ISBN13 978-975-342-777-7
13x19,5 cm, 224 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Yükselen Duvarlar, Zayıflayan Egemenlik, 2011
Halkın Çözülüşü, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ali Galip Yener, "Tarihten Çıkan Siyaset, Melankoli ve Edebiyat", Hece Dergisi, Mart 2011

Okuduğunuz denemede, siyasetbilim ve kadın araştırmaları profesörü olarak Kaliforniya Üniversitesi’nde çalışan Wendy Brown’ın tarih-politika ilişkisini ve kriz döneminde sol siyasetin ataletini irdelediği kitabından yola çıkarak tarih-politika ve edebiyatla melankoli arasındaki karmaşık bağlar üzerinde duracağım.

Yazar, kitaba adını veren “Tarihten Çıkan Siyaset” başlığını taşıyan Giriş’te çalışmanın amacını, sormak istediği soruları ve yöntemini açıklar. Diğer bölümler sırası ile Semptomlar, Arzu, İktidar, Siyaset, Demokrasi ve Gelecekler üst başlıklarını taşır. Her bölümde yukarıda sıralanan kelimelerin altında açıklayıcı bir başlık bulunur. Yazar, kitap boyunca esasen Freud, Marx, Nietzsche, Foucault, Benjamin ve Derrida’nın analizlerini yeniden ele alır ve yorumlar.

Günümüzün temel siyaset meselelerine, siyaset teorisi pratiklerine tarihsel bağlamda yaklaşan yapıtta yazar, ilerleme, hak, egemenlik, özgür irade, ahlâki doğruluk, akıl gibi temel modernist ilkelere olan bağlılığımızı sorgular. Bağlılığımızı fetişleştirdiğimizi ileri sürer. “Biliyorum ama yine de” ifadesine denk gelen bu fetişleşmenin, bir siyasi düzenin (sol siyasetlerin) harcını oluşturan inançların fetişleşmesinin ne gibi sonuçlara yol açacağı meselesine eğilir.(1)

Günümüzde istikrarsızlaşan büyük anlatılardan (modellerden) kilit niteliğinde belli siyasi gösterenler doğduğunu belirten Brown, kitabı bu gösterenlerin sağladığı terimlere göre düzenlemiştir: “[S]iyasi değer ve yargıların temeli olarak ahlâk, amacı bakımından özgürlükçü potansiyel taşıyan arzu, düzenlenişi ve mekaniği bakımından mantıkçı olan iktidar, bilginin ve siyasal eylemin temeli olan kanı ve siyasi istikbalin temeli olan ilerleme.” (s. 14) Yazarın, özellikle irdelediği sol siyasetlerin yenilgi, çaresizlik duygularında yoğunlaşan acz içindeki hallerini ele alırken melankoli kavramına başvurmasının önemine ileride değineceğim. Kitapta cevabı aranan esas sorular ise iktidarı mantıktan başka terimlerle düşünmek, tarihsel siyasi bilinci ilerlemeye indirgemeden geliştirmek, siyasi yatırımlara teleoloji ve doğallaşmış arzu kavramları olmadan ifade kazandırmak ve ahlâkçılık ile kanıdan kopmuş bir siyasi yargı öne sürmek nasıl mümkün olabilir, şeklindedir. (s. 15)

Kapitalizmde 21. yüzyıl başında iyice belirginleşen niteliksel değişimin farkına varılmadan siyasetin “tarihten çıkması” sürecindeki meselelere eğilmek imkânsızlaşır. Buna göre halen yaşadığımız süreç, örgütlü kapitalizmden örgütsüz olanına geçişi kapsamakta ve bu durum, hayatımızın kültürel üretim dahil her alanını dolaysızca etkilemektedir. Burada sermayenin hâkimiyetine dair “küreselleşme” denen fenomenin her şeye nüfuz etme, hayatı dönüştürme gücündeki muazzam artışa tekabül eden bir durumun sözünü etmekteyiz. Siyaset-melankoli-edebiyat ilişkisine değinmeyi de amaçladığım yazıda konudan biraz olsun uzaklaşma pahasına “örgütsüz kapitalizme geçiş süreci”nin belirtilerine bir bakalım, (unutmayalım ki bu veriler Türkiye’deki güncel ekonomi-siyaset ilişkisini düşünmede işe yarayacaktır): “Sermayenin ulusal düzeyde dağılması ve bunun neticesinde üretimin yoğunlaşmayıp dağılması; kartel, sendika ve toplu sözleşmenin eski önemini yitirmesi; (imalat ve madencilik alanındaki kol işçileri olarak tanımlanan) işçi sınıfının mutlak ve göreli hacminde düşüş; ortalama imalathane hacminde düşüş; bankaların sanayiden giderek kopması; münferit servet sahiplerinin öneminin azalması ve sanayi kentleri ve sanayi odaklı servette gerileme.” (s. 20)

Brown, Tarihten Çıkan Siyaset’e, örgütsüz kapitalizmin iyice geliştiği günümüzde, Batıda sol siyasetlerin zeminini kaybettiği bir dönemde karşılaşılan politik meselelere dair “tanı koyma” görevini verdiğini belirtir. Tanı koymak içinse çok sayıda soruyla boğuşmak gereklidir. İlerleme, haklar ve egemenlik gibi öğelere dayanan liberal demokrasinin meşruiyet zemininin kaybı, kurucu anlatılarda gerileme, “reel sosyalizm” denen bürokratik- despotik rejimlerin çözülüşünün sol siyasetlerde yarattığı “ruhsal çöküntü” ve istikrarsızlaşma, bütün bunlar tarih-siyaset ilişkisinde üzerinde acilen durmayı gerektirecek önemde meselelerdir.

Halihazırda bütün toplumlarda mevcut eşitsizlik ve özgürlük yoksunluğu pratiklerine yönelik siyasi meydan okumaların stratejik siyasi düşünüşler üzerinde temellendirilmemesinin yarattığı problemin farkında olan Brown, siyasi umut ve gelecek fikrinin sadece ilerlemeci bir anlatıya hâlâ bağlı tutulmasının işleri çok zorlaştırdığını saptar. Özellikle Michel Foucault’yu Friedrich Nietzsche üzerinden okuduğu bölümde ve Walter Benjamin ile Jacques Derrida’nın beraber ele alındığı “Hayaletler ve Melekler” adlı son bölümde, ilerleme fikrinin siyasi iyimserlikle özdeşleştirilmesinin son derecede yanıltıcı olabileceğini vurgular. Brown, Benjamin’in selamet siyasetini –feci sonuçlarını Stalin Rusya’sında gördüğümüz ve bir zorunluluk şeklinde dayatılan– teleolojik ilerleme anlayışından koparmaya çabalarken, Derrida’nın yapıtlarındaki Benjaminci damarın kendisini genelde üst-tarihin, özeldeyse ilerlemenin ruhlarından farklı ruhlarla büyülenmiş bir zaman ve mekân düzenine eşit siyasi imkânların peşine düşmeye teşvik ettiğini belirtir. Unutulmamalı ki, Benjamin ve Derrida, ilerlemeye olan bağlılığın belli bir siyasi muhafazakârlığa (ilerlemeyi temsil eden tarihteki fatihlerle özdeşleşmeye) yol açtığını da ileri sürerler. (s. 28)

Brown, tarih-siyaset ilişkisini ilerlemeci olmayan bir tarzda ele alırken, “Siyaset Karşıtı Ahlâkçılık” başlıklı bölümde, günümüzdeki siyasi söylemlerde bulunan ahlâkçılığın siyasi iktidarsızlığın bir semptomunu oluşturduğunu iddia eder. Sonraki bölümde, Freud’un mazoşizm teorisi bağlamında, kimlikleri toplumsal bir mağduriyetten kaynaklanan ve o mağduriyetin telafisi için artık ilerlemenin sihrine güvenemeyecek olan öznelerin sahip olduğu siyasi arzular meselesini ele alır. İzleyen bölümde, yazar, bilimcilik, diyalektik ve tarihin yasaları gibi mantıklar, Marx’ın iktidar teorisinden çekip alınırsa ne olur, sorusunun cevabını arar.

“Tırabzansız Siyaset: Nietzsche ve Foucault’da Soykütüksel Siyaset” başlıklı bölümde, günümüz demokratik siyasetine yerleşmiş ilerlemeci ve teleolojik tarihyazımına soykütüksel bir alternatif aranır. Sonraki bölümde, “Kendi Aleyhine Dönmüş Demokrasi”de, Nietzsche’nin demokrasiye yönelttiği ağır eleştiriyi demokrasi pratiklerini güçlendirmek amacıyla kullanma imkânı değerlendirilir. Son bölümde gelecek fikrine Benjamin- Derrida çapraz okumalarının eşliğinde yaklaşan yazar, Marksizm sonrası ilerleme eleştirilerinden hareketle etkin bir tarihsel-siyasal bilinç biçimi oluşturmaya çalışır. Artık ilerlemeci modernlik anlayışının sona erdiğini iddia eder ve günümüzde geleceği tasavvur etme meselesine eğilerek kitabı kapatır. (s. 29)

Genel çerçeveyi çizen, her bölümü birbirine bağlayan ve geleceği tasavvur etme meselesine Benjamin-Derrida çapraz okumasının dışında yaklaşan çıkarımları içeren bir son bölümün bulunmaması kitabın temel eksiğidir. Özellikle son bölümdeki kimi önermeler, günümüzde etkisini ancak melankolik ve yas tepkimesine yer veren bir ruh hali içinden sürdürür gibi gözüken sol siyasetlerden bir potansiyel çıkarmaya çalışırken mevcut kafa karışıklığına da değinmeyi göze aldığı için değerlidir.

Edebiyat, siyaset ve melankoli ilişkisine Brown’ın “sol melankoli”den dem vurduğu satırların eşliğinde eğilmeden önce yazarın tutumuna ilişkin birkaç söz söylemek uygun olacaktır. Brown’ın kitabı yazarın eğitsel formasyonu gereği, Yahudi-Hıristiyan dinsel düşüncesinin getirdiği “aşılmış birikimi” özellikle Nietzsche ve Foucault okumalarından hareket eden eleştirel analizle yeniden yorumlayan bir yönelime sahiptir ve demokrasinin imkân ve zaafları çerçevesinde tarih-siyaset ilişkisi meselesine (dogmatik, sekter tutumlara savrulmadan) Batılı demokratik deneyimin penceresinden bakmaya çalışır. Bu türden yapıtları okur, yararlanırken, yaşadığımız coğrafyadaki kısıtlı ve zaaflı demokrasi deneyiminin toplumsal-tarihsel ve elbette Doğulu bakışı da içeren yönelimlerini göz ardı etmemek gereklidir. Çok dolaylı bir örnek gibi görülmezse, “resmi ideoloji tarafından dışlanan” şair ve düşünür Sezai Karakoç’un Diriliş fikrinin siyasi imkânı ve edebiyat alanına yansımaları meselesi burada anımsanabilir.(2)

Brown’ın “Siyaset Karşıtı Ahlâkçılık” başlıklı bölümde sorduğu esaslı soru, “çağdaş entelektüel hayatın kendine özgü ahlâkçılığı tam olarak neyin semptomudur” sorusu, aynı zamanda sol melankoli kavramını gündeme getirdiği son bölümle de bağlantılıdır. Yazar, ahlâkileştirme siyasetini siyasi teleolojide yaşanan bir krizin emaresi şeklinde yorumlar ve ahlâki doğruların siyasi mücadelenin ikamesi haline gelmesine karşı çıkar. Bugünkü Batı siyasetinde mevcut ahlâkçılığın hem analitik iktidarsızlığa hem de siyasi amaçsızlığa delalet ettiğini vurgular. (s. 43–44) O halde, politikacıyı, uygulanan siyaseti sadece ahlâki açıdan mahkum etmek, onun iyilik telos’unu kaybetmiş mantığını ve siyasi stratejisini çözümleyip ona karşı mücadele etmemek mefluç bir ahlâkçılığın tezahürüdür.

Yazarın, sol siyasetlerin topyekûn eleştiri ve dönüştürme pratiklerine körce bağlanmalarını, mücadeleden soyutlanmış ahlâkçılığa indirgenmiş eleştirel gayretlerini ve tarihte çizgisel bir ilerleme fikrine saplantılı bağlılık göstermelerini eleştirmesi son derecede yerinde bir tutumdur. Unutmayalım ki bu eleştirel gözlemler, solun “sermayenin (modernliğin bu en güçlü devindirici kuvvetinin) izlediği seyre ve geniş çaplı etkilerine müdahalede bulunma gücü”nün neredeyse tükenmiş olduğu ya da çok zayıfladığı bir noktada yapılmaktadır. (s. 172) İşte ilk kez Benjamin’in kullandığı “sol melankoli” terimi tam burada devreye girer. Brown, Benjamin’in nitelik yoksunu, ahlâken çürümüş küçük burjuva orijinli yazarları (ya da şairleri) acımasızca eleştirmek için kullandığı sol melankoli kavramının, güncel radikal değişim olasılıklarını kucaklamaktansa özgül bir siyasi analiz ya da ideale -hatta bu idealin başarısızlığına- bağlılık duyan ve bu bağlılığını pek sorgulamayan bir kişiyi temsil ettiğinin altını çizer. Benjamin’in bakışıyla sol melankoli kavramı: “[S]adece şimdinin özgül karakteriyle anlaşmaya varmayı reddetmeyi, yani tarihi ‘boş zaman’ veya ‘ilerleme’ kavramları dışında anlamamayı temsil etmez. Aynı zamanda, kişinin geçmiş siyasi bağları ve özdeşliğine dair belli bir narsisizmin de ifadesidir; bu narsisizm siyasi seferberlik, ittifak veya dönüşüme yapılacak her türlü çağdaş yatırımı aşar.”(3)

Bilindiği gibi melankoli yas tepkimesi, bellek ve yitim gibi terimlerle ilişkili bir ruh halidir. Freud, 1915’te melankoliyi yasla kıyaslarken yasın da melankolinin de, “çok şiddetli bir bunalıma, dış dünyaya olan ilginin kesilmesine, sevme yetisinin yitimine, her türlü etkinlikte tutukluğa” neden olduğunu; ancak yasta yitirilen nesne açıkça tanımlanırken, melankolide kaybın bilinçten kaçtığını, sadece bir kayıpla kurulan ilişkinin hissedildiğini saptar.(4) İşte melankolik birey, ben’inin yitimine dönüştürdüğü kaybın telafisini “şeylere yatırım yaparak” gidermeye çalışır. Benjamin, bu çerçevede sol melankoli kavramını, şimdiki an’ın siyasi dönüşüm olasılıkları yerine belirli ve uzun süreli yorumlamalara ve nesnelere minnettarlık derecesinde bağlı olanlar için kullanmış ve melankoliğin “şeylere” olan yatırımına değinmiştir. Benjamin, melankolik kişinin dünyayı bilgi uğruna aldattığını, melankoliğin bağlılığının sevdiği hakkındaki gerçeği bir “şey”e dönüştürdüğünü, hatta bilginin kendisini bile şeyleştirdiğini ileri sürmüş ve sol melankolikler için duygulanımların başlı başına bir “şey” durumuna dönüştüğünü yazmıştır. Brown ise, sol melankolik tutuma direnmenin koşullarını tartıştığı denemede, sol melankoliklerin sol inanç, tutku, analiz ve yorumlamaları artık değiştirmeye çalıştıkları dünyadan ya da gelecek umudundan daha çok sevmelerinin büyük bir mesele oluşturduğunu vurgulamıştır.

Burada bir parantez açalım: Melankoli-edebiyat ilişkisi hakkında sol melankoli kavramı bağlamında ne söylenebilir, sorusu üzerinde duralım. “Melankoli ve Toplum” başlıklı çalışmada sosyoekonomik düzenin melankoliyi bizzat ürettiği vurgulanır. Kapitalizmin gelişimiyle birlikte, iktidardan dışlanan aristokratlar, burjuvaziyle çatışmalı aydınlar, atomlaşan bireyin geliştirdiği yalnızlık duygusu, sanayileşmeye tepkinin sonucu olan doğaya sığınma arzusu, yeni düzenin çıkarımları olarak melankolinin sosyokültürel kaynaklarını oluşturmuşlardır.(5) Ayrıca melankolinin Batı düşüncesinde conscience’ın (vicdan) inanç sisteminden ayrılarak din dışı bir kavram haline geliş sürecine doğrudan katıldığını anımsayalım.(6)

Yukarıdaki saptamalar ışığında Türk edebiyatında (şiirinde) melankolik tutumların ve küçük burjuva şairlerde (İkinci Yeniciler ve sonraki kim örneklerde) sol melankolinin semptomlarına rastlamak mümkündür. Türk şiirinde sol damardan gelen şairlerin birinci sınıf edebi ürünlerine, (Turgut Uyar’ın görkemli şiiri ilk akla gelen örneklerdendir bu konuda) 12 Eylül 1980 darbesinin ve toplumsal olanla bağın kopuşuna yol açan Kemalist ideolojik hegemonyanın şairlerce içselleştirilmesinin yarattığı travmanın verdiği hasar ayrıntılı bir şekilde ele alınmalıdır. Solcu şairlerin yapıtlarındaki melankoliyi, içe dönüşü, halktan kopukluğu, yenilgi hissini besleyen ise: “[k]endini umut doluyken değil, marjinal ve başarısızken evinde hisseden bir sol, böylece ruhu hayaletvari olan, arzu yapısı geçmişe dönük ve cezalandırıcı olan kendi ölü geçmişinin belirli bir ifadesine melankolik bir bağlılık yapısı dahilinde takılı kalan bir soldur.”(7)

Yazının sonunda Brown’ın son bölümde Benjamin ve Derrida’yı birlikte tartışırken yer verdiği bir saptamaya dikkat çekmek istiyorum. Brown kendi kendine sorar, niçin Benjamin tarih üzerine düşünürken meleklerden, Derrida yeni bir zamansallık tasavvurunu geliştirdiği siyasi analizinde hayaletlerden bahsetmektedir? Yazara göre, belli seküler düşünce çizgilerinde, bu türden düşünceye geleneksel anlamda aykırı olan, bu düşünce tarafından tahtından indirilmiş yarı-teolojik figürlerin değerli, hatta zaruri gösterilmesi için neyin tükenmiş olmasının gerektiği başlı başına bir meseledir. Benjamin’in tarihin elçisi olan meleği (mal’ak İbranicede aynı zamanda elçi anlamına gelir) güçsüz ve suskundur, tarihi felaketlerin yarattığı fırtınada, gözünü çeviremediği bir geleceğe doğru sürüklenir. Meleğin dini geleneği çağrıştıran bakış açısının, Aydınlanma’nın temelinde yer alan seküler ilerleme dinamiği ve akılla tam bir aykırılık içinde olduğu ileri sürülmüştür. (s. 196) Melek, Benjamin’in Mesiyanik ve edebi mecazlarla yüklü melankolisini yansıtır. Brown, bu durumda, ilerleme fikrinin, “yıkıntıları [tarihteki felaketleri] üst üste yığan bir fırtınanın gücüyle, dünyada teolojik arzuları iktidarsızlaştır[dığını]” yazar. (s. 197)

Peki, teolojik arzulardan insan vazgeçmeli midir, istese vazgeçebilir mi? İlerleme fikrinin kendisindeki problemli yanlar, kimi felsefecilerin düşünce yapısındaki melek ve hayalet imgelerini beslemekte değil midir? İnsanlık homojen ve boş bir zaman içinde durmadan, “gelecekteki güzel günlere doğru” çizgisel olarak yol alıyor fikri, ilerleme kavramının problemli, savaşlara ve acılara da yol açmış, hem insana hem doğaya zarar veren yanını oluşturmakta değil midir? Yine Benjamin’e göre hatırlamada esasen mevcut olan teolojinin ışığında ilerleme düşüncesine yeniden eğilmek, tarihsel kavrayış ile siyasi bilincin bağlantı noktasını oluşturan hatırlama’dan böylece yararlanmak gerekmez mi: “Hatırlama tamamlanmamış mutluluğu tamamlanmış bir şeye, tamamlanmış ıstırabı tamamlanmamış bir şeye çevirebilir. Bu teolojidir; fakat her ne kadar tarihi bütünüyle teolojik kavramlar doğrultusunda yazmaya kalkışmasak da, bizi tarihi baştan başa teoloji-dışı algılamaktan men eden deneyimi (Erfahrung) keşfederiz hatırlamada.” (s. 204)

Brown, tarih-siyaset ilişkine meraklı okuru zenginleştiren, övgüye değer çalışmasının son paragrafında, Benjamin ve Derrida’nın fikirlerini bir arada ele aldığında: “Aynı anda hem geçmişi ateşlemeyi hem de ondan kopmak için bir yol açmayı hedefleyen, daha adil bir geleceğin kurulması için bir yandan geçmişin gücünün önceden belirlenmiş her türlü içerimine karşı koyarken, bir yandan da bu gücü geri çağıran bir bilin[cin]”varlığını saptar. (s. 211) Tarih-siyaset-melankoli arasındaki karmaşık bağlantılara, yukarıda tanımlanan bilinçte geleneğin ve teolojik olan’ın gücünün de mevcut olduğunu unutmaksızın bakmak gerekli görünmektedir.

Notlar

(1) Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset, Çev. Emine Ayhan, Metis 2010, s. 14 (Aksi belirtilmedikçe yazıda bundan sonra yer alan sayfa numaraları bu kitaptandır.) Yukarı

(2) Sezai Karakoç’un politik fikirleri ve bunun edebiyattaki uygulamaları, Diriliş’in uygarlık tasarımı olarak önemi bakımından Hece dergisi Diriliş Özel Sayısı’na bakılabilir (Sayı 73, Ocak 2003) Ayrıca edebiyat-siyaset ilişkisi açısından Karakoç’un yazdığı onlarca deneme içinde üçünü özellikle anmalıyım: “Eğik Ehramlar”, “Rimbaud ve İslâm”, “Bağdat Kuşatmasında Şiirle Yazışmalar”. (Karakoç’un Eğik Ehramlar adlı kitabında, Edebiyat Yazıları III, Diriliş Yay. Birinci Baskı, 1996) Yukarı

(3) Wendy Brown, “Sol Melankoliye Direnmek”, Cogito 51, Melankoli Özel Sayısı 2007, s. 268 Yukarı

(4) Hélene Prigent, Melankoli (Bunalımın Başkalaşımları), Çev. Orçun Türkay, YKY 2009, s. 113 Yukarı

(5) Oğuz Demiralp, “Hülya ile Sevda”, Cogito, agy, s. 189 Yukarı

(6) Jean Starobinski, Aynada Melankoli, Çev. M. E. Özcan, Dost Yay. 2007, s. 17 Yukarı

(7) Brown, Cogito, agy, s. 273 Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova