ISBN13 978-975-342-659-6
13x19,5 cm, 368 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Postmodernliğin Durumu, 1997
Sosyal Adalet ve Şehir, 2003
Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz, 2012
Asi Şehirler, 2013
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Suat Hayri Küçük, “Beden bir direniş mekânıdır”, Birgün, 20 Mayıs 2008

Ütopyalar şey değil süreçtir ve mekânda işlerler. Ütopyaları zaman ve mekânda konumlandırmaktaki güçlük, bugüne dair imgelerimizin faillikleri ve süreçleri maskelemesindendir. Bu prizmada kırılan bakışın menzilinden kaçan ütopya fantezi alanına sığınır.

Bilgimizin sınırları bilgimizin nesnesinin de sınırlarıdır. Bilgimizin nesnesinin varlık koşulları mekânın olanaklarıyla belirlenir. Dolayısıyla mekân, tüm ütopyacı tahayyüllerin hakikat olma koşuludur. Ütopya, zamanın dışındalığı oranınca mekânsal bir varlık edinir ve bu yönüyle de ontolojiyi önceler. Bir nesne olarak mekânda kavramsal ağa dâhil etmeye direnen bir şey vardır ve bu yüzden de vazgeçilmezdir. Uzamsal tanzimin sonsuzluğu ile toplumsal dünyanın ütopyan sonsuzluğu arasında doğrudan bir ilişki vardır. Zorunlu ve imkânsızdır; ütopyanın mekâna akrabalığı buradadır. Bilinen tarih boyunca ve tarih öncesine uzanan mitolojilerde ütopyalar, adil toplum, ideal yaşam arzusu/düşü ve insanlık durumu için kişisel ve toplumsal mücadeleler vermişlerdir. Bu mücadeleler, içinde bulunulan zamanın ve mekânın egemen ruhunu, salt var oluşlarıyla bile ahlakını ve estetiğini sorgulamışlardır. Bir kopuş olarak da okunabilecek olan bu pratikler, mekânın örgütleniş biçimlerinin hayatiyetini yeterince sorgulamamışlardır. David Harvey Umut Mekânları’nda coğrafyayı ütopyanın kadrajına almış, geçmişin ütopyacı hareketlerinin başarısızlıklarını ve bu fikirlerin ütopik kalma nedenlerinin mekandaki izlerini sürüyor. Uzamsal ve zamansal ütopyaların görme bozuklularını mekânsızlıkla ilişkilendiren Harvey, uzun dönemli ve sürekli kılınacak tarihi-coğrafi devrim perspektifiyle, dönüştürücü siyasi pratikleri, diyalektik ve uzamzamansal bir ütopyacılığın tezahürleri olarak gördüğü ve “diyalektik ütopyacılık” diye kavramsallaştırdığı görme biçimiyle başka bir ütopyacılık için mekânı düşünün merkezine alıyor.

Marksist ütopyaya mekânı, uzamsallığı eklemleyerek dünyevileştiriyor ve şimdi’nin bir parçası kılıyor. Sınıf mücadelesinin uzamı, yaşamın üretildiği ve deneyimlendiği her yerdir. Küresel kapitalizmin kendine uzamsal çözümler üretmekteki yetkinliği ve kendi suretinden türetilmiş coğrafyalar inşa etme telaşı karşısında Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus’ta sözünü ettikleri ütopyan düşüncenin uzantısı olarak, kendi uzamsallığını zaman ufkunun çökmesine karşı, piyasanın nüfuz edemeyeceği mekânları yer edinmek gerekiyor. Bu anlamda Harvey soruyor “Anti-kapitalist mücadele nerede gerçekleşecek?” Elbette ki her yerde. Uzamsal ölçek üretimi ve coğrafi fark üretimi açısından şimdiye kadarki tesis edilmiş kategoriler kullanılamaz hale gelmiştir. Bu noktada beden, tüm diğer gaye ve anlamları belirlemenin indirgenemez mahali olmuştur. Bu bütünün parçalanmasına izin vermemek gerekir. Burjuva kültürün ve küresel sermayenin bitmeyen bir proje olarak gördüğü bedene olan ilgisi, bizler için her türden sorgulamanın ontolojik ve epistemolojik temelini gözden geçirmenin önemi ve değeri bilinmelidir. Bu noktada Harvey uyarıyor “Beden, onun üzerinde kesişen çoklu sosyo-ekolojik süreçler yüzünden bir iç çelişki taşır.”

İndirgenemez direniş mekânı ve faili olarak beden, siyasal alanın diline de mekân olur. Toplumsal kurgu olarak beden, tıpkı benlik, şahsiyet ve kişilik gibi etkin siyasetin hedefi, emeğin değerinin zaman ve para cinsinden hesaplandığı kültür, söylem ve temsil mekânlarıdır. Oscar Wilde “ütopyanın dâhil olmadığı bir dünya haritası göz atmaya bile değmez” ifadesinden hareketle, inşa ederken onlar tarafından inşa edildiğimiz mekânlar, dil ile benzeşir. Ütopyalar şey değil süreçtir ve mekânda işlerler. Ütopyaları zaman ve mekânda konumlandırmaktaki güçlük, bugüne dair imgelerimizin faillikleri ve süreçleri maskelemesindendir. Bu prizmada kırılan bakışın menzilinden kaçan ütopya fantezi alanına sığınır.

Marx’ın Rikardo sonrası minör bir politikacı, modası geçmiş “yapısalcı” ya da “modernist” olarak kategorize edildiği bir ideolojik/kültürel ortamda Marx ve Kapital üzerine dersler veren Harvey’in derslerini takip etmek bile öğrencileri için siyasal bir eylem olarak görülmüştür. Duaya dönüşen kanaatler ortamında kültür analizleri ekonomi politiğin yerini almıştır. Marx konuşmanın solun yaşlılık hastalığı olarak görüldüğü bu örgütlenmiş cehalet ortamında Harvey, uzam-yer-mekan gibi kavram, olgu ve boyutları Marksizm’e dahil ederek burjuva anti-entelektüelizmi bir adımda geride bırakmıştır. Katıksız öfke ve şiddetli umut, estetize edilemez acı Harvey’in mekân tasavvurunda kendini sağaltıyor. Bir bütün olarak yağmalanan ve yağmacısını köleleştiren bir tüketim maddesine indirgenen kent yeniden mekân, yer ve uzam olarak yaşama iade edilmesi gerekiyor. İmgenin ekonomi-politiğine dönüşen ve her yeri barkodlanan kente Marksist ütopyayı dâhil ederek, bir yaşam alanına dönüştürebiliriz. Bu aynı zamanda varoluşun ABC’sini yeniden ele geçirme süreci olarak deneyimlenecektir.

İnsan dediğimizde belli bir zaman ve belli bir mekana ait bir kişiden bahsediyoruzdur. Herhangi bir insanın var olduğu mekân ve zamana dair fikirlerimizin tamamen aynısının onlarda da olduğunu varsayarız. Aşkın değerlerin mutlak varlığı yanılsamasının sürekli yeniden üretimini garanti eden temsiliyet söylemlerinin yapıbozumu, tüm pratikleri, bu pratiklerin üretimini ve bu pratikler sarmalı içinde üretilen özneleri varoluş krizine sokuyor Bu özne kendisinden önce üretilmiş değer-anlam çokluğunca konumlandırılmıştır. Özne ve farklılık bu mekan içinde birlikte belirir ve geçmişe eklenir. Aşkınlık yanılsaması üreten burjuva toplumsallığı içrek bir hakikat gibi algılanır. Kendine tutunduğunu, kendine tırmandığını sanan kişi, bütün yaşam enerjisini sisteme aktarmış olur. Temsil edilemeyen kutsallık dünyevileşir. Çözülen aşkınlık örtüsünün, temsiliyet sisteminin altında kapitalist burjuva uygarlığın ve modernliğin içinde açığa çıkan arınmış bir arzu beden/mekân ütopyasına meyletmektedir.

Özellikle modern uygarlık bedenin haysiyetine hürmette zorlanmıştır; bu zorlanma mekânların tasarım ve planlamalarında okunabilir. Kişisel iç yaşamla, toplumsal hayatla mekânların düzenlenişi ve kullanım biçimleri, sosyal ve kişisel tarihle mekânların örgütlenmesi arasındaki ilişki en yüksek politik değeri içinde barındırır: Lanetlenmiş duygusal yoksunluk imgeleri, mekânların sakatlayan saldırganlığı. Pasif seyircilere indirgenen bedenleri dirençten yoksun bırakma arzusu egemen mekân tasavvurunda dokunma korkusu, ahlakı ve somut mimarisi ile açığa çıkar. Çünkü burjuva düzen temassızlık demektir. Sur, ev, sokak, meydan ile mekânın geometrisi bedeni disipline ediyor, ruhu terbiye ediyor, düzenliyor ve hesaplanır, öngörülür bir geleceği garanti ediyor. Mekânda çizgisel tahayyüle dayalı görsel dil ve burjuva “özgürlük” mekânı bedeni pasifleştiriyor. Zaman ve mekân birbirinden türetilmeksizin birbirine aittirler. Algı ve geometri artık günümüz mekânlarını okumada yetersizdir. Yer, yaşamın koşuludur.

Ütopya açısından mekânların üretimi bağlamında asi yaratıcı mimarlar dünyanın farklı temsilleri ile söylemsel yapılarını birbiriyle ilişkilendirerek uzamı biçimlendirirken ve bir yer olarak toplumsal işlerlik kazandırıp, insani ve estetik/sembolik ve s/imgesel anlamlar türetirler. Bireyin ve toplulukların arzu ve özlemlerine sanatsal bir biçim katarlar. Bu türsel varlığımızla ilgili bir hakikattir. Türsel varlığımızla yüzleşip, neye yabancılaşmış olduğumuzu bilince çıkararak özgürleşmenin ne anlama geldiğini tam olarak tasavvur edemeyiz. Böyle olunca da özgürleşme için hangi uyuklayan gücümüzün uyandırılması gerektiğini de göremeyiz. Asi mimar metaforunun yaratma istencini kemiren belirsizlik ve risk dolu bir dünyayla burun buruna geldiğinde kendi deneyimlerinin sonuçlarınca bozguna uğrama tehdidini püskürtmek zorundadır.

Burada Foucault’nun kelimelerine ve şeylerine bırakalım dilimizi: “Ütopyalar teselli kaynağıdır: Gerçek bir mekanları olmasa da, hiç değilse fantastik olarak açılabilecekleri huzurlu bir bölge vardır; her ne kadar oraya giden yol gelip geçici, bir hayal de olsa. Heterotopyalar ise rahatsızlık verir, büyük olasılıkla dilin altını gizlice oydukları için. Ütopyalar dilin tam da suyuna giderler, heterotopyalar sözü kurutur, sözcükleri yol ortasında durdurur, gramerin olabilirliğini kaynağında sorgular; mitlerimizi dağıtıp cümlelerimizin şiirselliğini kısırlaştırır.”

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova