ISBN13 978-975-342-532-2
13x19,5 cm, 160 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Çatışan Feminizmler, 2008
Cinsiyet Belası, 2008
Mülksüzleşme, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Önsöz, s. 9-17.

Kırılgan Hayat’ta derlenen beş denemenin hepsi de 11 Eylül 2001'den sonra, olayları takiben artan yaralanabilirlik ve saldırganlık koşullarına cevaben yazıldı. 2001'in sonbaharında ABD'nin kendini küresel bir cemaatin parçası olarak yeniden tanımlama fırsatını kaçırmakta olduğunu düşünüyordum. ABD tam aksi yönde hareket ederek milliyetçi söylemi yükseltti, gözetim mekanizmalarını genişletti, anayasal hakları askıya aldı, aleni ve örtük sansür biçimleri geliştirdi. Bütün bunlar kamu alanındaki entelektüellerin adalet ilkesine karşı kamusal sorumluluklarını yerine getirmekte tereddüt etmelerine, habercilerin ise saygın araştırmacı habercilik geleneğine veda etmelerine yol açtı. ABD sınırlarının ihlal edilmiş olması, dayanılmaz bir yaralanabilirliğin teşhir edilmiş olması, dehşet verici sayıda insan hayatının yok olması korku ve yas duygularına yol açtı, ve bu durum halen değişmiş değil. Ama bu olaylar aynı zamanda sabırlı bir siyasi düşünüm için teşvik unsuru niteliği taşıyor. En azından örtük olarak, yaralanabilirlik ile saldırganlığı siyasi yaşamın iki çıkış noktası olarak aldığımızda siyasi düşünüm ve irdelemenin nasıl bir biçime bürünmesi gerektiği sorusunu ortaya koyuyorlar.

Yaralanabilecek olmamız, başkalarının yaralanabilecek olması, bir başkasının kör kaprisiyle ölüme maruz kalabilecek olmamız, hem korku, hem de keder sebepleri. Ancak, yaralanabilirlik ve kayıp deneyimlerinin ille de doğrudan askeri şiddet ve misillemeye yol açmak zorunda olup olmadığı aynı ölçüde kesin değil. Başka geçitler de var. Eğer şiddet döngülerini durdurarak daha az şiddet içeren sonuçlar üretmek istiyorsak, keder siyasi olarak savaş çığlığından başka neye dönüştürülebilir sorusunu sormamız kuşkusuz önem taşıyor.

Yaralanmanın kazandırdığı bir şey, hayatımın bağımlı olduğu ötekilerin, tanımadığım ve belki de hiç tanımayacağım insanların bulunduğu sezgisidir. Anonim ötekilere olan bu temel bağımlılık irademle ortadan kaldırabileceğim bir koşul değildir. Hiçbir güvenlik önlemi bu bağımlılığı önleyemez; egemenlik iddiasıyla uygulanan hiçbir şiddet eylemi dünyayı bu gerçekten arındıramaz. Bunun somut olarak ne anlama geldiği yerkürenin bir yanından öbür yanına farklılık gösterecektir. Yaralanabilirlik farklı biçimlerde paylaştırılıyor; kimi nüfuslar keyfi şiddete daha çok maruz bırakılıyor. Bu açıdan bakınca ABD'nin, dünyadaki daha çekişmeli ve yara almaya açık ulus ve halklarınkinden daha büyük güvenlik sorunları olduğunu savunmak mümkün değil. Yaralanmış olmak demek, insanın yara üzerine düşünme, hangi mekanizmalar aracılığıyla paylaştırıldığını öğrenme, başka kimlerin hangi şekillerde geçirgen sınırlardan, beklenmedik şiddetten, mülksüzleştirilmeden ve korkudan mustarip olduğunu anlama şansını elde etmesi demektir. Ulusal egemenliğe meydan okunmuş olması, onu her ne pahasına olursa olsun kuvvetlendirmeyi gerektirmez, özellikle de bunun sonucunda sivil özgürlükler askıya alınacak ve siyasi muhalefet bastırılacaksa. Birinci Dünya'ya ait olmanın ayrıcalıklarından kısa bir süre için de olsa uzaklaştırılmak, şiddetin en aza indirileceği, kaçınılmaz karşılıklı bağımlılığımızın küresel siyasi cemaatin temeli olarak tanınacağı bir dünya hayal etmeye başlamamız için bir fırsat sunar bize. Bu karşılıklı bağımlılığın nasıl kuramsallaştırılacağını bilmediğimi itiraf ediyorum. Fakat şuna dikkat çekmek istiyorum: Radikal kendine yeterlik biçimleri ile dizginsiz egemenliğin, bir parçası oldukları daha geniş küresel süreçler tarafından tanımları gereği kesintiye uğratılacaklarını, nihai bir denetim sağlamanın mümkün olmadığını, zaten nihai denetimin nihai bir değer olmadığını, olamayacağını kabul etmek, hem siyasi, hem de etik sorumluluklarımızın temelini oluşturur.

Bu kitaptaki denemeler, büyük ütopik sonuçlara varmasalar da, işte o hayal etme sürecini başlatıyor. İlk deneme, Amerika Birleşik Devletleri'ne saldırının "sebepleri"ni anlamaya çalışan herkesin o saldırıyı düzenleyenleri "temize çıkarma"ya çalışıyor sayıldığı 2001 güzünde sansürün ve entelektüel karşıtlığının yükselişinden yola çıkıyor. O dönemde New York Times'ın başyazılarında "bahaneciler" eleştiriliyordu; bu terimin kullanımıyla, 60'ların çerçevesine saplanıp kalmış naif ve nostaljik siyasi aktörler olarak anlaşılan "barışçılar" sözünün ve Sovyetvari sansür ile denetim biçimlerine boyun eğmeyen, bu nedenle çoğunlukla işinden olan insanları tanımlayan "retçiler" sözünün yankılarından faydalanılıyordu.(*) Terim savaşa karşı uyarıda bulunanları küçük düşürmek için kullanılıyordu belki, ama savaş karşıtları ile cesur insan hakları aktivistleri arasında bir özdeşlik kurmanın mümkün olduğunu da ortaya çıkardı ister istemez. Küçük düşürme çabaları, 11 Eylül olaylarını tarihsel ve siyasal olarak kavramaya çalışan insanlar hakkında, hele hele Afganistan'a açılan savaşı meşru bir tepki olarak görmeyip buna karşı çıkanlar hakkında sürekli olumsuz görüş yaratmanın ne denli zor olduğunu ortaya çıkardı.

ABD'ye düzenlenen saldırılara neyin yol açmış olabileceğini anlamaya çalışmanın, ahlaki göreciliğin bir tuhaflığı olmadığını ileri sürüyorum. Üstelik insan, etik temellere dayanarak (ve bu temelleri bir bir sıralayarak) saldırılara karşı derin bir nefret, kayıplar için derin bir keder duyabilir ve duymalıdır; ama aynı zamanda da ahlaki hiddet ile kamusal yasın eleştirel söylem ve tarihsel olayların anlamı üzerine kamusal tartışmaları susturmak için kullanılmasına göz yummayabilir ve göz yummamalıdır. İnsan neyin bu olaylara yol açtığını, gelecekte gerçekleşebilecek benzeri olayların tohumlarını eken koşullarla en iyi nasıl başa çıkılacağını bilmek isteyebilir, müdahale alanları belirleyebilir, gelecekte daha fazla şiddeti davet etmeyecek stratejilerin düşünceli bir biçimde planlanmasına yardımcı olabilir. Hatta o derin nefreti, yası, kaygıyı ve korkuyu deneyimleyince tüm bu duygulardan yola çıkıp ABD'nin ellerinde başkalarının nasıl keyfi şiddete maruz kalmış oldukları üzerine düşünmeye başlayabilir. Ayrıca beklenmedik şiddetin, kaybın ve tepkisel saldırganlığın siyasi yaşamın normu olarak kabul edilmediği başka bir kamusal kültür, başka bir kamusal politika üretmeye gayret edebilir.

"Şiddet, Yas, Siyaset" başlıklı ikinci denemede, kaybın psikanalitik bir kavrayışı üzerinden neden kimi zaman derhal saldırganlığa yol açtığını değerlendiriyorum. Ötekiler karşısındaki ilksel yaralanabilirlik sorununun, kişinin insan olmaktan vazgeçmeksizin iradesiyle kurtulamayacağı bu yaralanabilirliğin izini sürüyorum. Çağdaş ulusal egemenlik biçimlerinin, insan bağımlılığı ve toplumsallığının ortadan kaldırılamayacak boyutları olan zedelenebilirlik ile ihlal edilebilirliğin üstesinden gelme çabaları olduğunu öne sürüyorum. Bu metinde ayrıca, belli yas biçimleri ulusal olarak kabul görüp ses bulurken diğer kayıpların nasıl düşünülemez ve yası tutulamaz hale geldiğini değerlendiriyorum. İnkâr edilen yas anlamında ulusal melankolinin, ABD'nin öldürdüğü insanların isimlerinin, imgelerinin ve anlatılarının kamusal temsillerden silinmesinin bir sonucu olduğuna dikkat çekiyorum. Öte yandan ABD' nin kendi kayıpları, ulus inşası yolunda sıkça kullanılan ölüm ilanlarıyla kutsanıyor. Kimi yaşamların yası tutulabilir, ötekilerin yası tutulamaz olduğuna; hangi tür öznenin yası tutulabilir olduğuna ve yasının tutulması gerektiğine, hangi tür öznenin ise yasının tutulmaması gerektiğine karar veren ayrımcı yas tahsisi, kimin normatif olarak insan olduğuna, yaşanabilir bir yaşam ve yası tutulabilir bir ölüm sayılanın ne olduğuna dair belli dışlayıcı kavrayışlar üretmekte ve sürdürmektedir.

"Süresiz Alıkoyma"da ise, yasal ve siyasi statüleri dışlayıcı bir süreçle askıya alınmış bir "yaşanamaz yaşamlar" kalabalığı üreten, insan olana dair normatif kavrayışların siyasi içerimleri üzerinde duruyorum. Guantanamo Körfezi'nde süresiz olarak alıkonan tutsaklar uluslararası hukukun koruması altındaki "özneler" sayılmıyorlar, mahkemeye çıkmak, avukat edinmek, yasal sürece tabi olmak gibi hakları yok. Bu yazının yazıldığı tarihte henüz kullanılmamış olan askeri mahkemeler, yaşama ve ölüme dair nihai yargıları Başkan'ın ayrıcalığı haline getirerek anayasal hukuku ihlal ediyor. Şu anda Guantanamo'da bulunan 680 tutuklunun bir kısmını, hatta belki de çoğunu alıkoyma kararı, bu bireylerin ABD güvenliği açısından bir tehdit teşkil edip etmediklerine belirsiz temellere dayanarak karar verecek olan "resmi yetkililer"e bırakılıyor. Duruma göre uydurulanlar dışında hiçbir yasal kurala tabi olmayan bu yetkililer egemen iktidarı kendilerinde topluyorlar. Foucault egemenlik ile yönetimselliğin bir arada varolabileceğini ve varolduğunu ileri sürmüş olsa bile, çağdaş savaş hapishanesinde o bir arada varoluşun tikel biçimi henüz tasvir edilmemiş durumda. Yönetimsellik, nüfusun idaresine odaklanan, hem devlete ait hem de devletdışı kurum ve söylemler üzerinden işleyen iktidarı, yaygın ve çokdeğerli işleyişiyle kavramsallaştırmanın bir modeline işaret ediyor. Günümüz savaş hapishanesinde hukukun üstünlüğünün fiilen askıya alınması ve yerine askeri kuralların geçmesiyle, yönetimselliğin resmi yetkilileri egemen iktidar kullanıyorlar ki bunun anlamı iktidarın hukuksuz ve sorumlu tutulamaz bir şekilde işlediğidir. Yaşama ve ölüme dair nihai kararları yürütme organına ya da seçimle başa gelmemiş olan ve hiçbir anayasal kısıtlamaya tabi olmayan resmi yetkililere devreden kaideler üzerinden, kayıp ya da zedelenmiş bir egemenlik yeniden canlandırılıyor.

Tutsaklar "tutsak" sayılmıyorlar ve uluslararası hukuk tarafından hiçbir şekilde korunmuyorlar. ABD hapsetme yöntemlerinin Cenevre Sözleşmesi'yle tutarlı olduğunu iddia etse de, kendisini sözleşmenin bağlayıcılığı altında addetmiyor ve sözleşmenin gerektirdiği hiçbir yasal hakkı sağlamıyor. Sonuç olarak Guantanamo'da hapsedilen insanlar insan sayılmıyor; onlar uluslararası hukukun koruması altındaki özneler değil. Herhangi bir yasal veya normatif anlamda özne sayılmıyorlar. "Süresiz alıkoyma"nın bir sonucu olan insanlıktan çıkarma, kimin insan olup kimin olmayacağını belirlemek için etnik bir çerçeve kullanır. Dahası, "süresiz alıkoyma" politikası Dışişleri Bakanlığı'nın uydurdukları dışında hiçbir yasa tarafından kısıtlanmayan bir hapsetme ve cezalandırma alanı üretir. Böylece devletin kendisi hukuku askıya almak ve hukuk üretmek için bir tür "sınırsız" iktidar edinir, ki bu noktada kuvvetler ayrılığı süresiz olarak feshedilmiş olur. Yurtseverlik Yasası (Patriot Act) da güvenlik adına sivil özgürlükleri askıya almaya yönelik bir başka çabayı ifade ediyor. Onu bu sayfalarda değerlendirmiyorum, ama gelecekteki bir makalede ele alabilmeyi umuyorum. Yurtseverlik Yasası'nın birinci ve ikinci versiyonlarında, eskiden beri süregelen ve demokratik siyasi yaşam kavrayışları açısından merkezi önemde olan entelektüel özgürlük ve örgütlenme özgürlüğü haklarının çiğnenmesi yoluyla denetim ve düzenlemeye tabi tutulması hedeflenen şey kamusal entelektüel kültürdür.

"Antisemitizm Suçlaması: Yahudiler, İsrail ve Kamusal Eleştirinin Riskleri"nde İsrail devletine ve askeri politikasına yönelik eleştiriler bağlamında kamusal eleştiriyi ve entelektüel tartışmaları susturmaya yönelik çabalardan birini değerlendiriyorum. Harvard Üniversitesi Rektörü Lawrence Summers'ın dile getirdiği, İsrail'i eleştirmenin "fiili" antisemitizmle iştigal etmek olduğu ifadesini, Yahudiler ile İsrail arasında bir ayrım yapmayı başaramaması açısından ve (İsrailli ya da diasporadaki) ilerici Yahudilerin mevcut İsrail devletine direniş çabalarını kamusal düzeyde kabul etmenin önemi açısından eleştirel olarak inceliyorum. Pek çok kişi ve kuruluşun paylaştığı duyguları dile getiren bu demecin, eleştirel konuşmaları antisemitik hedeflerle bitiştirerek belli eleştirel konuşma türlerini sansürlemek açısından taşıdığı önemli içerimleri değerlendiriyorum. Antisemitizmle herhangi bir şekilde özdeşleştirilmenin, özellikle de eleştirilerini Yahudiler olarak yönelten ilerici Yahudiler için ne denli utanç verici olduğu düşünülürse, İsrail politikasına, hatta Siyonizm öğretisi ve pratiğine itiraz edecek olanlar ya eleştirel sözler etmeme ya da görüşlerini kamu alanında açıklamaları neticesinde o katlanılmaz antisemitizm lekesini göğüsleme durumunda kalıyorlar. Konuşma üzerindeki bu kısıtlama ruhsal ve kamusal özdeşleşmelerin kurallara bağlanması üzerinden, özellikle de İsrail politikasına, hatta İsrail'in kendisine karşı konuşanların son derece katlanılamaz ve kabul edilemez olan antisemitizm özdeşleştirmesiyle tehdit edilmeleri üzerinden uygulanıyor. Antisemitizm suçlaması bu şekilde İsrail konusundaki muhalefeti susturmak için kullanıldığında, suçlamanın ta kendisi şüphe uyandırmaya başlıyor, böylece suçlama varolan antisemitizme karşı etkin kalması gereken bir mücadeledeki anlam ve önemini yitiriyor.

Kamusal alan kısmen, söylenemeyen ve gösterilemeyen tarafından oluşturulur. Söylenebilir olanın sınırlarıyla görünebilir olanın sınırları, siyasi konuşmanın işlediği ve belli tür öznelerin geçerli aktörler olarak belirdiği alanı kuşatır. Bu örnekte İsrail'e yönelik eleştirel konuşmanın antisemitizm ile özdeşleştirilmesi, onu söylenemez kılma çabasını ifade ediyor. Özdeşleştirme karaçalma üzerinden gerçekleştiriliyor; İsrail devletinin yapısına, vatandaşlık önkoşullarına, işgal pratiklerine ve süregelen şiddetine yönelik eleştiriler geçerli söylem alanının dışında bırakılmaya çalışılıyor. Hem İsrail'in hem de Filistinlilerin şiddetinin sona ermesini savunuyorum ve meydanı İsrail/Filistin'in siyasi yapısı üzerine tehditlerin yer almadığı meşru bir kamusal tartışmaya açmanın bu proje açısından hayati önemde olduğuna dikkat çekiyorum.

"Kırılgan Hayat"ta insan yaşamını sona erdirmenin ne kadar kolay olduğunun kavranmasına dayanan şiddetsiz bir etik meselesini ele alıyorum. Emmanuel Levinas hayatın kırılganlığının idrakine dayanan, Öteki'nin kırılgan hayatından yola çıkan bir etik kavrayış sunar. Hem hayatın kırılganlığını hem de şiddet yasağını ileten bir figür olarak "yüz"ü kullanır. Bir şiddetsizlik etiğinde saldırganlığın nasıl ortadan kalkmadığını kavramanın yollarından birini gösterir bize; saldırganlık etik mücadelelerin bitimsiz maddesini oluşturur. Levinas saldırganlığın bastırmaya çalıştığı korku ve kaygıyı değerlendirerek etiğin tam da korku ve kaygıyı cinai eyleme dönüşmekten alıkoyma mücadelesi olduğunu ileri sürer. Görünürde ilahi olan bir kaynağın etik talebini taşıyan yüzleriyle iki insan arasında bir sahneyi gerektirmesine rağmen Levinas'ın teolojik görüşü, insan olanın, insani keder ve acının en iyi nasıl tasvir edileceğini ve savaş açılanların "yüzlerine" kamusal temsilde en iyi nasıl müsaade edileceğini kavramaya yönelen kültürel analizler açısından kullanışlıdır.

Levinasçı yüz insan olanı, kırılgan olanı, yaralanabilir olanı iletse de, kesinlikle ya da münhasıran bir insan yüzü değildir. "Düşman" yüzlerin medyadaki temsilleri, Levinas'ın "yüz"ün en insani saydığı yanını siliyor. Levinas'ın felsefesini kültürümüze taşıdığımızda, hayatın kırılganlığına dair bir şeyin idrak edilebilmesi için egemen temsil biçimlerinin nasıl kesintiye uğratılabileceğini ve kesintiye uğratılması gerektiğini görmek mümkün. Bunun da yine, gerek kamusal hayatta neyin görünüp neyin görünmeyeceğini belirleyen hudutlar açısından, gerekse kamusal olarak kabul edilen bir görülebilirlik sahasının kısıtları açısından çeşitli içerimleri var. Yüzsüz kalanlar ya da yüzleri bize kötülüğün sembolleri olarak sunulanlar, yok ettiğimiz ve yas tutulabilirlikleri süresiz olarak ertelenen yaşamlar karşısında duyarsızlaşma yetkisini veriyorlar bize. Hayatın, tüm hayatların değerine dair daha keskin bir anlayışın yerleşebilmesi için kimi yüzlerin kamusal görüş alanına kabul edilmeleri, görülmeleri ve duyulmaları gerekir. Yani siyasetin hedefi yas tutmaktır demiyorum, yas tutma yetimiz olmadığında şiddete karşı çıkabilmemiz için gereken, hayata dair o daha keskin anlayışı kaybederiz diyorum. Kimileri için yas ancak şiddet üzerinden çözülebilir olsa da, şiddetin yalnızca daha fazla kayıp getirdiği ve kırılgan hayatın talebini dikkate alamamanın yalnızca bitimsiz bir siyasi hiddetin kuru kederine yol açtığı açık görünüyor. Kamusal yasın kimi biçimleri uzatılıp ritüelleştiriliyor, böylece milliyetçi hararet körükleniyor ve az çok kalıcı olan bir savaşı gerekçelendiren kayıp ve mağdurluk koşulları yineleniyor belki, ama tüm yas biçimleri bu sonucu doğurmak durumunda değildir.

Muhalefetin ve tartışmanın yürütülebilmesi, devlet politikasına ve kamu kültürüne yönelik eleştirel görüşleri savunanların içerilmesine, politikaların ve genel olarak siyasetin değerine ilişkin daha büyük kamusal tartışmaların bir parçası olarak kalmasına bağlıdır. Eleştirel görüşleri dile getirenleri vatan hainliğiyle, terörist sempatizanlığıyla, antisemitizmle, ahlaki görecilikle, postmodernizmle, çocuksu davranışla, işbirlikçilikle, anakronistik solculukla suçlamak yalnızca savunulan görüşlerin güvenirliğini değil, o görüşleri savunan kişilerin güvenilirliğini de yok etmeye çalışmaktır. Böyle bir tavır, belli bir görüşü dile getirmenin, berbat bir yaftanın yapıştırılması sonucu rezil edilmeyi göze almak olduğu bir korku iklimi üretir. O koşullar altında görüşlerini dile getirmeyi sürdürmek kolay değildir, çünkü yaftanın doğruluğuna inanmamayı gerektirdiği gibi, kamusal alandan sıçrayan lekeye göğüs germeyi de gerektirir. Muhalefet kısmen, konuşan öznenin katlanılamayacak bir özdeşleştirmeyle tehdit edilmesi üzerinden bastırılır. Hain ya da işbirlikçi olarak tanımlanmak berbat bir şey olacağı için insan ya konuşmayı başaramaz ya da terörize edici özdeşleştirilme tehdidini atlatabilmek için bölük pörçük şeyler söyler. Muhalefeti bastırmak ve eleştirel tartışmanın erişimini kısıtlamak için kullanılan bu strateji, sonuçları itibariyle belli bir psikolojik terör olan bir dizi rezil etme taktiğinin yanı sıra, kamusal alanda neyin geçerli bir konuşan özne ve akla yatkın bir kanı sayılıp neyin sayılmayacağının belirlenmesi üzerinden de gerçekleşir. İnsan tam da geçerli bir konuşan varlık olarak statüsünü kaybetmemek için düşündüğünü söylemekten kaçınır. Özdeşleşmeleri ve geçerlilik anlayışını bu derece düzenleyen toplumsal koşullar altında sansür örtük olarak ve kuvvetle işler. Konuşulabilir olanı ve yaşanabilir olanı kuşatan hat aynı zamanda bir sansür aracı işlevi görür.

Kamusal alan içersinde hangi görüşlerin akla yatkın sayılacağına karar vermek, neyin kamusal tartışma alanı sayılıp neyin sayılmayacağına karar vermektir. Eğer biri milliyetçi norma uymayan görüşleri savunuyorsa, konuşan bir kişi olarak güvenilirliğini yitirmiştir ve medya ona açık değildir (ilginç bir şekilde internet açık olsa da). Eleştirinin önlenmesi kamusal alanı tartışmadan ve görüşlerin demokratik olarak dile getirilmesinden yoksun bırakır, öyle ki, tartışma benzer fikirlere sahip insanlar arasındaki görüş alışverişi haline gelir, her demokraside merkezi önemde olması gereken eleştiri ise kaçak ve şüpheli bir faaliyete dönüşür.

Dış politika da dahil olmak üzere kamu politikaları, sıkça kamusal alanın belli türden tartışmalara açıklığını ve medyadaki haberlerin dolaşımını kısıtlamaya çalışır. Siyasetin hegemonik bir kavrayışına ulaşmanın bir yolu, neyin kamusal alanın bir parçası olarak kabul edilip neyin edilmeyeceğini sınırlamaktan geçer. Nüfus savaşı iyi, haklı ve doğru gösterecek bir şekilde konumlandırılmadan hiçbir savaş halkın rızasını alamaz, hiçbir idare popülerliğini koruyamaz. Kamusal alan teşkil eden şeyi üretebilmek için insanların görme biçimlerini, nasıl duyduklarını, ne gördüklerini denetlemek şarttır. Kısıtlamalar yalnızca içeriğe getirilmez –örneğin Irak'taki cesetlerin kimi imgeleri kamusal görsel tüketim için kabul edilemez sayılıyor– aynı zamanda neyin duyulabileceğine, okunabileceğine, görülebileceğine, hissedilebileceğine ve bilinebileceğine de getirilir. Kamusal alan kısmen görünebilir olan tarafından kurulur, görünüm alanını düzenlemek neyin gerçeklik sayılıp neyin sayılmayacağını belirlemenin bir yoludur. Aynı zamanda bu kimlerin hayatlarının hayat, kimlerin ölümlerinin ölüm sayılacağını belirlemenin de bir yoludur. Hissetme ve idrak etme yetimiz hassas bir dengede durmaktadır. Tıpkı kimi hayat ve ölümlerin gerçekliklerinin kaderi ya da savaşın etkilerine dair eleştirel ve kamusal olarak düşünme yetisi gibi...

Notlar

(*) Burada "bahaneciler", "barışçılar", "retçiler" olarak geçen kelimeler metnin İngilizce aslında sırasıyla "excuseniks", "peaceniks", "refuseniks"tir. Kelimelerin sonundaki "-nik" eki Amerikan argosunda ve konuşma dilinde "-ci" ya da "ile ilgilenen kişi" anlamına geliyor; "-nik" eki ABD'de ilk olarak, Sovyet uydusu Sputnik'e esprili bir göndermeyle Beat Kuşağı yazarlarını tanımlamak üzere ("beatnik") kullanılmaya başladı. Sonrasında barış aktivistleri ve retçiler için uydurulan "peacenik" ve "refusenik" isimleri aşağılama amacıyla kullanılıyor. (ç.n.) Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova