ISBN13 978-975-342-998-6
13x19.5 cm, 160 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kenarda, 2003
Gençlik Düşü, 2006
Son Adım, 2011
Bir Dava, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Nurdan Gürbilek, "Uzun yürüyüş eksik halk", Express Dergisi, Yaz 2016

Son Adım’la başlamıştık Ayhan Geçgin’e, sonra başa döndük, Kenarda’ya ve Gençlik Düşü’ne. Keşfetmemiz geç oldu, “yakalanmamız” güç olmadı. Geçgin aramızda en çok konuştuğumuz romancı oldu. Uzun Yürüyüş’le birlikte, Geçgin

romanları üzerine sohbetler hararetli tartışmalara dönüştü. Öyle miydi, böyle miydi diye epey nefes tükettik. Öyle ya da böyle, çok uzun zamandır ilk defa bir romancı aklımızı böyle enine boyuna çelmişti. Express’in yeni dönemi başlarken Nurdan Gürbilek’in Ayhan Geçgin romanları üzerine yazdığını söylemesi, “oh” çektirdi, yolunu gözlemeye başladık. İşte o yazı bu yazı. Oylumlu, incelikli, ufuk açıcı... Ayhan Geçgin romanları içinden, üzerinden okurla kol kola uzun bir yürüyüş. Yazı bittikten sonra da süren bir yürüyüş...

Bugün dünyada “yer” üzerine söylenebilecek en çarpıcı cümleyi yüzyıl önce Kafka kurmuştu: Dünyada sığınılacak tek bir delik yok artık. Babama Mektup’ta ortaya serilmiş bir dünya haritasının üstüne boydan boya uzanmıştır baba. Oğul kendine bir yer arar, ama haritada yer yoktur.

Babama Mektup’un bu ölçüsüzce büyütülmüş Oidipus’unun bizi Kafka’nın yapıtına götürecek girişlerden biri olduğunu söylemişti Deleuze-Guattari.1 Ama baktığı her yerde babanın vekilini gören “hüzünlü” psikanalitik yorumların tersine “baba”yı sa¬dece baba olarak değil, babanın kendisinin de kaçamadığı devasa bir aygıt olarak ele almayı öneriyorlardı. Dünya haritasına yan¬sıtılmış bu dev baba fotoğrafı bir aile üçge¬ninden çok, o üçgenin içinde hareket eden başka üçgenleri de görünür kıldığı, babanın yasasının patronun, müdürün, yargıcın ya¬salarıyla iç içe geçtiğini gösterdiği için çarpı¬cıdır. Taşradan kente yerleşen Çek Yahudisi baba burjuva düzenine boyun eğmiş, şimdi oğlunu da boyun eğmeye zorluyordur. Onu mağazayla ilgilenmediği için suçluyor, işe ayırması gereken zamanda edebiyatla uğraş¬tığı için yargılıyor, “Kafka’lara özgü o yaşam, ticaret ve ele geçirme istemi”nden vazgeçtiği için ölüme mahkûm ediyordur.

Deleuze’de “kaçış çizgisi” kavramının erken formülasyonlarından biri de burada karşımıza çıkar. Sorun babadan özgürleşmek değil, babanın kendisinin de çıkış bulamadı¬ğı çıkışsız bir dünyada bir çıkış yolu bulmak¬tır. Sadece babaevinden kurtulmak için değil, babaeviyle bütünleşmiş bütün bir temsil sis¬teminin dışına çıkmak, itaat emreden İnsanî yasadan kurtulmak, “sesin uğuldamaktan başka bir şey yapmadığı bölge”ye ulaşabil¬mek için bir böceğe dönüşür Gregor Samsa.

Ausweg -çıkış yolu: Akademi İçin Bir Ra- pofda Altın Sahili’nde avlanıp bir kafese kapatılan, kurtulmak için ne maymun ne de insan olduğu bir bölgeye adım atan Kızıl Peter’in sözcüğü: “Hayır, özgürlük değildi benim istediğim, yalnızca bir çıkış yoluydu; sağa mı olur, sola mı, nereye olursa; başka bir istek üzerinde durmuyordum; ama çıkış yolu bir aldanıştan başka bir şey değilmiş, kabulümdü. İstediğim şey büyük sayılmaz¬dı, yaşadığım düş kırıklığı da ondan büyük olmayacaktı. İlerlemeli, ilerlemeliydim!”2

Deleuze-Guattari’nin Kızıl Peter öykü¬sünde öne çıkardığı da sonun önceden kes- tirilemeyeceği bu deneysel çıkış arayışıdır: “Sorun, kesinlikle özgür olmak değil, ama bir çıkış, bir giriş, bir kenar, bir geçit, bir bi¬tişme noktası vb bulmaktır.”2 Çıkışsızlığın yazarını “tepetaklak ilerleme”ye (Kafka’nın Babama Mektup’tâki deyişiyle “başarı oranı pek düşük kaçış denemeleri”ne) dayalı bir çıkış arayışının yaratıcısı, bir “kaçış çizgisi” Kafka’sı olarak yeniden yaratır Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin’in yazarları. Ama bu yeni Kafka siyasetinin ardında, edebiyatı çıkış fikriyle buluşturan siyasi okumaları gözden geçirmemizi isteyen bir düşünce de kıpırdar: Yazarın işi Tarih’e çoktan kayıtlı çıkışı gös¬termek değil, labirentte zaten işaretli, ufukta er ya da geç belirecek garantili çıkışa işaret etmek değil, bu çıkışsız haritada başarı ora¬nı pek düşük kaçış denemelerinin kendisini bir keşif arayışına dönüştürmektir. Yazmak darboğazda yazmaktır: Çıkışı çıkışsızlıktan, ufuğu ufuksuzluktan, imkânı imkânsızlık¬tan yaratmaktır.

Bu yazıda ben de Ayhan Geçgin’in roman¬ larına bu “kaçış çizgisi” kapısından girmeyi deneyeceğim. Dört romanını da “yer”, “ara¬yış” ve “çıkış” problemine adadı çünkü Geç- gin. Kenarda’da insana hiçbir açıklık sunma¬yan bir “kara hapishanesi”nden, bir “çıkışsız kent”ten, bir “kapan”dan, kapanın “çıkışsız koridorlarından, Gençlik Düşü’nde “dipsiz kuyulardan oluşmuş bir labirent ten, bir “ölüm kampı”ndan, “uğultulu, gürültülü, homurtulu, pis kokulu, çalışan, işleyen, acımasız çarkları dönen, yıkım üreten bir fabrika” dan söz etti.

Şu cümleler Son Adım’dan: "Niçin yok, niçin olmasın? Dünya -bu dünya, seninki de¬ğil- hâlâ geniş bir yer değil mi? Üzerinde hâlâ herkes için bir yer yok mu?"

Şunlar Gençlik Düşü’nden: “Arayış önemli¬dir, ama arayıştan da önemlisi, en önemlisi bir çıkışı bulmaktır. Yaşamda bir yere doğru çık¬maktır. Yaşamı bir yere, bir yöne doğru açmak, bir yaşam yaratmaktır."

Şu Uzun Yürüyüş’ten: “Bir yol, bir çıkış yolu arıyorum, dedi kendi kendine." Yine Uzun Yürüyüş’ten: “Bir yer sorunu bu. Daha doğru¬su, belki bir yersizlik sorunu. Bu kötü sonsuzluk şöyle diyordu: Bir yer yok. Bu yersizlikle seni buraya kımıldamazca mahkûm ettim. İşte bu soyut şimdinin içinden, diye düşündü, bu kötü sonsuzluğun içinden somut bir yeri çekip çıka¬racağım, bu uğursuz boşluğun üzerinde gere¬kirse bir toprak yeşerteceğim, canlı bir zamanı ellerimle kazıp ortaya çıkaracağım." Bir kez daha SonAdım’dan: “Çıkışsızlığın içinde biryol beliriyor olabilir mi?"

“Dünyadan Çıkış Yolları”:4 Gençlik Dü- şü’nde geçer: "Dünyanın dışında. Evet, dün¬yanın bir dışı olmalıydı. İnsan dünyanın içinde bu dışarıyı taşıyarak da dolaşabilirdi."

Şu cümle de “Günler, Parçalar"dan5: “İn¬san dünyanın dışına nasıl çıkar? Böyle bölük pörçük, kaygılarla dolu, kaçırılmış değil, kısa süreliğine alıkonulmuş küçük zamanlarla de¬ğil, büsbütün, tümüyle nasıl çıkar?"

I. Yürüyen Figürler

Bir şehir ya da kır manzarasının içinde dur¬madan yürüyen figürleri daha önce de gör¬müştük. Dostoyevski’nin Beyaz Gecelet inde St. Petersburg’da yabancı bir göğün altında başı eğik bir gölge gibi dolaşıyordu. Robert Walser’in Gezinti’sinde adını bilmediğimiz bir kenti çevreleyen kır yollarında fabrikalar, malikâneler, yük trenleri arasında geziniyor¬du. Baudelaire’in Paris Sıkıntısinda ışıltılı Paris bulvarlarında bir kalabalık selinin için¬de sürükleniyordu. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ında İstanbul sokaklarında bir türlü ulaşamadığı bir O’nun peşinde dolanıyordu. Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş B ir Günün Ak¬şamında Bizans topraklarında ömrünün ya¬rım kalmış sorularına cevap arayarak yorgun adımlarla Aventinus’un eteğine tırmanıyor¬du. J. M. Coetzee’nin Michael K’sında Güney Afrika’da tel örgüleri, askeri konvoyları, po¬lis kontrollerini aşıp Cape Town’dan Prince Albert yaylasına doğru yürüyordu. W.G. Se- bald’ın Satürn’ün Halkalarinda İngiltere’nin uçsuz bucaksız Suffolk düzlüklerinde savaş¬lar, göçler, kıyımlar yüzünden ıssız bir boş¬luğa dönüşmüş kasabalar, terk edilmiş ma¬likâneler, sulara gömülmüş yel değirmenleri arasında dolaşıyordu. (Yine Sebald’ın Auster- ütz’inde bu kez Anvers’te, Londra’da, Prag’da Avrupa’nın derinlerdeki bir yeraltı şehrine gömdüğü bir felakete doğru yürüyordu.)

Sadece romancılar da değil. Walter Ben¬jamin düşüncenin rotasını bu kaybolmayı göze alan, rastlantılara açık yürüyüşten çı¬kartmıştı. Benjamin’in/ianeur’ü pasajlar, ye¬raltı geçitleri, büyük mağazalar, eski fabrika binaları ve barikatlardan oluşmuş 19. Yüzyıl kent peyzajında -13 yıl boyunca bine yakın kaynaktan toplanmış sayısız alıntı, yüzlerce not, durmadan değişen taslaklar arasında - kapitalizmi kolektif bir rüyaya dönüştüren kök imgeleri arıyordu. Benzer bir pusulasız gezintiyi bir politik eyleme dönüştürmek isteyenler de oldu: Guy Debord’un derive’si “durumcu” bir amaç uğruna kentin arka so¬kaklarında, ıssız meydanlarında, dar geçitle¬rinde amaçsızca sürükleniyordu.6

Sonra Geçgin’ininkiler geldi. Geçgin’in yürüyen figürü Kenarda’da İstanbul’un bir zamanlar büyük deri fabrikalarının yüksel¬diği bir kenar mahallesinde bir hayalet gibi dolaşıyordu. Gençlik Düşü’nde Ankara’nın ucuz oteller, pavyonlar ve gececi kahveleri¬nin sıralandığı sokaklarında, inşa halindeki semtlerde, kaleye tırmanan yolda olağanüstü bir geleceğin işaretlerini arayarak yürüyordu. SonAdım’da İstanbul’un Küçükçekmece sahi¬linde, Eskişehir’de Porsuk çayının kenarında, bir Ege tatil kasabasında yürürken gördük onu. Romanın sonunda bu kez Dersim’de bo¬şaltılmış bir köyde, bir zamanlar ev olan taş, tuğla, kalas yığınları arasında dolaşıyordu.

Uzun Yürüyüş hepsinden sonra geldi. Geçgin’in yürüyen figürü bu kez olmayan bir merkezin çevresinde çemberler çizmek ye¬rine, düz bir çizgi boyunca ilerliyordu. Önce çıkışsız kentin çıkışını ararken, sonra otoban kenarlarında, kurumuş dere yataklarında, dar keçi yollarında, başında çöpten bulduğu pembe şapka, elinde ağaç dalından bir asa, yürümekten büyümüş ayaklarıyla ilerlerken gördük onu. Romanın sonunda, tepesinde dönen askeri helikopterlerden gizlenerek zir-veleri karla kaplı bir dağa tırmanıyordu.

Kaçış çizgisi

Daha başlığıyla okurunu güçlü bir çağrışım akıntısının ortasına bıraktı Uzun Yürüyüş. Tarih boyunca kavimlerin açlıktan, kuraklık¬tan, kıyımdan kaçmak için dağları, çölleri, denizleri aşarak gerçekleştirdikleri büyük göçler. Savaştan kaçan insanların otobüsler¬le, teknelerle, yürüyerek yaptıkları uzun yü¬rüyüşler. Çin komünistlerinin kaçışı bir çıkış arayışına dönüştüren binlerce kilometrelik Uzun Yürüyüş’ü. Göçmen kuşların, balıkla¬rın, antilopların yeni yaşam alanları bulmak için gerçekleştirdikleri büyük göçler.

Deleuze bütün bunları bir “kaçış çizgisi” boyunca yapılmış uzun yürüyüşler olarak nitelendirmişti: “Tarihin büyük coğrafi serü¬venleri hep kaçış çizgileridir, yani tekneyle, atla veya yürüyerek yapılan uzun yürüyüş¬lerdir: çölde Yahudilerin serüveni, Akdeniz’i geçen Vandal Genseric’in serüveni, stepler boyunca yol alan göçebelerin serüveni, Çin¬lilerin uzun yürüyüşü -bunların hepsi birer kaçış çizgisi üzerinde yaratılırlar, şüphesiz bu düşkurulduğundan veya görüldüğünden dolayı değil, ama orada gerçek çizildiğinden ve bir dayanıklılık planı kurulduğundan do¬layı. Kaçmak, ama kaçarken başka bir silah bulmak.”7

Hemen buraya bir başka güçlü çağrışımı, Nietzsche’nin yurdunu terkedip dağlara çıkan, şiddetli rüzgârlar ve yakıcı güneşle başbaşa kalan, derelerin, ağaçların, hayvanların sesine kulak verdikten sonra yoldaşlar edinmek için aşağıya inen Zerdüşt’ünün bu uzun yürüyüşünü de yazmak gerekiyor: “En yüksek dağımın önünde ve en uzun gezinti¬min başındayım şimdi.” “Artık sevemediğin yerin, önünden geçip gitmeli'.” “Çünkü, yürü¬yebilen her şey; bu uzun yoldan ileriye doğru yürümek zorundadır bir kez daha!” “Kendi ayağınla sildin arkandaki yolu ve “imkânsız” yazıyor, bu yolun üstünde.”

Kafka’nın “başarı oranı pek düşük kaçış denemeleri”nin, uzaklaşmanın kendisini bir hedefe dönüştüren bir “yola çıkış”8 deneme¬sinin yanında, bu kez Nietzsche’den gelen ikinci bir keşif hattı daha beliriyor gibi önü¬müzde. Böyle Söyledi Zerdüş’ten: “Yolları yol¬lara sormayı ve denemeyi sevdim hep. Bir sor¬ma ve denemeydi benim tüm yürüyüşüm.”9

II. Olumsuz Yaşam

“Kaçış çizgisi” kavramının ardında, devrimci olanağın kapitalist sistemin çelişkilerinden çok, herşeyi kendi içine çeken bir denetim aygıtından, despotik bir özdeşlik düzenin¬den, donup kalmış bir temsil sisteminden hep daha uzağa yönelen yaratıcı kaçış ha¬reketlerinde saklı olduğu düşüncesi vardı. “Kaçış” derken dünyadan vazgeçmekten ya da bir sığınak arayışından değil (“Bir kaçış çizgisi, evet, ama kesinlikle bir sığınak de¬ğil”), etkin bir eylemden (“kaçmaktan daha eylem dolu bir şey olamaz”), yeni dünyalar yaratan olumlu bir eylemden (“Yalnızca kı¬rık uzun bir çizgiyle dünyalar bulunabilir”), yeni silahlar yaratmak üzere gerçekleştirilen bir arayıştan (“Yeni silahlar kaçış çizgilerin¬de yaratılır”), yerleşik imparatorluklar karşı¬sında göçebelerin yaptığı gibi bazen olduğu yerde hiç kımıldamadan çizilen canlı kaçış çizgilerinden söz ediyordu Deleuze.10

Katı bölünmeler arasındaki yekpare karşıtlıklardan çok, boruda sızıntıya yol açabilecek moleküler çatlaklardan, kodu çö¬zülmüş arzu akışlarından, sonun önceden kestirilemediği bir firari hattan söz ediyor¬du: Düşünceyi başka dünyalara açmak için evin konforlu çatısını terk et. Sırf istemedi¬ğinden kurtulmak için değil, istediğine sa¬hip olmak için de seni geçmişe çivileyen ne varsa geride bırakıp bir kaçış çizgisi boyunca ilerle. Geçmişin ölü kabuğuna saplanıp kal¬mak yerine etkin bir unutma gücünü, belle¬ğin yerine deneyi geçir.11 Verili bir yer işgal etmektense bir yer yaratmayı dene. Köstebek gibi tüneller kaz; daha iyisi yeni bir ufka doğ¬ru yılankavi bir kaçışla uzaklaş.12

“Kaçış çizgisi” tepkinin tarihinin (Nietzsche’nin “olumsuz yaşam’Tnm) uzağına doğ¬ru bir çizgi çizmeyi içeriyordu. Bir kavganın etkin değil, tepkisel bir eyleme dönüşme¬sinde bir nöbet değiştirme arzusu, yerleşik değerleri, iktidarı, parayı bu kez kendisi için isteyenleri görüyordu Nietzsche. “İnsan yal¬nızca dünyanın üzücü tarafında oturur,” der Nietzsche ve Felsefe’de Deleuze, “dünyaya dair yalnızca kendisini kateden ve oluşturan tep- kisel-oluşu anlar. Bu yüzden insanın tarihi aynı zamanda nihilizmin, olumsuzlamanın ve tepkinin tarihidir.” Etkin bir kaçış çizgisi çizmek mutsuz tutkuların acının, tahammülün, hıncın ve vicdan aza¬bının dokuduğu o zehirli Nietzsche bölgesi¬nin uzağına doğru canlı bir çizgi çizmektir: “Olumlama güçlerine dek yükselmeyen, ken¬dini yalnızca olumsuzun çalışmasına bıra¬kan bir etkinlik başarısızlığa mahkûmdur.”13

Kara bataklık

Ayhan Geçgin okurları “olumsuz yaşarh’ın, “yaşam yokluğu”nun, geçmişin “ölü ka¬busunun, “hiçlik”in Geçgin’in romanların¬da da sık sık karşımıza çıktığını fark etmişler¬dir. “Belki tüm bu olumsuz yaşam dediğim, beni oyup duran bu yaşam yokluğunda" der Gençlik Düşü’nde, “bu çalkalanıp duran kara parçası, bu yamyamca didişmenin şiddeti, binlerce duy¬gudan, nefretten, öfkeden, hınçtan, kaygıdan, umuttan, düşlemelerden oluşmuş aç duygular yumağı"ndan söz eder, “insan artığı yaşamlar, canlı ölülerin mezar çukuru, ölüyü diri tutan tutkularıyla -nefret, hınç, korku- canavarlarını büyüten, birbirleri üstüne salan, birbirlerini boğazlamalarını isteyen, izleyen, onların kanları, teri, ahları, çığlıkları, akılları, ruhları, yalvar¬malarıyla beslenen kara bataklık.”

“Kara bataklık”ın dışına doğru bir çizgi çizme isteği daha ilk kitapta, Kenarda’da be¬lirir: “Gitmek istiyordu. Cümle haline gelen buydu. Gitmek, terk etmek, bırakmak istiyordu. Bu bir çağrıydı, kendisine ait olmayan güçlü bir arzuydu. Her yerden yükseliyordu, topraktan, otlardan, yapraklardan, ağaç gövdelerinden yükseliyordu, polenlerle üzerine dökülüyordu, sanki onların arzusu şimdi, burada onda dile geliyordu, rüzgârın esişi gitmeyi fısıldıyordu ama neden rüzgâr böyle essin, bir ot neden git¬mek istesin, bir ağaç gövdesi neden bu arzuyla yarılsın bilmiyordu, onu çağıran neydi, bu çağ¬rı nereden geliyordu bilmiyordu, neden gitmek istediğim de bilmiyordu ama gitmek, çekip gitmek istiyordu. Bu bir arzu olduğu kadar bir buyruk gibiydi de, sanki bir şey ona buyuruyor¬du, içinden arzu olarak yükseldiği gibi dışından da ona bir buyruk olarak geliyordu; yalnızca gitmeyi arzulamıyordu ama aynı zamanda git¬meliydi de. Bu bir zorunluluktu. Bir şeyi görür gibi oluyor, bir şeye yaklaşıyordu. Otların ha¬fif hafif salınışında bir şey beliriyor, kuşların ötüşünde bir şey çınlıyordu. Kentin uğultulu ufkunda ince bir çatlak belirmişti, ezme, öğüt¬me makinesinin kabloları boyunca uzuyor, bü¬yüyordu. Buzdaki bir çatlak gibi kentin belirsiz, sisli, kara zemininde yayılıyor, şimdi tam bura¬dan geçip öteye sürüp gidiyordu."

Dört romanda da tekrarlanan bir düşün¬ce var Geçgin’de. Yaşam bir “ölü kabuk”a (Kenarda), bir “boş kabuk!’a (Gençlik Düşü), “aşınmış bir kabuk, içi boş bir kavkı”ya (Son Adım), “boş, kuru bir kabuk!’a (Son Adım) dö¬nüşmüştür. Ama ölü kabuğun içinde “inat¬çı, süregelen, arayan, koklayan, tırnaklarıyla eşeleyen” yaşam olanakları kımıldıyordun Romanlarını bu kımıldayan şeyi, insanın yeryüzüne diktiği ikinci doğanın (‘taş ke¬silmiş çöl”) içinde nefes almaya devam eden canlı doğayı ortaya çıkarmaya adamış gibidir Geçgin. Bunun bir etkin unutma (“belleğin ölü kabuğunda bir tünel açma”) çabası olduğu fikri de yine ilk kitapta karşımıza çıkar:

"Ama gitmek sıyrılmak, geride bırakmak¬tır. Savunmasız, çıplak, yaşayan varlığını ölü kabuktan sıyırmaktır. Ölü kabuğu atmak, ge¬ride bırakmaktır [...] Ölü kabuk geçmiş değildir. Geçmişin de bir ölü kabuğu vardır, üstelik bu ölü kabuk da gelişir, kalınlaşır, tıpkı yaşayan her şey gibi büyür. Geçmiş kabuğun içinde can¬lıdır, nefes alır, bitmiş değildir, olmayı sürdürür, durmaksızın yeniden olur. Her anımsama ölü kabuğu soyma girişimidir, orada canlı olanı, yaşayanı, nefes alanı ele geçirme girişimi, hap- solmuş olanı salıverme çabasıdır. Belleğin ka¬lınlaşan ölü kabuğunda bir tünel açmaya çalış¬maktır. Böylece yalnızca geçmiş değil zamanın kendisi de orada öz varlığını serebilsin; kendini ölü olandan, ölü bir yılan gibi katılaşandan kur¬tarsın, her şeyi bir kez daha geri çağırsın, böy¬lece orada yeniden yenileyici gücüne, özü olan unutuşun, durmaksızın kendini kendi üzerinde katlayışının sonsuz oyununa katabilsin..."

Denizin çağrısı

Boş kabuğun içinde direnen şeyi, insanın içinde bir buyruk gibi yükselen inatçı çağrıyı tek bir kelimeyle ifade etsek belki “arzu” di¬yebilirdik. Ama Geçgin’de arzu aile romansı¬na özgü bir ikinci doğa olayından çok, bir “ay tedirginliği”yle (Kenarda) tanımlanmış, me- dceziri andıran bir birinci doğa olayıdır. İn¬sanı yeryüzünden ayıran değil, tersine yer¬yüzüne yerleştiren, ona yeryüzüne fırlatıl-mış olduğunu değil, yeryüzünün bir parçası olduğunu hatırlatan bir dirimsellik. Deniz nasıl kabarırsa öyle kabaran, bir su kütlesi gibi kımıldayan, kabına sığamayan şey.

“Taş kesilmiş çöl”ün içinde birden beli¬ren “denizin çağrısı”. Yokluğun içinde “da¬marları zorlayarak, toprağı zorlayarak, havayı tutuşturarak” (Gençlik Düşü) beliren şey. “Bu akan, kabaran, çekilen, titreyen, salman de¬niz” (Gençlik Düşü). “Kımıldayan, elektrikle¬nen, kıvılcımlar çaktıran yoğun sıvı” (Kenar¬da). “Damarlarındaki kanın sana aktığını, sana varolduğunu duyuran o tuhaf, gizemli güç” (Gençlik Düşü). “Bedeninde kan gibi dolaşan, çeperlere baskı yapan bir şey” (Son Adım). “Kuyruk sokumundan ensene kadar yükselen bir titremeyle kendini hissettiren güç” (Son Adım). “Karanlıkta bir nabız gibi atan şey, bir titreşim, evrenin başlangıcı da olabilecek, tüm sonlarla tüm başları iç içe geçiren küçük, ölümsüz tohum, bir incir çe¬kirdeği” (Son Adım). “Kendi ölü rahmi içinde kıpırdayan, yavaşça kabuğa doğru yol alan, henüz varolmamış bir yaban varlık” (Kenar¬da). “Gelip beni dolduran, kabartan, zorlayan, inat eden, direnen” şey (Kenarda). Geçginyaz- manın kendisini de bu geniş yeryüzü arzusu¬nun, buzun üzerinde ince çatlaklar oluşturan bu taşkınlığın, onca kayıptan sonra insana yeniden başlama gücü veren bu ilksel deni¬zin, “sudan karaya, karadan kağıdın sayfasına doğru katlanan [bu] dalga”nın (Gençlik Düşü) bir parçası olarak görmek ister.

İlk iki kitap -Kenarda ve Gençlik Düşü- bir medcezir ritmiyle yazılmıştı. Su yatağına sığamayıp kabarıyor, çepere baskı yapıyor, toprağı aşındırıyor, bendini yıkmak istiyor, sonra yitik yatağına geri çekiliyordu. Yaydurmadan gerilip boşalıyor, Geçgin’in gezgi¬ni “kaçınılması olanaksız bir döngü boyunca” yürüyor, adımlar “bitimsiz bir kovalamaca” içinde silinip yeniden çiziliyordu. Uzun Yü¬rüyüş sanki bu “dairesel hareket”i14 kırma, bu kez düz bir çizgi boyunca dosdoğru ilerleme arzusunun ürünü gibidir: “Ama bıkmıştı artık çemberler çizmekten, dönen, geri gelip duran şeylerden. Şimdi yolu izleyeceğim, dedi kendi kendine, dümdüz gideceğim. Benim hicretim artık başlıyor."

Bir “tepetaklak ilerleme”: “Ama geriye bak¬mak yok, geride kalmış şeyleri düşünmek yok artık, dedi yeniden, bir amacım var benim, dos- doğrugitmek. Tekdüşünmemgerekenbu, ileriye gitmek, çizginin sonuna varmak, belki çizginin sonundan, eğer varsa, öteki tarafa çıkmak."

III. Düşünce Deneyi

Geçgin’in yazdıklarına bir giriş ararken De- leuze’e uğramamın nedeni, Geçgin’in ken¬disinin de oraya çoktan uğramış olması. Gençlik Düşünde adı geçen birkaç yazardan biridir Deleuze (diğerleri arasında Kafka ve Nietzsche de var). Romanın “Bozkır Kentin¬de” başlıklı bölümünde, üniversitede felsefe okuyan iki gencin (biri anlatının yazarına dönüşecektir) Deleuze üzerine konuştukları bir sahne var. Deleuze-Guattari’nin Felsefe NedirF’i ilk okumada onlara kapalı kalmış, kitapta anlatılmak isteneni ancak uzun tar¬tışmalardan sonra anlamışlardır. “Anlama” denen şeyin ne olduğunu da:

“Anlamak dönüşmektir, başka bir şeye dö¬nüşmektir. Birini ya da bir şeyi anlamak, ama ona katılmamak gibi dışarıdan bir konum yok¬tur. Anlamak, birini, bir şeyi, bir hayvan, bir bitki ya da kaya parçasını, ona dönüşmektir, bedensel olarak, kanda, sinirlerde, kaslarda, ondan bir parçanın içinde büyümesidir. Sen ya da o olduğun oranda, belki artık ne sen ne de o olan bir yere doğru gitmektir, anladığından dahi başka bir şeye dönüşmektir.”15

Düşünmenin bizi Ben demekten vazgeçirten bir hareketin şiddetine maruz kalmak olduğunu söylüyordur Deleuze. Seni anlıyo¬rum, ama ben benim, sen de sensin tarzı bir duygudaşlığın yerine bir başkalaşmayı (“ne sen ne de o olan bir yere doğru gitme”) koyan bu anlama anlayışında bir yaratma çağrısı duymuş gibidir Gençlik Düşü’nün anlatıcısı: "Sanki seni bir noktaya kadar götürüyor, bir yeri işaret ediyor, ortak bir yeri, sonra da orayla seni baş başa bırakıyor. Burada artık yalnızsın, yaratmak zorunda olduğun yerdesin."

Serbest dolaylı konuşma

Bu Deleuzyen “oluş” fikrinin, iki şeyin yeni bir şeye yer açmak üzere bu karşılaşmasının, insanı Ben demekten vazgeçirebilecek bu maruz kalmanın (“ondan bir parçanın içinde büyümesi”), Geçgin’in yazdıklarını baştan sona katettiğini söylemek için henüz erken. Ama Geçgin’de Deleuze’le bir serbest dolaylı konuşmanın sürdüğünü hissettiren şeyler var. Deleuze “serbest dolaylı konuşma”yı farklı bakış açılarının karşılaşmasına dayalı bir yaratıcı diyalog, başkalarının içinden ge¬çerek konuşma, söyleyeceğini ancak aracılar edinerek söyleyebilme, “başkasının sesini ödünç alarak kendi hesabına konuşma”16 olarak tanımlıyordu.

Burada sonradan gelenin öncekiyle ko¬nuşmasını bir şapka çıkarmaya, öncekine se¬lam çakıp yoluna devam etmeye indirgeyen bir metinlerarasılık fikrinden çok daha fazla¬sı vardır. Başkaları bizim içimizde düşündü¬ğü ölçüde canlıyızdır. Soluğumuzun içinde daima başka soluklar, düşüncemizin içinde başka düşünceler vardır. Gençlik Düşü’nün anlatıcısını yaratıcılığa çağıran, onu felse¬fi bir roman yazmaya değil, “bir roman gibi felsefe yapma”ya17 davet eden de böyle bir ya¬ratıcı konuşma fikri olmuş gibidir. Geçgin’in romanlarında Deleuze’ün kavramları (“kaçış çizgisi”, “oluş”, “organsız beden”, “başkasının olmadığı dünya”, “eksik halk”) sanki yeni bir sahnede işlenmek, edebiyatın duyum ortamında sınanmak üzere - bazen de Geçgin’in söyleyeceğini söyleyebilmesi için ödünç al-dığı “aracılar” olarak - yanıp söner.

“Roman gibi felsefe”nin bir tanımı da Coetzee’nin Elizabeth Castello’unda vardır. Nasıl demirci döktüğü çanın çatlak mı, yok¬sa sağlam mı olduğunu anlamak için çana vurup sesini dinlerse, romancı da karanlığa bir sözcük atıp ne gibi sesler geldiğine kulak verir. “Kaçış çizgisi” -hafifçe vur, elinde evir çevir, çomağınla dürt, Kafka’nın Kızıl Peter’i gibi kavramı “karnınla düşün”, bakalım nasıl sesler geliyor oradan? Düşünceyi başka dün¬yalara açmak için evin konforlu çatısını terk et mi diyor felsefe, sen de bir uzun yürüyüş figürü yarat, bakalım seni nereye götürecek?

Bir Kafkaesk düşünce deneyi: İşe gitmek yerine bir sabah yatağımda bir böcek olarak uyansam ne olur? Bir Dostoyevski deneyi: Yerüstünden kaçıp yeraltına sığınsam, bir yeraltı yaratığına dönüşsem ne olur? Yasaya meydan okuyacak kadar güçlü olsam, kendi yasamı kendim yaratabilmek için bir cana kıysam ne olur? Bir Coetzee deneyi: Ağzı var dili yok bir bahçıvanı savaşın orta yerine bı¬raksam ne olur?

Bir Uzun Yürüyüş deneyi: Bir sabah ev¬den çıkıp bir uzun yürüyüşe çıksam, şehirde çemberler çizmek yerine dümdüz bir çizgi boyunca ilerlesem, parklarda, mezarlıklar¬da, sur diplerinde uyusam, üst üste yığılı bi¬nalar, dev iş merkezleri, alışveriş merkezleri arkamda kalana kadar yürüsem, geniş bir ova sessiz bir dağ eteği bulana kadar ilerlesem ne olur? Beni geçmişe çivileyen ağırlıklardan tek tek kurtulsam, kimliğimi yaksam, in¬sanlığımı unutsam, kendimi parça parça ip ip geriye doğru söksem, esen rüzgâra, yağan yağmura, doğup batan güneşe göre bir hay¬van, bir ot, bir taş nasıl yaşarsa öyle yaşasam ne olur? Hayatımla bir kaçış çizgisi çizebilir miyim? Diyelim çizdim, çizginin bir balon gibi sönüp gitmesinin, kaçış çizgisinin bir ölüm çizgisine dönüşmesinin önüne geçe¬bilir miyim?18 Bildiğimiz insanı geriye doğru sökerken söküp atamayacağım son şey ne?19

Soluğumun içinde daima başka soluklar var. Geçgin’inkinde üç güçlü soluk - Kaf- ka’nın “kaçış denemeleri”, Nietzsche’nin “bir sorma ve denemeydi benim tüm yürü- yüşüm”ü, Deleuze’ün “ancak uzun bir çiz¬giyle yeni dünyalar bulunabilir”i - yeni ya¬şam olanakları20 keşfetmek üzere düşünceye çağrılmış gibidir.

IV. Yer Duygusu

İrlandalI şair Seamus Heaney “Yer Duygusu” adlı yazısında şaire gücünü veren şeyin “yer duygusu” olduğunu söyler.21 Bir yerin havası¬nı solumuş olmak, küçük tepelere bağlanmış olmak, taşlı toprağı işlemiş olmak şaire güç verir. Ama “yer”in bir zamanlar taşıdığı kutsal halenin yok olduğunu da söyler Heaney. Şair bugün o yeri şiiriyle yaratmak zorundadır:

William Butler Yeats İrlanda’nın eski inanç ve efsanelerini yeniden yaratabildiği için İngiliz şiirinde yeni bir yer yaratabilmiştir.

Her yazarın içinde az ya da çok bir yer ya¬ratma, bütün vatanları arkada bırakıp oraya göçme isteği vardır. Bu taşlı toprağı ben ya¬rattım, bu küçük tepeleri, bu zirveleri karla kaplı dağı, bu dağda yanan ateşi ben yarattım, bu ateşin başında toplanmış insanlar, onla¬rın dinlediği hikâyeler benim eserim. Ama sadece bir yazı olanağından değil, bir yaşam olanağından söz eden, dahası yerleşikliğe kuşkuyla yaklaşan bir yazarın yazıyı yurt edinmesini beklemek safdillik olurdu. Genç¬lik Düşü’nde kendi kendine dönen bir çark olma, "tek başına bir yıldız ya da göktaşı gibi büyük göğün içinde devinebilece[ğî]” duygusu yok değildir, ama bir düş kırıklığı anlatısıdır bu. Yazı istenen geçidi sunmamış, “şimdinin bitmek bilmeyen ölülüğüne çivilenmiş bu dün¬ya" yazıyı da “anlamsız bir cümleler bohçası”na çevirmiştir: “Sorunumu görüyordum, yaşamı oyup duran hiç yazımı da temelinden oyuyordu (...) Yazdığım yazılar, tuttuğum notlar, darma¬dağın kağıtyığını dünyanın kendisi gibi ölüydü, kendi üzerlerine cesetler gibi yığılmıştı."

Heaney “Yer Duygusu”nu bugünkünden daha ışıklı bir dünyada, 70’lerin sonlarında yazmıştı. Peki yazarın yerle bağı onulmaz bir biçimde çözülmüşse, ne ayrıldığı ne de gittiği yer bir yöre oluşturmuyorsa ne olur? Yazarın yazarken ona güç veren, sonunda onu geri alacağını bildiği sağlam bir toprağı yoksa - Son Adım'da Alisan’ın fark edeceği gibi, insanın bir zamanlar içinde dolaştığı “güneşle, engin gökle, dağlarla, dingin ya da korkutucu geceyle, suyla yoğrulmuş kayıtsız, sağlam, barışçıl, gövdeleri tutuşturan kıvılcım¬larla yüklü" bir toprağı, o toprağın üzerinde geçmiş bir çocukluğu, bir zamanlar içinde yüzdüğü, erken yaşta içine “neşe gibi bir şeyi" koyan bir ırmağı, yazıda yeniden yaratabile¬ceği böyle sağlam bir yeri yoksa ne olur?

Dünya her geçen gün böyle bir yer olmak¬tan çıkıyorsa, insanlar artık birbirine olumlu bir yer duygusuyla değil, bir “sürgün bağı”yla bağlılarsa (Kenarda), dünya artık "bugün bu dünyada bir yer bulamayıp gezinip duranlar, tüm o göçenler, kıtaları aşmak için yola koyu- lanlar, şu hiçbir yerde duramayıp öteye beriye kendim vuranlar, bir yerde kalmak, yerleşmek isteyip de vardıkları yerlerden ertesi gücü kaçarcasına ayrılanlar, bütün o gezmek istemeyen gezginler, aldıkları yolları bir yük gibi taşıyan¬lar, evsiz barksızlar, yeri yurdu olmayanlaf’m (Gençlik Düşü) dünyasıysa ne olur?

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova