ISBN13 978-975-342-561-2
13x19,5 cm, 80 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kim Bağışlayacak Beni, 2005
Ba, 2005
Soğuk Kazı, 2010
Fakir Kene, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Halim Şafak, “Birhan Keskin’in ‘siyah bavulu’!”, Şiiri Özlüyorum Dergisi, sayı: 17, 20 Mayıs 2006unutmak için verdiğim bunca çabadan

geçtiğim bunca yıldan sonra

tam unutmaya alıştırmışken kendimi

artık unutmak istemediğimi fark ettim

-artık unutmak istemiyorum!

-artık unutmak istemiyorum!

Birhan Keskinİnsanın baştan beri bir anlam, kendi kadar yaşadığı dünyayı anlamlandırma sorunu var. Bu insanın varoluşu kadar yaşadığı hayata dönük bir durumdur. Açıkçası insan yaşadığı hayata her gün yeniden anlam/lar arıyor. Hayatın anlamını,yetmiyor dünyayı sorguluyor. Bu insanın yaşama zorluğu kadar da yaşama kolaylığıdır.

Bunu yaparken de insan kendine geçmişi/ni eksen alır. Geçmişse özgürlük olarak yaşadığı çocukluğudur. Çocukluksa insanın tek özgürlüğüdür. Hepimizin tek hatırladığı özgürlüğü çocukluğudur. Belirtilmiş korkunun dışında geçen “mutlu zaman”dır. Çocukluksa aynı zamanda insana dönük başka bir sorundur. Çünkü geçmişe dönme isteği bir biçimde bugünle bağları koparmanın yollarından biridir. Geçmiş ilgisi bugünden uzaklaşmaya yol açabilir. Kendimizi mistik ve arkaik bir dünyaya kapatabiliriz.

Dünyanın gidişatı karşısında geçen her günü de yaşanan bir özgürlük olarak alabiliriz ama yaşanan her yeni gün anlamın bir kez daha sorgulanmasını da dayatır. Buysa insanın geçmişten getirdiği özgürlüğe yönelik bir tehlikedir. Özgürlüğü yaşamanın, özgür olmanın önünde engeldir. Çünkü bu dünyada özgürlük ne yazık ki ve daha çok geçmişe ve çocukluğa yönelik bir durumdur. Özgürlük dediğimizde baştan beri bireysel olanı anlamamız da bununla ilgilidir. Kaldı ki toplumun özgürlüğü de tek tek bireylerin özgürlüğü ile mümkündür. Ben özgür değilsem hiç birimiz özgür değiliz.

Şiir yazan anlam arayışını böylelikle şiire de taşır. Çünkü şiirin de bir anlam sorunu baştan beri en azından benim için var. Buysa şiir yazmak kadar şiirin kendisiyle ilgilidir. Bir biçimde hayatın anlamı ya da anlamsızlığı hayata bağlı olarak şiiri belirler. Hayatın anlamı ya da anlamsızlığı karşısında şiir insan için anlam olduğu kadar kendine ve dünyaya çaresizce dokunma olarak algılanmaya açıktır. Şiirin özgürlüğü de anlamlarından biridir. Daha doğrusu şiirin asıl anlamı özgürlüğündedir. İnsana zihinsel ya da hayati bir özgürlük sunmasındadır. Özgürlüğün hayati olmaması ise şiire ilgimizin de açıklamalarından biridir. Şiir işte bu özgürlük isteğinden doğar.

Buradaki anlamın insanın geçmişinden kalkındığını belirtmeliyim. Öyleyse hızla yaşanan bir dünyada insanın geçmişi aynı zamanda sorunudur. Hayatın hızı karşısında geçmişin hayatla olumlu bir ilişkiye dahil olup olmayacağı, izin verip vermeyeceği ve daha da önemlisi yaşamaya yol açıp açmayacağı belirsizdir. Bu yüzden günümüz dünyasına bakarak insanın geçmişi büyük ölçüde her gün kendini yeni baştan gömdüğü mezarıdır. Şiir de bu haliyle insanın mezar kazıcısıdır. Şiir yazan yan yana getirdiği her sözcükle kendini ölüme hazırlar, kendi mezarını kazar.

Hayat ve şiir temelli bu anlam arayışı aynı zamanda şiirin ifade yeteneğinin, gücünün asıl kaynağıdır. Ne var ki şiirin ifade gücünün yükselmesi yine insanın acısıdır. Daha da ileri gideyim şiirin ifade gücünün gelişmesi insanın çaresizliği olarak anlanmaya açıktır. Çünkü çaresizlik dili çoğaltır, anlamı derinleştirir. Anlamsal yoğunluğa yol açar.

Yanı sıra ifade gücü şiirin biçimini yadsımaya her zaman eğilimlidir. Çünkü çaresizce çığlık atanın biçimden çok biçimsizliğe yaslanacağı baştan bellidir. Üstelik insanın çaresizliği karşısında şiir baştan biçimliliğini geçersizleştirir.

Bu durumun günümüz şiirinde şiirsellerin imkanı olması bir yana hayatı içinde bulundurduğu söylenebilir. Şiir yazan kadınsa bunun daha da hayatileşeceği baştan belirtilmelidir. Erkeklere nazaran kadın duyarlığının şiddeti tartışılmayacak kadar öndedir. Erkek egemen bir dünyada kadın duyarlığı onun özgürlük çığlığıdır. Her ne olursa olsun bunu yaşama talebidir.

Yayımlanmış altı kitabıyla Birhan Keskin tam da bu dediğimi somutlaştırmaktadır. Sırasıyla Delilirikler (1991) Bakarsın Üzgün Dönerim (1994), Cinayet Kışı+ İki Mektup (1996) 20 Lak Tablet -Yolcunun Siyah Bavulu- (1999), Yeryüzü Halleri (2002), Ba (2005), Y’ol ( 2006) toplam altı şiir kitabı bana göre anlam sorununa ve bağlı olarak hayata kendi özelinde kişisel bir bakıştır. Altı kitap Birhan Keskin’in aramızdaki hüzünlü yolculuğudur. Birhan keskin’in siyah bavulundan çıkanlardır. Bize çarpıp duran yalnızlığının ve kederinin sonuçlarıdır. Her seferinde yalnızlığa dönüşen, onu yalnız bırakan aşklarının ve hayatının hüzünlü şiirleridir.

Söz konusu bakışın tamamıyla bireysel bir ruh haliyle ortaya çıktığı baştan belirtilmelidir. Hatta bu ruh hali üstüne yapıştırılan toplumsal anlamları yadsır. Kaldı ki bu ruhun bir bakıma insanın hem kendiyle, hem de insanla daha özelde sevgilisiyle konuşmaya yol açtığı bellidir. Üstelik bu konuşma hali yazılan şiirin tamamlanmamışlığının da açıklamasıdır.

Çünkü her konuşma da muhakkak bir şey eksik kalır, eksik bırakılır, tamamlanmaz. Okurun ya da sevgilinin dolduracağı boşluklar, oyuklar şiirin kusuru olduğu kadar yanıt bekleyen soruların ortaya konmasıdır. Birhan keskin yazdıklarıyla ya bu eksikliklerin üstüne gidiyor ya da yeni eksikler buluyor. Hiç birimiz dinlemesek de Birhan Keskin kendiyle, sevgilisiyle, bizle konuşmaya çalışıyor. Bize düşense bu konuşmaya katılmak, sesimizi yükseltebildiğimiz kadar yükseltmektir. En azından Birhan Keskin’i dinlemek, acısının okuru olmaya çalışmaktır. Okurluksa acıya ortak olmanın,onu içselleştirmenin yollarından biridir.

Bunun öncesinde sonrasında dilsel bir sorun olduğunu da söyleyeceğim. Çünkü şiirin anlam ya da ifade yeteneği son tahlilde dil sorunudur. Bu yüzden gündelik dil kadar şiirin dili de kekemedir. Çünkü sözcükler kekemedir. Sözcüklerin şiire ekleyeceği çağrışımlar, yan anlamlar da bu kekemelikten payını alır. Çünkü şiir tamamlanmamışlıktır. Bitirilmiş, son noktası konmuş hiçbir şiir yoktur. Şiiri teknik olarak almadığımız sürece tamamlanmış şiir yoktur.

Yanı sıra yanıtlanmaya bekleyen, yanıtsız bırakılan onca soru da kekemeliğin başka bir açıklamasıdır. Birhan keskin bunu kekemelik kadar dilsizlik olarak anlıyor. Dilsizlik olarak kabul ediyor. Eğer dil ifade etme zorluğu yaşıyorsa, hatta dil ifade etme zorluğuysa anlatılmak istenenin önüne çıkıyorsa, hatta anlaşmama aracına dönüşüyorsa tabii dilsizliktir. Birhan Keskin’in lirizmin beslediği yalınlığı da bu dediğimden kalkınır.

Birhan Keskin’in şiirine baktığımızda geçmişe yönelik ilginin temelinde büyümüş olmasını görürüz. Bir bakıma büyüme insanın kendine ve hayata yönelik anlam arayışlarının başat nedenidir. Çünkü büyümek aynı zamanda doğduğu dünyadan uzaklaşmak, hatta onunla bir daha karşılaşmamaktır. İnsan büyüdükçe geçmişini kökünden söküp onu ardı sıra sürüklerken azar azar kaybedeceğini de bilir. Ayrıca geçmişi bir daha yaşayamayacak olması onu anlam karşısında ölüme yakınlaştıran asıl etkendir.

Öyleyse bugün karşısında geçmiş ya da çocukluk diyelim dönüşsüz ya da ölümle sonuçlanması mümkün yolculuğudur. Birhan Keskin’in yan yana getirdiği her sözcükte çocukluğu dışında kalan her şeyi bir daha öldürdüğünü kestirebiliyorum. Her dizenin yeni bir cinayet anlamına geldiğini biliyorum.

Bu bağlamda Birhan Keskin çocukluğuna bakarak ilk başta kışı savunduğu kadar olumsuzlamaktan çekinmeyecektir. Çünkü çocukluğu için kış yalnızca kötülüğü temsil etmektedir. Hatta kış hatırlamakta zorluk çekilen, hatırlandığında ise acı ve çaresizlik duyulan bir mevsim olmaktan kurtulamayacaktır. Oysa çocukluğun mevsimi daha çok bahar ve yazdır. Kış cinayet hazırlığı ya da cinayettir. Güz ve bir ucuyla kış en çok ölümü biriktirir. Kışın ve güzün sessizliği en çok ölümün sessizliği anlamına gelir. Doğanın sarısı, karın beyazı bu sessizliğin içerenlerindendir. Sarı da, beyaz da daha çok ölümün rengidir. Bekleyiş mi, birikme mi; ikisi de mümkün.

Yanı sıra Birhan Keskin’in oluşturulan şehir hayatı karşısında geçmişi şehrin dışında kalan yerlere taşımak istediği bellidir. En azından merkezin dışına taşımak isteyecektir. Çünkü şehrin acımasızlığına yönelik acımasız saldırının beslendiği asıl kaynak başka bir yerdir. Şehir bizim mezarlığımızdır. Öyleyse her sabah mezarlıktan çıkıp yollara düşmek gerekir. Neresidir orası?

Ben bunu insanın kaybolduğu, kendiyle kaldığı hiçbir yer olarak kabul ediyorum. Birhan Keskin bunu bozkır olarak anlıyor. Bozkıra Anadolu olarak görmek mümkünse de merkezin dışında her yer olarak kabul etmek daha doğru olur. Toprak, su,rüzgar, yağmur, orman, yol, ova, dağ,çöl, ırmak, at, gibi imgeler aynı zamanda merkezin dışının asıl oluşturanıdır. Bunu Birhan Keskin’in çocukluğuna bakarak bir geri dönme temennisi ve arzusu olarak anlayabiliriz. Kaldı ki daha çok eskiyi çağrıştıran avlu, bahçe, ev gibi doğasal ve insansal mekanlar, imgeler de buna yarar.Bu haliyle Birhan Keskin’in şiiri için geçmişle kurduğu ilişkiden hareketle bugünün karşısındadır diyebiliriz.

Ne var ki bozkır burada oldukça ütopiktir. Çocukluğunun beslediği bir bozkırla sınırlıdır. Bu yüzden de arzu ve temenni olarak kalmaya yazgılı gibidir. Hayati olmaktan çok zihinseldir. Sentetik şehir karşısında insan zihninin geçmişe bağlı olarak ürettiğidir. Bu da Birhan Keskin’in şiirini mistiklik kadar metafiziğe açık tutar. Bu da hayati olanı tartışmalı hale getirir. Daha da ileri gideyim geçmiş üstünden oluşturulmuş olan bugün karşısında içe kapanmayı sağlayan olguların başında gelir.

İçine kapanıklığın yanında ilk bulduğu ise aşk ve onun düşüncesidir.Genel olarak aşk insanın kendiyle ve bir başka insanla kurduğu ve ayrılıkla sonuçlanan ilişkisidir. Yanı sıra aşk şiirinin içerenlerini de belirleyecektir. Daha doğrusu aşk geçmiş duygusuyla birleşince yazdığı şiir de anlamını bulmuş olacaktır. Burada “aşk nedir?” sorusuna yanıt aramak tabii gerekebilir. Buysa aşkı zihinsellikten kurtarıp hayati bir olgu haline getirmekle mümkündür.

Böylelikle aşk başta yalnızlık olmak üzere, ayrılık, mutsuzluk, acı, keder, hüzün, ihanet gibi yaşattıklarına dönüşür. Bu aşkın hallerinden çok yol açtıkları, duyurdukları olarak anlanmaya uygundur. Burada aşkı kış kadar zulüm olarak görebiliriz. Hatta aşk duygusunu ve düşüncesini insanın insana zulmü olarak kabul edebiliriz. Ama aynı zamanda bunların hiçbiri aşkın duyulup yaşanmasına engel değildir tersine arzuysa istenmesinin nedenidir.

Ben bunu insanın ve aşkın kötücüllüğü ile açıklıyorum. Çünkü insan kötücül olsun olmasın duyarlığını her bağlamda, her alanda yaşamak ister. Ama bütün bunlar karşısında kendine sabır ve metanet telkin eden de aynı insandır. Buradaki sabrı aşkı yaşama gücü istemek ve bunun için direnmek olarak anlayabiliriz.

Tekrar başa dönersek bu bağlamda Birhan Keskin bireyselliği onun için yaşama kolaylığı olduğu kadar kaybolmaya, gitmeye hazırlayan asıl olgudur. Bozkır düşüncesi de böylelikle asıl anlamını bulur. Bozkır gitmek istediği kadar onun için bir özgürlük alanı, yaşamak istediği yerdir. Kendine oluşturduğu dünyadır.

Ne var ki Birhan Keskin’in bu olgulara metanetle yaklaşması tartışılması zorunlu başka bir durumdur. Bir bakıma belirginleştirdiği olgunluk ve sakinlik burada da yaşamasını sağlar. Bozkıra gitme isteğini ortadan kaldırmaz ama gitmesine de yol açmaz. Hatta şehirde yaşamasını kolaylaştırır. Bu bağlamda zihinselliğin oluşturduğu ruhsallık onun şehirdeki korunağıdır. Hatta şehre onun içinde karşı durmasının imkanı haline gelir. Bir biçimde şehrin oluşturduğunu hiç olmazsa zihninde bozar, yerle bir eder. Böylelikle de şehrin kötülüklerinin zihninde yer bulmasına izin vermez. Hayatını belirlemesine karşı çıkar, dönüştürür.

Yanı sıra buradaki olgunluk biraz da acıya ilişkindir. Acıya karşı duyarsızlık olmaktan çok arzuyla ona dahil olmaktır. Bağırması gerektiği yerde usul sesle konuşması bundandır. Çığlık atacakken fısıldamayı tercih etmesi de aynı şeyle açıklanabilir.

Bir de kırgınlık var tabii. Kırık döküklük var. Bunu da anlamak zor değil. Arzunun önüne çıkan,onu öteleyen bir hayat karşısında başka ne olabilir? Yaşanmayan ancak kırgınlığa yol açabilir. Yaşantılanansa ancak yaşama arzusunu çoğaltır. Zihnin bedeni ele geçirmesine çalışır.

Bütün bunları Birhan Keskin’in altı kitaptır süren ve bundan sonra sürecek olan arada birilerini dahil ettiği kendiyle çaresizce konuşması olarak anlayabiliriz. Kaldı ki şiirlerinin içtenliğini oluşturan, onlara sahicilik kazandıran da bu konuşma ihtiyacıdır. Söz konusu konuşmaya dahil olan herkes ancak bu konuşmanın daha uzun sürmesini sağlayabilir. Daha da ileri gideyim hayata dahil ettiğimiz her insan bizim kendimizle baş başa kalmamızın nedenlerinin başında gelir. Her insan aşkla ya da değil tek yalnızlığa yol açabilir. Tek insan insanı yalnız bırakabilir. Bu yüzden aşkın kötücüllüğü bizim vazgeçemediğimizdir.

Şu da var; günümüzde yalnız kalıp kalmadığımız da kuşkuludur. Yalnızlık yaşanması mümkün bir ihtimaldir. Ama tam bir kesinlikle yaşanabilecek bir şey değildir. Şehir tam da burada yalnızlığı ortadan kaldıran olguların başına geçer. O zaman da gidecek olduğumuz yer bellidir; bozkıra! Hiçbir yer’e!

Bu aynı zamanda insanın umutsuzluğunun, karamsarlığının, gidemeyecek olduğunun da kaynağıdır. Çünkü her ikisi de son derece bireysel ya da değil hayatidir. İnsan ilişkileri, aşk kadar dünyanın kendine yöneliktir. “sıkıca tuttuğum/kırık dökük inançlarım bile-ölmek üzere,” Altımızdaki zemin her geçen gün daha hızlı kaymaktadır.

Öyleyse şiir öncesinde sonrasında hatırlama ve hatırlatmadır. Unutmayı yadsımaktır. Bugünün en büyük özelliği insanı belleksizleştirmesi,unutmaya zorlamasıdır. Birhan Keskin’in acısı da, mutluluğu da hatırlamaktan, hatırlatmaktandır. “artık unutmak istemiyorum!” dediğinde bizi ilk bulacak olan yaşadıklarıdır. Belki de günümüzde insan her şeyi hatırlayarak yaşayabilir. Hatırlayarak geçmişi ve kendini koruyabilir. Bu da zihinsel olacaktır. Üstelik geçmişin yaşanması mümkün olmadığına göre geçmişi zihinsel bir olgu olarak kabul edebiliriz. Buradan ötede tek öldürmeye ya da ölmeye yarayabilir. Ölümün varlığından dolayı yaşamaya yol açabilir.

Burada yaşanansa insani olanı dönüştürmeye, zedelemeye eğilimlidir. Bu haliyle yaşadığımız hayat bizim için yakıcı bir sorun haline gelmekte gecikmez. Böylelikle yaşamanın utancı, hatta ezikliği bizi etkileyecektir. Bütün bunlarsa hem geçmişe, hem de kaldıysa insana daha özelde de doğaya dönme talebimizin asıl oluşturanı olacaktır.

Birhan Keskin’in şiirinde bozkır tam da bu anlama gelmektedir. Merkezin dışında kalan her yer bozkırdır. Ama bozkır aynı zamanda gidemeyecek olduğumuz yerdir. Ancak gitmeyi arzularız. Bozkırın düşünü kurarız. Bunun şehirde yaşama sağladığını söyleyebilirim. Yanı sıra bunun çaresizce bir yaşama olduğunu belirtmek isterim. Belki gidemediğimizden, belki ölemediğimizden dolayı yaşamak zorunda kalırız. Burada dünyanın içinde yani yeryüzünde bir özgürlük alanının olup olmayacağının kuşkusu belirleyicidir. O zaman nasıl olursa olsun yaşamak gerekir.

Her şeyin üstünde duran ise insanın vicdanıdır. Başka bir deyişle insanın kendidir. Hem kendi içinde, hem de bu dünyada yaşayan insandır. Burada vicdan insanın hem kendine, hem de başka bir insana daha da ileride dünyaya yönelik ağrısıdır. Ki bağlı olarak vicdan etikle yan yana gelmekten onun kendisini belirlemesinden çekinmeyecektir.

Açıkçası vicdanın insanın bugündeki önüne geçemediği acısıdır. Bu da insanın kendini yalnız bulması ve öyle kabul etmesi için yeterlidir. Bütün bunlarsa Birhan Keskin’in usul sesle söylemesinin, kendiyle konuşmasının aslında yeryüzüne karşı atılmış bir çığlık olduğunu söylemeyi kolaylaştırır. Birhan Keskin’in bizimle ya da kendiyle konuşup konuşmadığını belirsizleştirir. Böylelikle yazdıklarını çaresizce dünyanın tam ortasına bıraktığını düşünmemizi sağlar.

Dünyanın ortasındadır çünkü dokunmasını istemektedir. Kendisi de dokunmakta ve dokunduğunda acıyla çığlık atmaktadır. İnsanın yabancılığı ve kendine ya da bir başkasına uzaklığı karşısında yapabileceği başka bir şey yoktur.

Bu bağlamda yazdığı şiirleri dünyaya bırakılmış mektuplar olarak kabul etmek gerekir. Ama bunlar kendinin bile okuduğu kuşkulu mektuplardır. Çünkü yazdığı aynı zamanda korkusudur. Dünya karşısına çaresiz kalmanın korkusudur. Ne var ki bunların hiç biri yazmanın önünde engel değildir. Tersine belki bu korkulardan dolayı yazmak gerekir. Hesaplaşma mı? Belki!

Bunun ölüm düşüncesini çoğaltacağını söylemeye çalışmıyorum. Zaten şiir yazan her zaman ölüme son derece yakındır. Bu yüzden yaşamak ister. Hem kendine, hem okura yaşamayı tembihler. Yaşamaksa insanın dünyada tekten sorunudur. Birhan Keskin bu yüzden hem hayatında, hem de yazdıklarında yolcudur. kendini dünyaya bırakmış gezgindir. Kendi dünyasına kapatılmış sürgündür.

Yayımlanan altı kitap bu bağlamda uzun bir yolculuğun izlerini yoğunca taşır. Hatta böylelikle hayat kadar şiirin kendisi de yol ve yolculuk haline gelir. Son kitabında Yol’un hem yol hem de “ol” olarak okunması ise bizi başka bir anlamlandırma için zorlar. Daha doğrusu yolculuğun bir biçimde hayatla birlikte ruhsul bir yolculuk haline gelmesini sağlar.

Burada ol’u olgunluk olarak okuyabileceğimiz gibi ermişlik olarak da anlayabiliriz. Başka bir deyişle yalnızlık duygusunun bir biçimde şiiri ve yazanı mistik bir yolculuğa çağırdığını söyleyebiliriz. Böyle olunca da yolculuk ya sona erer ya da başka bir şey haline gelir. Birhan Keskin son kitabı Y’ol’da biraz da bunun izini sürmektedir. Kaldı ki baştan beri bozkıra ve gitmeye yönelik ilgisinin mistik çağrışımlara açık olduğunu biliyoruz.

Söz konusu çağrışımların hayatı da, aşkı da, şiiri de mistikleştirdiğini söyleyebilirim. Buysa Birhan Keskin’in yazdığını hayattan uzaklaştırma, hayatla bağlarını koparmaya hazırlanma olarak algılamayı kolaylaştırır. Açıkçası hayatın ruhsallaştırılması onun yaşanılırlığını zora sokar, yaşanmışlığını zedeler. Hayatın ulaşılmaz ve yaşanmaz bir şey olduğunu düşünmemizi sağlar.

Dünya karşısında hayatın şiirde mistikliğe yol açmasını anlayabiliriz. Ama öte yandan bunu dünyadan geri çekilme olarak da görebiliriz. Birhan Keskin’in bunlardan hangisinin yanında olduğunu ise bundan sonraki yazdıklarını izleyerek saptamak mümkün olabilir.

İnsanın yalnızlığı her zaman mistik anlamlandırmalara açık olduğu kadar metafiziğe yönelmesinin de imkanıdır. Daha doğrusu yalnızlığa yönelik ruhsal anlamlandırmalar aynı zamanda hayattan uzaklaşmanın açıklaması olarak kabul edilebilir. İnsanın kendiyle tek başınalığı yazdığını kutsallaştırmasını sağlayabilir.Birhan Keskin’in şiirine yönelik baştan beri söz konusu olan asıl tehlikede budur.Hayatın yerini zihinsel olana bırakması! Zihnin dünyadan uzakta yaşamaya izin vermesi”! Yaşananın ruhsallık olarak ortaya çıkması!

Buysa Birhan Keskin’in yalnızlığının ve onun doğurduğu acının hayati olmaktan çok zihinsel olduğu gibisinden bir çıkarıma bizi ulaştırabilir. Yine yazdığının ruhsallığa dönüşme eğilimi de bununla açıklanabilir. O zaman Birhan Keskin’in yazdıklarında karşımıza çıkanın hayatın kendisi olup olmadığı tartışmalıdır diyebiliriz. Başka bir deyişle oluşturduğu ruhsallığın böyle bir şeye yol açtığını söyleyebiliriz. Hatta hayattan uzaklaşmaya yaradığını iddia edebiliriz. Kaldı ki bu noktada Birhan Keskin’in geçmişinden kalkınıyor olması bizi haklı çıkarabilecek bir durumdur. Buysa geçmişle kurulan ilişkinin her an olumsuz bir ilişkiye dönüşme ihtimalini akla getirir.

Çünkü geçmiş bugünde yaşamayı sağladığında anlamlıdır. Bu olmadığında ise geçmiş ancak bugünün ya da geleceği mezarı kazıcısı olarak anlanmaktan kurtulamaz. Birhan Keskin’in şiirlerindeki ruhsal atmosfer en çok bunu duyurmaktadır.

Y’ol’daki biçimselin önceki şiirleri ve onların oluşturduğunu yadsıma eğilimi de buna eklenir. Çünkü şiirin biçimselliği aynı zamanda şiirin yapılan,tasarlanan bir şey olduğunu söylememizi kolaylaştırır. Yapılan ve tasarlanan şeyse ancak bilginin içinden üretilebilir. Buysa açık bir çelişkidir.

Birhan Keskin hayati olanın mı peşindedir yoksa bu bağlamda kendi tinselliğini mi üretmektedir sorusu muallakta kalmasına rağmen bu noktada kuşkuları da çoğaltmaktadır. Başka bir deyişle şiir yaşamaya mı yoksa onun dışına çıkmaya hazır bir ruhsallığa mı yol açmaktadır. Galiba bu soruların yanıtlarını bundan sonra yazacak olduklarına bakarak yanıtlamamız mümkün olabilir.

Birhan Keskin’in şimdilik altı kitabı ortalık yere düşüren siyah bavulu bundan sonra neleri biriktirip gönderecek bunu okur olarak merakla bekleyeceğim. Bütün belirttiklerimden sonra her şeye rağmen Birhan Keskin’in şiirlerinin insanı yaşamaya ve aşka zorladığını bir kez daha belirtmek isterim. Şiirlerinde ortaya çıkan yaşama acısının okur olarak ortağı olmak ise beni ancak sevindirebilir.

Birhan Keskin’e iyi yolculuklar!

Siyah Bavulu yanından hiç eksik olmasın!

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova