ISBN13 978-605-316-219-3
13x19,5 cm, 216 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tarihten Çıkan Siyaset, 2010
Yükselen Duvarlar, Zayıflayan Egemenlik, 2011
Halkın Çözülüşü, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 11-13

Her yerde papazı ve bankeri oynamak isteyen şu istibdat ruhu.

– George Eliot, Middlemarch*

Dünya çapında liberal demokrasilerde iktidara gelen aşırı sağcı güçler bu işe kendileri bile şaştılar. [1] Her seçimde yeni bir şok yaşanıyor: Alman meclisinde neo-Naziler, İtalyan meclisinde neo-faşistler, bol resimli gazetelerin beslediği yabancı düşmanlığının kapı araladığı Brexit, İskandinavya’da beyaz milliyetçiliğinin yükselişi, Türkiye ve Doğu Avrupa’da şekillenen otoriter rejimler, bir de elbette Trumpizm. Irkçı, İslam karşıtı ve Yahudi karşıtı nefret ve kavgaya susamışlık hem sokaklarda hem de internette artıyor; yıllardır gölgelerde yaşayan aşırı sağ grupların yeni oluşturdukları koalisyonlar şimdi büyük bir cesaretle kamusal aydınlığa fırlıyor. Siyasetçiler ve siyasal zaferler aşırı sağ hareketleri cesaretlendiriyor, siyasal rehberler ve sosyal medya uzmanları mesajı şekillendirirken bu hareketler de olgunluk kazanıyor. Yeni üyelerin sayısı artmaya devam ederken merkezciler, ana akım neoliberaller, liberaller ve solcular zemin kaybediyor. Hiddet, ahlak taslama, hiciv ve sağdaki iç çatlakların ya da skandalların kendi kendilerine yok olmalarını sağlayacağına dair boş umutlar, bu güçlere meydan okumak için inandırıcı alternatifler üretmeye yönelik ciddi stratejilerden çok daha yaygın. Adlandırma konusunda bile sorunumuz var – bunun adı otoriterlik mi, faşizm mi, popülizm mi, liberal olmayan demokrasi mi, demokratik olmayan liberalizm mi, sağcı plütokrasi mi? Yoksa başka bir şey mi?

Bu gelişmeleri öngörme, anlama ya da bunlara etkili bir şekilde karşı koymadaki başarısızlık bir yandan Batılı değer ve kurumların, özellikle de ilerleme, Aydınlanma ve liberal demokrasinin kalıcılığına dair körleştirici varsayımlardan kaynaklanıyor; diğer yandan da sağın yükselişinde şu unsurların alışılmadık bir şekilde üst üste gelmesinden: özgürlükçülük (libertarianism), ahlakçılık, otoriterlik, milliyetçilik, devlet düşmanlığı, Hıristiyan muhafazakârlığı ve ırkçılığın garip bir şekilde bir araya gelmesinden. Bu yeni kuvvetler neoliberalizmin tanıdık unsurları (sermayenin azdırılıp emeğin esaret altına alınması, sosyal devletin ve siyasallığın şeytanlaştırılması, eşitliğe saldırılması, özgürlüğün ilan edilmesi) ile görünüşteki karşıtlarını (milliyetçilik, geleneksel ahlakın yürürlüğe konması, popülist seçkin karşıtlığı, ekonomik ve toplumsal sorunlara devletin çözüm bulması talepleri) yan yana getiriyor. Ahlaki doğruluk ile neredeyse yüceltilen bir ahlaksız ve nezaketsiz davranışı da yan yana getiriyorlar. Bir yandan otoriteyi desteklerken daha önce eşi görülmemiş alenilikte bir toplumsal dizginsizlik ve saldırganlık gösteriyorlar. Göreciliğe öfke kusuyor, ama aynı zamanda bilime ve akla da hiddet duyuyor; kanıta dayalı iddialara, rasyonel argümanlara, güvenilirlik ve hesap verebilirliğe burun kıvırıyorlar. Siyasetçileri ve siyaseti aşağılıyor, ama kudurmuşçasına bir iktidar arzusu ve siyasal hırs sergiliyorlar. Peki biz neredeyiz?

Bu soruyu cevaplamak için çaba gösteren yorumcu ve araştırmacı yokluğu çekilmiyor. Sınırlarını birazdan netleştireceğimiz sol izahlar alaşımı aşağı yukarı şöyle bir şey: Dünyanın Kuzeyi’ndeki neoliberal ekonomi politikaları kırsal bölgeleri ve banliyöleri yıkıma uğrattı, orada yaşayanları geçinmeye yeterli işlerden, emekli aylığından, okuldan, sosyal hizmetlerden ve altyapıdan yoksun bıraktı; bu arada sosyal harcama muslukları kapandı ve sermaye Dünyanın Güneyi’ndeki ucuz emeğin ve vergi cennetlerinin peşine düştü. Aynı esnada daha önce görülmemiş bir kültürel ve dinsel bölünme de meydana geldi. Açıkgöz, eğitimli, dal gibi, dünyevi, çokkültürlü, dünyayı dolaşan kentliler, ülkelerin iç kesimlerindekilerden (midlanders) farklı bir ahlaki ve kültürel evren inşa ediyordu; iç kesimlerdekiler ise ekonomik dertlerle uğraştıkları yetmiyormuş gibi, onları yok sayan, alaya alan ya da hor görenlerin alışkanlıklarına giderek daha çok yabancılaşıyorlardı. Dara düşen ve hüsrana uğrayan beyaz Hıristiyan köy ve banliyö sakinleri yabancılaşıyor, aşağılanıyor, dışarıda bırakılıyor, geride kalıyordu. Bir de yeni göçmenler banliyö mahallelerini dönüştürürken “eşitlik ve kapsayıcılık” politikaları eğitimsiz beyaz erkeklere kendileri dışında herkesin lehineymiş gibi göründüğünden yükselen kalıcı bir ırkçılık vardı. Dolayısıyla, liberal siyasal gündemler, neoliberal ekonomik gündemler ve kozmopolit kültürel gündemler yeni mülksüzleştirilen kesimler olan Birinci ve İkinci Dünya’daki beyaz işçi sınıfında ve orta sınıfta giderek güçlenen bir terk edilmişlik, ihanete uğramışlık ve nihayet öfke hissi yarattı. Neoliberalizmin sendikalarca korunan işleri ve kamu hizmetlerini kırıma uğratmasından, gerek fırsatların gerekse eğitime erişimin ve eğitim kalitesinin gerilemesinden bu kesimlerin koyu tenli muadilleri en az onlar kadar, belki daha fazla zarar görmüş olsa da, siyahların ve Latinlerin yaşamadığı şey ABD ya da Batı’daki yerlerinden duydukları gururu yitirmekti.

* Alıntıyı bana go¨nderen Corey Rubin’e minnettarım.

Notlar


[1] Yerlici, ırkçı, homofobik, cinsiyetçi, Yahudi karşıtı, İslamofobik fakat aynı zamanda sekülerlik karşıtı Hıristiyan duygular bundan on yıl önce bile hayal edilemeyecek bir siyasal zemin ve meşruiyet kazandı. Oportünist politikacılar bu dalganın üstünde gitmeye çalışırken daha ilkeli muhafazakârlar altına dalmayı hedefledi; her ikisinin de siyasal gündemleri çoğunlukla göçmenlerin, kürtajın, eşcinselliğin suç sayılmasını, köleci geçmişe ait anıtların korunmasını, ulusların yeniden kendilerini beyazlığa ve Hıristiyanlığa adamasını talep eden tabanın öfkeli tutkularından ziyade plütokrasiye meylediyordu. Metne dön.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova