasıl çıktığını sorabilirsiniz elbette, kılı kırk yaran bir okursanız. Sormalısınız da, ama bu romandaki hareket bu sıçramaları onun zihnine koşut şeyler olarak anlattığı için ve bu zihindeki zıplamalar kendi içlerinde pekâlâ da anlamlı ‘entervaller’ oldukları için buna takılmayabiliriz. Affetmek de değil bu. Bu gezgin, uzaklaşsa da yeniden yeniden ortaya çıkabilen ‘meselelerin dünyası’nda, bilet veren kız sahnesindeki gibi güzel anlatılmış ‘kişilerin dünyası’nda, köpekten salyangoza kadar şefkatle anlatılmış hayvanların dünyasında, nihayet toprağın ve rüzgârın ve yağmurun hüküm sürdüğü orta-dünyaya geçişi esnasında çok inandırıcı da ondan.

Yepyeni bir kahraman

Uzun Yürüyüş’ün kahramanında tabii ki Tanpınar’ın Mümtaz’ından, Yusuf Atılgan’ın aylağından, Bilge Karasu’nun düşünceler içinde adalardan tepelere tırmanan ikiye bölünmüş, mütereddit genç erkeklerinden, Sait Faik’in tabiat karşısında samimiyetle allak bullak adamlarından izler var. (İyi haber: Atay’ın iyice ağlamaklılaşan tutunamayanlarından eser yok.) Ama Uzun Yürüyüş’ün kahramanının yepyeni bir veçhesi de var; sadece aylak, romantik şehir gezgini, tereddütler içinde genç erkek değil, Çıkıp Giden Adam o. Etkileyiciliği burada. Sıfırlamayı denemek istiyor. Bildiğimiz anlamıyla ‘ölmeye’ niyeti yok, ölmeden ölmek istiyor. Aynı anda, ‘aynı güçle’ yaşamak da istiyor. Ama en, en temel soruları sorarak, en temel düşünceleri düşünerek: “Bir insanın başka bir insanın içine nasıl girebildiğini, bir kez girmişse ardından nasıl ayrılabildiğini hiçbir zaman anlayamamıştı.”

Yakın zaman Türk edebiyatında bir çizgi üzerinde, dünyanın kabuğuna basa basa yürüdüğü halde, yürümekle birlikte bu kadar derine iskandil atan bir kahraman olmamış olabilir.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova