KAMPANYADA
Liste fiyatı: 140.50 TL
İndirimli fiyatı: 85.00 TL
İndirim oranı: %39.50
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 
21. yüzyılın önde gelen edebiyat yapıtlarından sayılan Yarınki Yüzün nihayet Türkçede. İspanyolca edebiyatın önde gelen isimlerinden usta yazar Javier Marías, Nobel Edebiyat Ödülü'nün sağlam adaylarından biri olarak görülüyor. Yarınki Yüzün, günümüz edebiyatının genel eğilimlerinin aksine, olağanüstü bir dil kullanımına dayanıyor: Hem edebi bir ziyafet olup hem de okuru kendine heyecanla bağlayan o ender eserlerden. Üçlemenin ilk cildi Ateş ve Mızrak, ikinci cilt Dans ve Rüya, son cilt ise Zehir, Gölge, Veda. Roza Hakmen’in usta işi çevirisiyle okuyacaksınız.
 
Çeviri: Roza Hakmen
Yayıma Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Pınar Kazma
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2011
4. Basım: Mart 2020

21. yüzyılın önde gelen edebiyat yapıtlarından sayılan Yarınki Yüzün nihayet Türkçede. Javier Marías, Nobel Edebiyat Ödülü'nün sağlam adaylarından biri olarak görülüyor. Yarınki Yüzün kırkın üstünde dile çevrildi. Şimdi Türkiye'de de okurlar bu güçlü romanı, Roza Hakmen'in İspanyolcadan çevirisiyle okuyabilecekler.

Yarınki Yüzün, günümüz edebiyatının genel eğilimlerinin aksine, olağanüstü bir dil kullanımına dayanıyor: Hem edebi bir ziyafet olup hem de okuru kendine heyecanla bağlayan o ender eserlerden. Romanın ilk cildi olan Ateş ve Mızrak'ın başkahramanı, Londra'da yaşayan Jaime Deza, İspanyol çevirmen Deza, karısından ayrılmanın bunalımını atlatamamış, eski defterleri kapatamamış bir adam. Sürgünde olmayan bir sürgün. İnsanların içyüzünü, maskelerin altında saklananı görme konusunda özel bir yeteneği olan Deza'nın bir "insan tercümanı ya da yorumcusu" olarak İngiliz Gizli Servisi'nin hizmetine girmesiyle gelişen olaylar, tanıştığı sıradışı kişilerin casus filmlerine taş çıkaran hikâyeleriyle birlikte daha da ilginç bir hal alıyor.

Tıpkı yarattığı kurmaca karakter gibi keskin bir gözlem ve çözümleme yeteneğine sahip olan Marías'ın yazım tarzı, gücünü ve özgünlüğünü detaylara gösterdiği dikkatten, bir konuyu ele alırken asla yüzeysel olanla yetinmeyip onu derinlemesine, her açıdan, amansızca irdelemesinden alıyor. Sözcüklerin düşüncenin hızını kesmesine, onu yönlendirmesine izin vermiyor Marías. Düşünceler, anılar çılgınca dallanıyor ama asla dağılıp gitmiyor. Her şey büyük bir yapbozda yerli yerinde...

 
Çeviri: Roza Hakmen
Yayıma Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Pınar Kazma
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2011
2. Basım: Nisan 2017

Usta İspanyol yazar Javier Mariás'ın başyapıtı Yarınki Yüzün'ün ikinci cildi Dans ve Rüya da ilki kadar yoğun ve etkileyici. İlk ciltte tanıştığımız "insan tercümanı ya da yorumcusu" Jaime Deza, İngiliz Gizli Servisi'ndeki görevini sürdürürken etrafında olup biteni gözlemeye ve geçmiş olaylarla bağlantılandırarak çözümlemeye devam ediyor. Konumunu ve nelere kadir olduğunu tam olarak kestiremediği gizemli amiri Tupra'nın bir gece şiddete başvurduğuna tanık olması, Deza'yı İç Savaş döneminde kendi ülkesi İspanya'da yaşananları düşünmeye sevk ediyor. Normalde şiddete meyilli olmadığı halde sıradışı koşullarda korkunç şeyler yapabilen sıradan insanlar, daha sonra hayatlarını nasıl sürdürürler? Deza'nın dönüp dolaşıp geldiği soru bu – tarihe baktığımızda hepimizin kaçınılmaz olarak sorduğu soru.

Ne var ki Dans ve Rüya'yı bir nevi "geçmişle hesaplaşma"ya veya insanın "karanlık" tarafını, içindeki şiddet potansiyelini anlama çabasına indirgemek haksızlık olur. Zira Mariás bir yandan insan zihnini ve psikolojisini tüm karmaşıklığı ve zenginliği içinde resmederken, bir yandan da Gizli Servis çevresinde dönen olayları saran gizem perdesini yoğunlaştırarak okurun merakını beslemeye, bu heyecanlı bekleyişi tırmandırmaya devam ediyor.

 
Çeviri: Roza Hakmen
Yayıma Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Pınar Kazma
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2012
2. Basım: Ağustos 2019

Javier Marías'ın başyapıtı Yarınki Yüzün'ün son cildi "Zehir, Gölge, Veda" ilk iki ciltte bir kısmına tanık olduğumuz hikâyeyi, İspanyol çevirmen Jaime Desa'nın Londra'da gönüllü sürgün olarak yaşadığı çalkantılı dönemin hikâyesini nihayete erdiriyor. Daha önce şöyle bir değinilerek gizem perdesiyle sarmalanan olaylar aydınlanıyor, sisler dağılıyor, yapboz tamamlanıyor.

İngiliz Gizli Servisi'nde insanları gözlemleme ve yorumlama, onların "yarınki yüzlerini" tahmin etme görevini sürdüren Desa, patronunun izlettiği dehşet verici videoları seyrederken içine akan zehirle şiddetin insanı nasıl değiştirdiği, hangi koşullarda normalleştirildiği, bunun nelere mal olduğu gibi sorulara kafa yoruyor. Bir süreliğine ziyaret ettiği memleketi İspanya'da bu mesele onun için daha da yakıcı bir hal alıyor çünkü şimdi şiddete başvurup başvurmama konusunda bir seçimle karşı karşıya kalan kişi bizzat kendisi. Eski hayatının ve benliğinin gölgesi onu her zamankinden daha yakından takip ederken, Madrid sokaklarında tekinsiz bir gölge gibi dolaşıyor Desa. Ve ardından vedalar geliyor – bazıları ölümün beklenen ama yine de ani baskınıyla, bazıları da bilinçli tercihlerle yaşanan, yaşanmak zorunda olan vedalar...

Tıpkı ilk iki cilt gibi "Zehir, Gölge, Veda" da ustalıkla birbirine bağlanmış iç içe hikâyelerden oluşan, muazzam diliyle tam bir edebiyat ziyafeti çeken, düşünsel yönüyle zihne bol malzeme sunan, okura yoğun ve sıradışı bir tecrübe yaşatan bir eser.

Javier Marias diğer kitapları
Yarınki Yüzün, 3 Kitap Takım,
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Çağ Geçitleri
2. Basım
Liste Fiyatı: 18.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
OKUMA PARÇASI

I. Bölüm, Ateş, s. 11-14.

İnsan asla hiçbir şey anlatmamalı, bilgi de vermemeli, hikâye de aktarmamalı, hiç var olmamış, yeryüzüne ayak basmamış, dünyayı dolaşmamış ya da bu dünyadan geçmiş ama tek gözü kör, kararsız unutuşa gömülerek yarı yarıya kurtulmuş varlıkları da insanlara hatırlatmamalı. Anlatmak hemen her zaman bir armağandır, anlatılan hikâye zehir taşısa ve saçsa bile; aynı zamanda bir bağdır, güven duymaktır; er veya geç ihanete uğramayan güven ise nadirdir; dolanıp düğümlenmeyen, sonunda sıktığı için bıçak ya da jiletle kesilmesi gerekmeyen bağ da nadirdir. Benim güvenip verdiğim onca sırrın kaçı olduğu gibi korunmuştur? Ben ki içgüdülerime o kadar inanır, ama her zaman onlara kulak vermezdim, fazlasıyla uzun zaman boyunca saftım. (Artık o kadar saf değilim, ama saflığın azalması pek yavaş gerçekleşir.) İki arkadaşıma verdiğim sırlar hâlâ sıkı sıkı saklanıyor; buna karşılık on arkadaşıma verdiğim sırlar ya kayboldu ya saçılıp savruldu; babama verdiğim tek tük sırlarla anneme verdiğim iffetli sırlar aynı değilse bile çok benzerdi, anneminkiler zaten fazla uzun süreli olmadı, o artık yaşamadığından sırlarımı kötüye kullanamaz ya da ancak ben günün birinde talihsiz bir keşifte bulunup gizli bir şeyi açığa çıkarırsam kötüye kullanmış sayılır; kız kardeşime, geçmiş, şimdiki ya da hayali sevgililerime, metreslerime ve eski eşlerime (genellikle kız kardeş ilk eştir, çocuk eştir) verdiğim sırların hiçbiri korunmuyor; bu ilişkilerde bilinen ya da görülen şey, sonunda sanki mecburen sevgiliye ya da eşe veya o anlık ısı ve et olan kişiye karşı kullanılır – ifşaatta bulunmuş, zaaflarıyla dertlerine birinin tanık olmasını kabul edip içini dökmüş ya da sadece tehlikelerini düşünmeden, daima üzerimize dikili keyfi gözü, bizi dinleyen seçici ve önyargılı kulağı dikkate almadan, dalgınlıkla yastığa başını koyduğunda yüksek sesle hatırlamış kişiye karşı (çoğu kez vahim olmayan, ev içi bir kullanım sadece; uzun tartışmalarda diyalektik çıkmaza girildiğinde, köşeye sıkışıldığında ya da savunmaya geçildiğinde haklı çıkmaya yönelik bir tartışma aracı).

Verilen sırrı korumamak şu anlama da gelir: yalnızca boşboğazlık edip bir zarara ya da tahribata yol açmak, koşullar değişip de anlatan ve gösteren kişi –şimdi pişman olan, inkâr eden, yanıltan, şaşırtan, geçmişe sünger çekmek isteyip susan kişi– düşman bellendiğinde bu yasadışı silaha başvurmak değil, aynı zamanda diğerinin zaafı, dikkatsizliği ya da cömertliği sayesinde edinilmiş bilgiden yarar sağlamak; şimdi kullanılan ya da çarpıtılan –ya da sırf telaffuz edilmekle, havaya savrulmakla biçim değiştiren– şeyin hangi yoldan öğrenildiğini hesaba katmamak, buna saygı göstermemek: belki bir sevda gecesinin ya da umutsuz bir günün, belki suçluluk duyulan bir akşamüstünün ya da kimsesiz bir uyanışın, belki de bir uykusuzluğun esrik gevezeliğinin itirafları: konuşan kişinin, o gecenin ya da günün ötesinde bir gelecek yokmuşçasına, çözülmüş dili onlarla birlikte ölecekmişçesine konuştuğu, daima bir şeyler daha olacağını, daima biraz daha vakit, bir dakika daha, mızrak, bir saniye daha, ateş, bir saniye daha, rüya –mızrak, ateş, ıstırabım ve söz, rüya– olduğunu, ayrıca bizim sonumuzdan sonra tökezlemeden, yavaşlamadan süren sonsuz zamanın biz duymadığımız, sustuğumuz halde eklemeye, konuşmaya, mırıldanmaya, soruşturmaya, anlatmaya devam ettiğini bilmediği bir gece ya da gün. Susmak, susmak, hiç kimsenin öldükten sonra bile ulaşamadığı hedef; hele benim, ben ki sık sık anlattım, üstelik raporlar yazdım; hâlâ da bakıp dinliyorum, buna karşılık hemen hiç soru sormuyorum artık. Hayır, benim hiçbir şey anlatmamam, dinlememem gerekir, çünkü anlattıklarımın tekrarlanmaması, bana iftira atmak için kullanılmaması, beni mahvetmemesi, daha da beteri, sevdiklerime karşı kullanılıp onlara hüküm giydirmemesi benim elimde olmayacak asla.

Bir de güvensizlik var, onun da eksikliğini hiç çekmedim.

Yasanın bunu dikkate alması ilginçtir; daha da tuhafı, bizi uyarma zahmetine katlanır: Biri tutuklandığında, en azından filmlerde, suskun kalmasına izin verilir, çünkü "söyleyeceği her söz aleyhinde kullanılabilir" ve bu kendisine anında bildirilir. Bu uyarıda garip –ya da kararsız ve çelişkili– bir niyet vardır: yüzde yüz kalleşlik etmemek. Yani sanığa bundan böyle kuralların kalleşçe olacağı bildirilir; şu ya da bu şekilde yakayı ele vereceği, her beceriksizliğinden, tutarsızlığından ve hatasından yararlanılacağı haber verilir ya da hatırlatılır – artık zanlı değil suçludur ve suçu kanıtlanmaya, iddiaları çürütülmeye çalışılacaktır; o günden itibaren yargıç karşısına çıkıncaya kadar tarafsızlıktan medet umamaz artık; bütün çabalar hüküm giymesini sağlayacak kanıtların toplanmasına, bütün gözetimler, dinlemeler, araştırmalar ve soruşturmalar onu suçlayacak ve tutuklama kararını onaylayacak ipuçlarının elde edilmesine yönelecektir. Bununla birlikte kendisine susma imkânı tanınır, neredeyse susması için baskı yapılır; her halükârda, belki de habersiz olduğu bu hakkı kendisine bildirilir ve dolayısıyla bazen kafasına bu fikir sokulur: ağzını açmamak, kendisine atfedilen eylemi inkâr bile etmemek, tek başına kendini savunma tehlikesine atılmamak; susmak, her bakımdan en temkinli yol, suçlu olsak ve suçlu olduğumuzu bilsek de bizi kurtarabilecek yol, haber verilen bu kalleşliğin etkisiz kalması ya da uygulamaya konulmaması, en azından sanığın istemsiz ve safça işbirliği olmadan uygulanmaması için yegâne yol gibi görünür ya da sunulur: "Susma hakkına sahipsiniz"; Amerika'da buna Miranda kuralı denir; bizim ülkelerimizde karşılığı olup olmadığını bile bilmiyorum; bana bir kere, uzun zaman önce –pek de uzun sayılmaz gerçi– orada söylenmişti, ama polis hata yapıp cümleyi eksik söylemiş, ünlü "Söylediğiniz her söz aleyhinizde kullanılabilir" cümlesini hızla aktarırken, "mahkemede" demeyi unutmuştu; ihmali tanıklar tarafından saptandığından tutuklama geçersiz sayıldı. Sanığın diğer hakkı da aynı tuhaf anlayışı yansıtır: kendi aleyhinde ifade vermemek, anlattıkları, cevapları, çelişkileri ya da kekelemeleriyle sözlü olarak kendine zarar vermemek. Anlatıyla kendine zarar vermemek (ki gerçekten büyük zarar verebilir); dolayısıyla yalan söylemek.

Kurallar gerçekten o kadar kalleşçe ve çıkarcıdır ki, bu tür önermelerden yola çıkan bir adalet sistemi adil olduğunu iddia edemez; belki de bu durumda adalet asla, hiçbir yerde mümkün değildir, adalet bir yanılsamadan, yalan bir kavramdan ibarettir. Çünkü sanığa söylenen şey şu anlama gelir: "İşimize gelen, amacımıza uygun bir ifade verirsen sana inanırız, söylediğini dikkate alırız ve aleyhine çeviririz. Yok, kendi yararına, seni savunan bir iddiada bulunursan, seni aklayacak, bizim işimize gelmeyen bir şey söylersen, katiyen inanmayız, boşuna nefes tüketmiş olursun, çünkü yalan söyleme hakkından yararlanabilirsin ve biz de herkesin, yani bütün suçluların bu avantajı kullanacağını varsayarız. Seni zan altında bırakan bir şeyi ağzından kaçırırsan, aşikâr biçimde çelişkiye düşersen ya da açıkça itiraf edersen, bu sözlerin boşa gitmez ve aleyhine çalışır: Onları işitiriz, kaydederiz, dikkate alırız, söylenmiş sayarız, yazılı kanıtları olur, tutanağa eklenirler ve senin suçun sayılırlar. Buna karşılık aklanmana yardımcı olacak her cümle hafife alınıp bir kenara atılır, duymazdan gelinip kulak arkası edilir, havadan, dumandan, sisten farkı olmaz ve kesinlikle lehinde işlemez. Suçlu olduğun yolunda ifade verirsen doğru kabul edip ciddiye alırız; masum olduğunu söylersen espri sayar, güler geçeriz." Böylece hem masumun hem de suçlunun masum olduğunu iddia edeceği varsayılır, konuştukları takdirde aralarında bir fark kalmayacaktır, eşitlenecekler, aynı konumda yer alacaklardır. İşte bu durumda "Suskun kalabilirsin" diye eklenir; gerçi bu da masumla suçluyu birbirinden ayırmaya yaramayacaktır. (Susmak, susmak, hiç kimsenin öldükten sonra bile ulaşamadığı hedef; buna karşın en vahim anlarda bize tavsiye edilen, teşvik edildiğimiz şey budur: "Sus, sus, hiçbir şey söyleme, kendini kurtarmak için de olsa. Dilini tut, sakla, boğulsan da yut dilini, fare yuttu farz et. Sus ki kurtulasın.")

...

Devamını görmek için bkz.

Açılış Bölümü, s. 9-12.

Keşke kimse bizden hiçbir zaman bir şey rica etmese, hatta bir şey istemese, ne bir tavsiye, ne bir lütuf, ne bir borç, hatta ne de ilgi; keşke başkaları bizden kendilerini dinlememezi istemese, ne sefil sorunlarını, ne kendimizinkilerle tıpatıp aynı olan acı çelişkilerini, ne anlaşılmaz şüphelerini, ne kolaylıkla birbirinin yerini tutabilecek, artık hepsi yazılmış hikâyelerini (anlatmaya çalışılabilecek şeylerin yelpazesi pek geniş değildir), ne de eski adıyla kasavetlerini; kimde yoktur ki, yoksa da kim arayıp bulmaz ki; "Mutsuzluk bir icattır," diye sık sık alıntı yaparım içimden, doğrudur da, meğerki dışarıdan gelen ve nesnel olarak kaçınılmaz belalar, bir felaket, bir kaza, bir ölüm, bir yıkım, bir kovulma, bir veba, bir açlık olsun ya da hiçbir şey yapmamış birine haince zulmedilsin; tarih bunlarla doludur, bizim kendi tarihimiz, yani henüz tamamlanmamış çağımız da öyle (aslında aranıp bulunan, hak edilmiş veya icat edilmiş kovulmalar, yıkımlar ve ölümler de vardır). Keşke hiç kimse yanımıza yaklaşıp "Lütfen" ya da "Bak ne diyeceğim" demese, bunlar neredeyse bütün ricalardan önce gelen ilk kelimelerdir: "Bak ne diyeceğim, haberin var mı?", "Bak ne diyeceğim, bana bilgi verebilir misin?", "Bak ne diyeceğim, sende var mı?", "Bak ne diyeceğim, senden bir şey rica edecektim: bir tavsiye, bir bilgi, bir görüş, bir yardım, para, bir aracılık ya da teselli, bir lütuf, bu sırrı saklamanı, benim hatırım için değişip farklı biri olmanı, benim hatırım için ihanet edip yalan söylemeni ya da susup beni kurtarmanı." İnsanlar akıllarına geleni isterler de isterler, her şeyi, mantıklı olanı da, saçma olanı da, haklı olanı da, en uygunsuz şeyi de, hayalleri de – ayı istemek denir hep, dünyanın her yerinde sayısız insan birilerine ayı vaat etmiştir, çünkü ay hâlâ bir hayaldir; yakınlarımız da rica eder, tanımadığımız kişiler de, zor durumda olanlar da, zorluğu yaratanlar da, muhtaçlar da, varlıklılar da, bu bakımdan aralarında fark yoktur; görünüşe bakılırsa kimse hiçbir zaman yeterince biriktirmiyor, kimse hiçbir zaman tatmin olmuyor ve kimse vazgeçmiyor, sanki hepsine, "Sen iste, ağzını açıp iste, hep iste," denmiş. Oysa aslında kimseye böyle bir şey söylenmez.

Bak ne diyeceğim dendiğinde biz de bakarız, çoğu zaman bakar, dinleriz, kâh korkarak, kâh koltuklarımız kabararak; bir şeyi lütfetmek ya da reddetmek durumunda olmak: günümüzün gidişatına göre ve tamamen keyfi biçimde, o anda işsiz güçsüz, cömert ve can sıkıntısı içinde mi, yoksa müthiş telaşlı, harcayacak zaman ve sabırdan yoksun mu olduğumuza göre, ruh halimize göre, karşımızdakini borçlu duruma sokmak mı, kararsız bir bekleyiş içinde tutmak mı, yoksa bir taahhüt altına girmek mi istediğimize bağlı olarak, "Evet", "Hayır", "Bakalım", "Belki", "Bir düşüneyim", "Yarın cevap veririm" ya da "Karşılığında şunu isterim" diyebileceğimizi bilmek, bunu düşünmek, ilk anda dünyanın en gurur okşayıcı şeyidir, ayrıca –pek çabuk açığa çıkar ki– en yapışkan ve tatsız şeyidir; çünkü lütfettiğimizde ya da reddettiğimizde –her iki durumda da, belki sırf kulak verdiğimizde bile– ricacıya bulaşmış oluruz, belki ağına düşeriz ya da düğümleniriz.

Günün birinde mahallede bir dilenciye sadaka versek, ertesi sabah onu geri çevirmemiz zorlaşır, çünkü dilenci artık sadakayı bekler (hiçbir şey değişmemiştir, o aynı derecede yoksuldur, bizse henüz daha az zengin değilizdir, dün verdiysek bugün niye vermeyelim); bir bakıma dilenciye karşı bir mecburiyet altına girmişizdir; onun bu yeni güne varmasına yardım etmişsek, günün aleyhine dönmemesi, çektiği son işkence günü, hüküm günü, ölüm günü olmaması bizim sorumluluğumuz haline gelir; o günü atlatabilsin diye destek olmamız gerekir, böylece belki sonsuza dek günler birbirini izler; kimi ilkel –belki de bizlerden daha mantıklı– kabilelerin pek de tuhaf ya da mesnetsiz sayılamayacak bir yasası vardı: Birinin hayatını kurtaran kişi, o hayatın ve o insanın daimi koruyucusu ya da sorumlusu olurdu (ancak bir gün bire bir karşılığını verirse, ödeşirlerse birbirlerinden ayrılabilirlerdi); sanki kurtarılan kişi, kurtarıcısına, "Hâlâ buradaysam, sen bunu istediğin içindir; sen adeta benim yeniden doğmamı sağladın, öyleyse beni korumak, gözetmek, bana bakmak zorundasın, çünkü sen olmasan, ben zaten her türlü kötülüğün dışında, ulaşılamayacak bir yerde ya da tek gözü kör, istikrarsız unutuşun içinde yarı yarıya kurtulmuş olacaktım," deme imkânını elde etmiş olurdu.

Eğer aksine ilk gün dilenci komşumuza sadaka vermeyi reddedersek, ikinci gün borçluymuşuz gibi bir hisse kapılırız; bu duygu üçüncü, dördüncü ve beşinci günlerde artarak devam edebilir; eğer dilenci bu günleri bizim yardımımız olmadan atlattıysa, üstesinden geldiyse, onu takdir etmemek, bizim adımıza yaptığı tasarrufa müteşekkir olmamak mümkün müdür? Her geçen sabah –onun hayatta kalabildiği her gece– katkıda bulunmamız gerektiği, sıranın bize geldiği fikrini kafamıza daha çok sokacaktır. (Ama bu sadece hırpanilere dikkatini yoğunlaştıran insanlar için geçerlidir; oysa çoğunluk onları es geçer, bakışlarını donuklaştırır ve onları bir paçavra yığını olarak görür.)

Yani sokakta yanımıza yaklaşan dilenciye bakıp kulak verdiğimiz anda ona bulaşmış oluruz; bize adres soran bir yabancıya ya da yolunu kaybetmiş birine kulak verdiğimizde, bazen, yolumuzun üstündeyse, onu gideceği yere götürürüz, adımlarımız birleşir, birbirimizin ısrarlı paralel varlığı oluruz; buna rağmen kimse bunu şerre alamet olarak, bir rahatsızlık ya da engel olarak görmez, çünkü tanışmasak da, bu süre boyunca konuşmasak da, isteyerek birlikte yürürüz (başka bir yere, bir kapana, bir tuzağa, ıssızlığın ortasına, bir pusuya götürülebilecek olan, daima yabancı ya da yolunu kaybetmiş kişidir); kapımızı çalan, razı etmek için, satmak için, dine döndürmek için çabalayan, daima bizi ikna etmeye çalışan ve daima hızlı hızlı anlatan, tanımadığımız birine kulak verdiğimizde, daha kapıyı açtığımız anda ağına düşmüşüzdür; telefonda arkadaşımızın sıkıştıran, kendini kaybetmiş veya yaltaklanan –hayır, daha ziyade aklı başından gitmiş– yakaran, talepkâr ya da ansızın tehditkâr sesini duyduğumuz anda düğümlenmişizdir; bizimle artık neredeyse sadece böyle konuşan ya da flulaştığımızdan, uzaklaştığımızdan beri artık sadece böyle, yani bir şeyler isteyerek konuşmayı bilen karımızı ve çocuklarımızı dinleriz ve o zaman sonunda boğazımızı sıkacak olan bu bağı kesmek için bıçağı ya da usturayı çekmemiz gerekir; onların, hiçbir kötülüğün ulaşamayacağı bir yerde olmayan, hiçbir zaman da olmayacak çocukların doğmasına biz sebep olmuşuzdur, anneleri için de doğmalarına sebep olmuşuzdur ve o da artık çocuksuz hayal edilemeyeceği için çocuklar gibidir hâlâ –bir çekirdek oluştururlar ve birbirlerini asla dışlamazlar– çocuklar hâlâ ihtiyaç duydukları anne figürü olmadan düşünülemez, o kadar ki, bizim o figürü mutlaka korumamız, gözetmemiz, ona bakmamız gerekir –kendi görevimiz olarak görmeye devam ederiz bunu– oysa Luisa bunun tam farkında ya da bilincinde değil; uzayda çok, zamanda ise her geçen gün biraz daha uzaklarda. Ya da aştığım, geçtiğim, kurtardığım, onu görmediğim her gece biraz daha bulanıklaşıyor, onu göremiyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, “Dün, bugün, yarın...”, Radikal Kitap Eki, 15 Ocak 2011

Javier Marías, kimileri için İspanya’nın hatta dünyanın yaşayan en büyük yazarlarından biri; başyapıtı Yarınki Yüzün ise Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanma younda önemli bir adım. İsmini IV. Henry’den alan, Marcel Proust’a gönderme anlamına gelecek şekilde yedi bölümden oluşan Yarınki Yüzün, üç ciltlik tek bir roman. 2002’de yayımlanan ‘Ateş ve Mızrak’ı, 2004’te ‘Dans ve Rüya’, 2007’de ‘Zehir, Gölge, Veda’ izlemişti... Daha önce Beyaz Kalp (1999), Yarın Savaşta Beni Düşün (1999), Ufkun Öte Yanı (2000), Duygusal Adam (2009) romanları ve Yazınsal Yaşamlar (2008) adlı deneme kitabı ile tanıdığımız Marías’ın en önemli eseri Yarınki Yüzün’ün ilk cildi ‘Ateş ve Mızrak’ geçen günlerde Roza Hakmen tarafından Türkçeleştirildi.

1951’de Madrid’de doğan Javier Marías, çocukluğunun bir kısmını babası düşünür Juliân Marías’ın çeşitli üniversitelerde ders verdiği ABD’de geçirdi. Baba Julian Marías, Franco döneminde uzun sure hapis yatmıştı. Oğul Javier Marías, Yarınki Yüzün’de babasını ve faşist rejimde maruz kaldığı baskıları doğrudan katmış romanına. Anlatıcının hayat hikâyesi ile yazar arasındaki benzerlikler çok açık. Aslında, yorumcu ya da çevirmenlerden oluşan kahramanlarıyla bütün romanlarında bu tarz benzerlikler bulmak mümkün. Ama ne Yarınki Yüzün ne de diğerleri otobiyografik roman kategorisine girmiyor. Çünkü Marías’a göre “kimlik gerçekten önemsiz, hayatta olduğumuz gerçeği ise tamamıyla rastlantısal”...

Macera ve çizgi roman merakıyla edebiyata ilgisi erken başlamış Marías’ın. Hatta onları taklit ederek kısa hikâyeler bile yazmış. On dokuz yaşındayken yayımlanan ilk romanının (Kurdun Toprakları) gençlik döneminde okuyup sevdiği romanların tuhaf bir karışımı olduğunu söylüyor. İkinci romanı Travesia del horizonte ise Antartika’da geçen bir macera romanı. Ardından uzun bir süre ara vermiş yazmaya. Madrid Universitesi’nde gördüğü İngiliz edebiyatı eğitimini bitirdikten sonra çevirmenliği tercih etmiş. Çevirdiği yazarlar arasında Hardy, Conrad. Nabokov, Faulkner, Kipling, James, Stevenson, Browne ve Shakespeare gibi önemli klasikler, çevirileriyle kazandığı ödülleri var.

Dalgın ve dikkatli

1980’li yıllarda Madrid, Oxford, Venedik ve Boston’da dersler veren Marías, 1992 yılında yayımlanan Corazón tan blanco (Beyaz Kalp) ile ticari ve edebi açıdan büyük bir başarı yakalamıştı. Eserleri otuzdan fazla dile çevrilen, beş milyon kopya satan, çok sayıda ödül kazanan, 2006 yılında İspanyol Kraliyet Akademisi’ne seçilen Marías, halen Reino de Redonda adlı küçük bir yayınevinin yöneticiliğini sürdürüyor. ‘Ateş ve Mızrak’, bugünü anlamak için geçmişle gelecek arasında mekik dokuyan zihinsel bir serüven romanı. Ian Fleming ve kahramanı James Bond’u sıklıkla anan entelektüel bir casusluk hikâyesi anlatırken –ya da parodisini yaparken– 20. yüzyıl tarihinin en karanlık bölgelerinde dolaşıyor Marías. Başka bir gelecek hayaliyle geçmişle ve bugünle keskin bir hesaplaşmaya girişmek niyetinde.

Anlatmak üzerine yoğunlaşan bir ilk bölümle başlıyor Jaime Deza’nın hikâyesi. Anlatmanın yarattığı sıkıntılar üzerinde durması, üç cildin sonunda bir trajedi yaşanacağını sezdiren bir ipucu olabilir. Kaydetmek gerekli. Karısından ve çocuklarından ayrı yaşayan, onların özlemini çeken, karısını düşündükçe içini kıskançlık kaplayan İspanyol vatandaşı Deza, İngiltere’ye BBC’de çevirmenlik yapmak için gelmiş. İngilizcesinin mükemmelliği dışında bir özelliği daha var ki, Deza için neredeyse bir lanete dönüşmüş. Keskin bir gözlem gücüne, gözlediklerini yorumlama yeteneğine sahip o. Bu özelliklerini fark eden yakın dostu Peter Wheeler’in tavsiyesiyle İngiliz Gizli Servisi’ne alınıyor. Görünürdeki işi Güney Amerikalıların sorgusunda çevirmenlik yapmak ama servis şefi Tupra’nın ondan beklentisi daha farklı;

“Hayat yorumcusu olarak işe almıştı beni. İnsan tercümanı ya da yorumcusu demek daha iyi olurdu: İnsanların davra nış ve tepkilerinin, eğilimlerinin, kişiliklerinin, dayanma güçlerinin; esnekliklerinin ve itaatkârlıklarının, gevşek ya da sağlam iradelerinin, tutarsızlıklarının, sınırlarının, masumiyetlerinin, ilkesizlikleri nin ve dirençlerinin; sadakat ya da alçaklıklarının muhtemel derecesi nin, hesaplanabilir bedellerinin, zehirlerinin ve kışkırtılarının; ayrıca çıkarsamayla varılabilecek hayat hikâyelerinin, geçmiş değil gelecek, henüz gerçekleşmediğinden önlenebilecek hayat hikâyelerinin. Ya da oluşturulabilecek hayat hikâyelerinin.”

Önce yaptığı işe mesafeli. Hatta ahlaki bir ikilemin içinde. Kendi babasını falanjistlere ispiyonlardan babasından fazla nefret eden bir adamın bir başka ülkenin derin devleti için çalışmayı, çıkarsamalarıyla insanların kaderlerini tayin etmesyi kabul etmesi tuhaf değil mi? Aslında başlangıçta biraz gergin, çekingen, yaptığı işle kendisi arasında tuhaf bir uzaklığı var. Sanki nötr bir kişilik, olaylar ve sonuçlarıyla ilişkisiz, olacaklardan sorumsuz gibi. Kendisi hakkında servisin hazırladığı rapor anlatıcının kişiliğini çok iyi özetlemiş;

“Sanki kendisini pek iyi tanımıyor. Kendine kafa yormuyor ama yor­duğunu sanıyor. Kendini görmü yor, bilmiyor, daha doğrusu dinlemiyor, incelemiyor. Evet, daha ziya de öyle; kendini tanımıyor değil de, bu bilgi onu ilgilendirnıiyor, do layısıyla geliştirmiyor. Derinine inmiyor, bunu vakit kaybı gibi görü yor olsa gerek. (...) O kendindeki değişim leri kaydetmiyor, çözümlemiyor, haberdar bile değil değişiklikler den. İçe dönük biri. Bununla birlikte en çok kendi içine döndüğü zan nedilen anda dışarıya bakıyor. Onu sadece dışarısı, başkaları ilgilen diriyor, bu yüzden de bu kadar iyi görüyor.”

Ancak günler geçtikçe ortama daha fazla uyum sağlayacak, kendine güveni gelecek, cüreti artacak ve belirsizlik taşıyan ifadeleri bir yana bırakıp kesinlikli konuşmaya başlayacaktır...

Romanda, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından günümüzdeki ABD tezgâhı darbelere kadar pek çok önemli mesele tartışılmış. Ama ‘Ateş ve Mızrak’ta asıl öne çıkan İspanya İç Savaşı. Sadece İspanyollar açısından değil; Cumhuriyetçi saflardaki bölünme ve çatışmalarla Sosyalizm tarihine de uzanıyor. Özellikle Troçki’nin sekreteri Andrés Nin’in Stalinciler tarafından kaçırılıp öldürülmesi üzerinde durmuş. Kendi kuşağından pek çok yazar gibi Marías da Franco dönemiyle, kirletilmiş her şeyle hesaplaşırken geçmişi kavramaya ve kendi yolunu bulmaya çalışan bir yaklaşım içinde. Deza ile birlikte kendi tarihini de aydınlatmaya, geçmişle yüzleşmeye, hesaplaşmaya çalışıyor.

Edebiyat içi seyahatler

Zihinsel bir serüven demiştim ‘Ateş ve Mızrak’ için. Roman kahramanın ya da kişilerini diyerek genişletelim, şimdiki zamanda başlarından geçen dişe dokunur bir olay yok. Ama çarpıcı olaylar var; bütün bu savaşlarla dolu siyasi tarih Deza ile o tarihe tanıklık etmiş dostu Wheeler arasındaki konuşmalar aracılığıyla aktarılıyor. Elbette tartışılanlar sadece siyasete takılıp kalmıyor; insan ilişkileri, aşklar, evlilikler, geçmiş, adalet, iyilik, kötülük, sevgi ve şiddet.... Bunların hepsini edebiyat metinleri ve tarih kitapları arasında yapılan geziler eşliğinde ele alınmış. İnsan yüzünü bir metafor olarak kullanıyor Marías. Bugünkü yüzümüzle –kimliğimizle– yarınki arasında doğrusal bir ilişki kurulup kurulamayacağını, insanın görme konusunda kendisine uyguladığı sansürü, gerçeklerden bu nedenle tarihten kaçışını ya da tarihi çarpıtışını sorguluyor.

Ele aldığı meselerin ağırlığı romanın ağırlığı düşüncesini uyandırabilir. Aslında uzun konuşma bölümlerinde zaman zaman sıkıntı yaşayabilirsiniz. Marías, anlattığı meselerle roman kahramanı arasında incelikli ve dokunaklı ağlar kurarak sıkıntıların üstesinden geliyor. Hatta zaman zaman oyuncaklı bir hikâye okuduğunuzu fark edeceksiniz. Öyle ki, romanı yorumlarken metinlerarasılığıyla Borges’i, karanlık mizahıyla Pynchon’u, huzur verici şiirselliğiyle Proust’u, üslupçuluğuyla Henry James’i hatırlattığını ileri sürenlere rastlamak mümkün. Teşbihte hata olmaz derler. Gerçekten de saydığım bütün bu yazarla hatta fazlasıyla ilişkilendirmek mümkün. Ama bana kalırsa Peter Weiss’in Direniş Estetiği gerek biçim gerek içerik anlamında daha uygun bir model. Weiss gibi Javier Marías da 20. yüzyılın tarihsel toplumsal gerçekliğini insan hayatlarıyla eleştirel bir yolla ilişkilendirerek siyasi tarihi ve nereden gelip nereye gittiğimizi edebiyat yoluyla sorguluyor.

Devamını görmek için bkz.

Said Aydın, “Adı konulmuş eylem”, Kitap Zamanı, 7 Şubat 2011

Bir metin için “uzun zamandır bekleniyor” demek, biraz da harcıâlem bir şey haline geldi yayıncılık dünyasında. Kimin beklediğini bilmediğimiz, bekleme yöntemlerinden haberdar olmadığımız muhayyel bir kalabalığın adına karar verip, onların bu gizli isteklerine cevap veriyormuş gibi yapmak, bir yerden sonra, aslında yayıncılık illüzyonuna dönüşüveriyor. Lakin bazı kitaplar, bazı metinler, hakikaten “çok beklenmiş” oluyor. Türkçeye çevrilsin diye kimse kapıları aşındırmıyor ama dost meclislerinde sık sık dile getiriliyor, çeşitli mahfillerde (artık en çok da internette) serzeniş kabilinden cümlelerle anılıyor. Mesela Virginia Woolf’un bütün öykülerinin çevrilmesini uzun süre bekledik diyebilirim. Halen beklediklerimiz de var, Joyce’un “çok zor” metni Finnegans Wake mesela. Bir de beklentilerimizin karşılık bulduğu zamanlar da oluyor: Javier Marías’nın Yarınki Yüzün isimli romanının ilk cildi, Ateş ve Mızrak ismiyle nihayet Türkçeye çevrildi.

“Yaşayan en büyük İspanyol romancı”

Marías, yaşayan İspanyol edebiyatçılar arasında hususi öneme sahip bir isim. Edebiyat kamusunda, onun için “yaşayan en büyük İspanyol romancı” diyenler de mevcut. Sadece romancı da değil üstelik; hem deneme kaleme alan, hem de çeviri yapan bir yayıncı. 1951 doğumlu Marías, çocukluğunun bir kısmını düşünür ve akademisyen babasının seyahatlerinden ötürü Amerika’da geçirmiş. On yedi yaşında yazdığı bir metin ile edebiyat hayatına başlayan Marías, İngiliz edebiyatı eğitimi görüp okuldan sonra çeviri faaliyetine ağırlık vermiş.

Çeviri demişken, Metis Yayınları’nın yayımladığı bu metnin çevirisinden ve çevirmeninden de söz etmeliyim. Roza Hakmen, “biz” okuyuculara Proust çevirisiyle büyük “güzellik”ler yapmış, çok kıymetli bir çevirmendir. Bazı metinlerde çevirmenin adını gördüğümüz anda, o kitaba dair fikrimizin değiştiği isimlerdendir de aynı zamanda Hakmen. Bu kitapta da, bizi şaşırtmayan, Türkçeye hâkimiyeti ile muhatap metni “Türkçeleştiren” bir çeviri işine imza atmış.

Ateş ve Mızrak 2002’de yayımlandıktan dokuz yıl sonra Türkçeye çevrildi. Bunun ardından 2004’te Dans ve Rüya, 2007’de ise Zehir, Gölge, Veda yayımlanmış. Marías’nın evvelki romanları Beyaz Kalp (1999), Yarın Savaşta Beni Düşün (1999), Ufkun Öte Yanı (2000), Duygusal Adam (2009) isimlerini taşıyor. Yazınsal Yaşamlar (2008) isminde bir de deneme kitabı var. Marías’nın en önemli eseri olarak bilinen Yarınki Yüzün’ün bir hususiyeti daha var: Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında ismi geçen Marías’nın bu yoldaki en önemli metinlerinden biri bu roman.

Roman başlığı altında değerlendirilen metinlerin yapısal sorunlarını tartışmanın da bu yazının sınırlarını zorlayacağını biliyorum; üstelik buna ehliyetim olduğunu da düşünmüyorum lakin okuduğum birçok roman için söylendiğini gördüğüm “otobiyografik” tespitinin kolaycılık olduğunu kaydetmeliyim. İnsanın hayatından münezzeh bir “otomatik metin” yaratması, bunun edebiyatını yapması da elbette mümkün ama her metnin, bilhassa romanların, yazarının hayatıyla mutlak bağlantıları olduğunu düşünüyorum. Bu bilginin kıymeti, bence, o romana yaklaşma yöntemimizde devreye giriyor. Biz o metni, anlatıcılar üzerinden, yazarın hayatını “dikizleyen” bir metin olarak mı kurguluyoruz yoksa anlatıcılarıyla arasına koyduğu mesafeyi zaman zaman daraltan yahut hiçleştiren bir edebiyatçının eseri olarak mı?

Nerden gelip nereye gittiğimizin resmi

Roman eleştirisi konusunda şu an neredeyse yegâne isim olan Ömer Türkeş’in bu roman hakkında söylediklerine kulak kabartmak, bu bağlamda çok mühim. Radikal Kitap’ın 15 Ocak 2011 tarihli nüshasında “Dün, Bugün, Yarın...” başlıklı yazıda, “Oğul Javier Marías, Yarınki Yüzün’de babasını ve faşist rejimde maruz kaldığı baskıları doğrudan katmış romanına. Anlatıcının hayat hikâyesi ile yazar arasındaki benzerlikler çok açık. Aslında, yorumcu ya da çevirmenlerden oluşan kahramanlarıyla bütün romanlarında bu tarz benzerlikler bulmak mümkün. Ama ne Yarınki Yüzün ne de diğerleri otobiyografik roman kategorisine girmiyor. Çünkü Marías’ya göre “kimlik gerçekten önemsiz, hayatta olduğumuz gerçeği ise tamamıyla rastlantısal”...” diyor Türkeş. Marías alıntısıyla desteklediği bu isabetli görüşün ardından, bence bu metni çok doğru bir yerinden yorumlayıp, nihai tespitini yapıyor: “[B]ana kalırsa Peter Weiss’in Direniş Estetiği gerek biçim gerek içerik anlamında daha uygun bir model. Weiss gibi Javier Marías da 20. yüzyılın tarihsel toplumsal gerçekliğini insan hayatlarıyla eleştirel bir yolla ilişkilendirerek siyasi tarihi ve nereden gelip nereye gittiğimizi edebiyat yoluyla sorguluyor.” Evet, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, faşist Franco rejimi, günümüzdeki rejim değişikliklerinin asıl sebebi olarak ABD, sosyalizmin algılanması gibi birçok konuyu tartışmaktan imtina etmeyen Marías’nın “nereden gelip nereye gittiğimizi edebiyat yoluyla sorguladığı” gerçeğinin altı tekrar çiziliyor.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, “Yarınki Yüzün”, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Şubat 2011

Yarınki Yüzün'ün beğenilip önemsenmesinin nedeni hem işlediği konu hem de romana verilen yoğun edebi emek. Yarınki Yüzün'ün ilk cildi Ateş ve Mızrak adını taşıyor. Londra'da yaşayan İspanyol çevirmen Jaime Deza 'keskin bir gözlem ve çözümleme yeteneğine sahip' bir kişi. Birkaç dakika gördüğü, uzaktan izlediği, daha önce hiç tanımadığı bir kişinin bile karakterini çözümlüyor, gerçek niyetini, yalan söyleyip söylemediğini anlıyor. Bu özelliğiyle İngiliz dostlarının dikkatini çekiyor, farkına varmadan çeşitli kereler sınanıyor. BBC'nin İspanyolca bölümündeki işinden sıkıldığını söyleyince de bu özel niteliğini kullanabileceği bir iş öneriliyor. 'İnsan tercümanı ya da yorumcusu' olacaktır. 'insanların davranış ve tepkilerinin, eğilimlerinin, kişiliklerinin, dayanma güçlerinin; esnekliklerinin ve itaatkârlıklarının, gevşek ya da sağlam iradelerinin, tutarsızlıklarının, sınırlarının, masumiyetlerinin, ilkesizliklerinin ve dirençlerinin; sadakat ya da alçaklıklarının muhtemel derecesinin, hesaplanabilir bedellerinin, zehirlerinin ve kışkırtılarının; ayrıca çıkarsamayla varılabilecek hayat hikâyelerinin, geçmiş değil gelecek, henüz gerçekleşmediğinden önlenebilecek hayat hikâyelerinin. Ya da oluşturulabilecek hayat hikâyelerinin' (s. 22) tercümanı ya da yorumcusu.

Deza, ismi bile bilinmeyen ya da hiç anılmayan bir İngiliz Gizli Servisi'nde çalışmaya başlıyor. İspanya ve Güney Amerika müdahalelerinde aracılık ya da mütercimlik yaparken edindiği izlenimleri iş arkadaşlarıyla paylaşıyor, görüşülen kişiler hakkında yazılı ya da sözlü raporlar veriyor. Bu konuyu öğrenince heyecanlı bir casus romanı okuyacağınızı düşünebilirsiniz. Yarınki Yüzün'de böyle heyecanlı sayfalar da var kuşkusuz ama romanın geneli geçen yüzyılın Avrupası ile insani açıdan bir hesaplaşma.

Deza insanların niyetini okuyan, gizledikleri düşüncelerini ortaya çıkartan bir karakter olmasının yanında her konuyu ya da olayı en ince ayrıntısına kadar didikleyen, laf arasında söylenmiş bir cümleyi bile unutmayan, yıllar sonra sorgulayabilen yapıda. Bu haliyle Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sinin anlatıcı kahramanını hatırlatıyor.

Roman, Deza'nın, bu ilginç işe girme arifesinde yakın dostu ve hayatta yol göstericisi sayılabilecek profesör Peter Wheeler'la yaptığı uzun söyleşiler sırasında gelişiyor. Peter Wheeler, gerekli ya da gereksiz yapılan konuşmaların insan hayatını nasıl bağlayıp belirlediğini, insanın doğasına aykırı da olsa konuşmamayı becerdiğinde yaşadığı ana ve geleceğine dair birçok zarardan, acıdan, dertten kurtulabileceği gibi bilmeden diğer insanlara da zarar vermeyeceğini, acılar çektirmeyeceğini, geleceğini belirlemeyeceğini uzun monologlarda anlatıyor. Deza da bu monologlar sırasında geçmişe ve geleceğe uzanıp kendi kendisini, yaşadıklarını sorguluyor.

Deza'nın hayatında İspanya İçsavaşı belirleyici olmuş. Daha o doğmadan öldürülen dayısını ve savaş ortamında dostlarının kendilerini korumak amacıyla yaptıkları hainlikler nedeniyle büyük acılar yaşayan babasını hatırlıyor. İçsavaş sırasında Cumhuriyetçiler arasında yaşanan bölünme, Troçkistlerin lideri Andrés Nin'in anlatılandan çok farklı hikâyesi. Aslında bir hain olmadığı, sadece dönemin Sovyetlerinin İspanya'daki politikasına uymadığı için esas olarak da tüm işkencelere rağmen susmayı başarıp, yoldaşlarının adını bile vermemesi nedeniyle öldürüldüğünü anlatıyor. Tabii ki bu romanda anlatılan susmak ve gerekli ya da gereksiz konuşmayla ilgili anlatılan öykülerden sadece biri.

Javier Marias, kahramanı Deza'ya uyup ele aldığı konuları, özellikle olguları derinlemesine inceliyor, en ince ayrıntılarına kadar girip tartışıyor. Bunu yaparken de anlatım gücünü sonuna dek kullanıyor. Hemen her cümlesinin, sayfalarca süren paragraflarının üzerinde durulması, düşünülmesi gerekiyor. Emek vermek, deneme türüne yakışan uzun monologları sabırla okumak gerekiyor. Javier Marias, 20. yüzyılın ruhunu konuşmak ve susmak üzerinden, siyasi tarihle bağlantılandırarak ve de felsefi göndermelerle çözümlüyor. Zaman zaman sıkan, yoran bu bölümlerin verdiği ağırlığı ise karısından ve çocuklarından ayrı, onların yeni hayatını merak ederek yalnız bir hayat süren kahramanı Deza'nın yaşadıklarını, Oxford'dan emekli dostu Peter Wheeler'ın aslında hiç bilmediği hayat hikâyesini ve tabii insan yorumculuğu görevi sırasında yaşadığı olayları, şahit olduğu hikâyeleri, gözlemlediği insanları anlatarak dengeliyor. Bir romanın okunurluğunda gerekli olan merak unsurunu hep üst seviyelerde tutuyor.

Yarınki Yüzün okur için olduğu kadarıyla ve belki daha fazlasıyla çevirmen için de güç bir metin. Marias'ın deneme ve anlatı arasında salınan metni üslubunu oluşturan uzun ve karmaşık cümleleriyle yapılanıyor. İki ana kahraman Deza'nın ve Peter Wheeler'ın edebiyat eğitimi almış olmaları ve dilin arkeolojisine, unutulmuş İspanyolca, İngilizce ve yer yer Latince sözcükleri konuşmalarında kullanıma sokma merakları metni çevirmen için daha da çetrefilleştirmiş. Javier Marias'ın ve biz okurların şansı Roza Hakmen gibi usta bir çevirmenin bu romanı çevirmesidir. Tıpkı, yine Hakmen'in çevirdiği Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sinde olduğu gibi çevirinin başarısının katkısıyla da Yarınki Yüzün edebi tadın peşindeki has okur için büyük bir ziyafet halini alıyor. Yarınki Yüzün'ün Metis'in yayın programında olduğunu ilan ettiği diğer ciltlerini de heyecanla bekliyorum.

Devamını görmek için bkz.

A.Ömer Türkeş, "Ateş, mızrak, dans, rüya, zehir, gölge, veda", Radikal Kitap Eki, 5 Ekim 2012

Yarınki Yüzün’ün ilk cildi Ateş ve Mızrak Türkçeye 2011’de , Dans ve Rüya yılın sonuna yetiştirilmişti. Zehir, Gölge, Veda ile üçleme tamamlanmış oldu.

İsmini IV. Henry’den alan, Proust’a gönderme anlamına gelecek şekilde yedi bölümden oluşan Yarınki Yüzün, üç ciltlik tek bir roman. Bu nedenle genel bir özet yapmakta yarar var.

Zehir, Gölge, Veda’nın başında ve sonunda bir ithaf cümlesi göreceksiniz; “Babam Julián Marías ve doğumundaki adı Peter Wheeler olan Sir Peter Russell’a ayrıca teşekkür borçluyum; onlar hayatlarını bana sunmuş olmasalar bu kitap yazılamazdı. Ruhları bu sayfaların kurmacasında da şad olsun.” Gerçekten de bu uzun hikâyeyi babanın ve Peter Wheeler’in anlattıklarına dayandırmakla kalmamış, onları birer roman kişisi olarak da canlandırmış.

Javier Marías’ın babası Julian Marías, Franco döneminde uzun süre hapis yatan bir aydın. Yarınki Yüzün’de onun faşist rejimde maruz kaldığı baskılar önemli bir yer tutuyor. Anlatıcının hayat hikâyesi ile yazar arasındaki benzerlikler çok açık. Ancak anlatılan Marías’ın ya da babasının hayat hikâyesi değil. Zaten Marías’a göre “kimlik gerçekten önemsiz, hayatta olduğumuz gerçeği ise tamamıyla rastlantısal”. Buna karşılık 20. yüzyılda yaşanan acılar fazlasıyla gerçek. İşte o gerçeği, bugünkü kimliklerimizi yaratan süreci ve geleceği kavramak için yazmış romanını. 20.yüzyıl tarihinin en karanlık bölgelerinde dolaşıyor Marías. Başka bir gelecek hayaliyle geçmişle ve bugünle keskin bir hesaplaşmaya girişmek niyetinde. Her üç cildiyle Yarinki Yüzün bugünü anlamak için geçmişle gelecek arasında mekik dokuyan zihinsel bir serüven romanı.

Ateş ve Mızrak’ta Yarınki Yüzün’ün kahramanı Jaime Deza ile tanışmıştık. Karısından ve çocuklarından ayrı yaşayan, karısını düşündükçe içini kıskançlık kaplayan İspanyol vatandaşı Deza, BBC’de çevirmenlik yapmak için gelmişti İngiltere’ye. İngilizcesinin mükemmelliği dışında bir özelliği daha var ki, Deza için neredeyse bir lanete dönüşmüş. Keskin bir gözlem gücüne, gözlediklerini yorumlama yeteneğine sahip. Bu özelliklerini fark eden dostu Peter Wheeler’in tavsiyesiyle İngiliz Gizli Servisi’ne -Güney Amerikalıların sorgusunda çevirmenlik yapmak için- alınmıştı. Ne var ki servis şefi Tupra’nın ondan beklentisi farklıydı; sorguladıkları kişiler hakkında yorumlarda bulunmasını bekliyordu Deza’dan.

Dans ve Rüya’da Deza’nın mesai arkadaşı Pérez Nuix’in ricası Deza’nın aklını karıştıracaktı. Genç kadın yorumlayacağı bir kişi hakkında olumsuz rapor vermemesini rica etmişti Deza’dan ve bu “küçük” rica Deza’nın belleğini ateşlemiş, amiri Tupra’yı sorgulamaya başlamış ve belki de en önemlisi kendisiyle iç heaplaşmasına girişmişti. Zehir, Gölge, Veda’da ilk iki ciltte tartışılan meseleler derinleşerek varlıklarını sürdürürken Deza’nın hayat hikâyesinde de bir ilerleme kaydediliyor. Yaptığı işten, tanık olduğu olaylardan, özel yaşamın tıkanıklığından sıkılan Deza karısı ile ilişkilerini düzeltmek için İspanya’ya döner. Ne tuhaf ki yeni bir hayat kurmak için şefi Tupra’nın –aslında hiç hoşlanmadığı- yöntemlerini kullanmak zorunda kalacaktır; “zehrin işlevi budur, içimize sızar ve her şeye bulaşır”...

Bilincin yolculuğu

Yarınki Yüzün Avrupa ve İspanya tarihine bakarak kavramaya çalışan dev bir eser. Javier Marías, kahramanı Deza’nın zihninden birinci tekil şahıs anlatımıyla geriye dönüşlü bir anlatım kurmuş; hiç unutmayan, her ayrıntıyı kaydeden bir belleğin zihninden aktarıyor hikayesini. Roman kahramanın ya da kişilerini diyerek genişletelim, şimdiki zamanda başlarından geçen dişe dokunur bir olay yok. Ama çarpıcı olaylar var; bütün bu savaşlarla dolu –uzak, yakın- siyasi tarih Deza ile o tarihe tanıklık etmiş dostu Wheeler ya da şefi Tulpa arasındaki konuşmalar aracılığıyla aktarılıyor. Savaşlarla, şiddetle, insanın insana yaptığı zulümle dolu bir tarih bu. İspanya İç Savaşı ile başlayıp II. Dünya Savaşı’na, oradan birçoğu emperyal güçler tarafından tezgâhlanmış günümüzdeki bölgesel savaşlara uzanan, hatırlaması bile travmatik bir dizi olay. Öyle ki Marías da bu işi daha fazla sürdüremeyeceğini fark edecektir...

İnsan yüzünü bir metafor olarak kullanıyor Marías. Alında Deza ve şefi Tulpa arasındaki ilişki de İspanya ve İngiltere arasındaki ilişkilerin bir metaforu olarak okunabilir. Bugünkü yüzümüzle –kimliğimizle- yarınki arasında doğrusal bir ilişki kurulup kurulamayacağını, insanın görme konusunda kendisine uyguladığı sansürü, gerçeklerden bu nedenle tarihten kaçışını ya da tarihi çarpıtışını sorgularken kendi kuşağından pek çok yazar gibi Marías da -Franco dönemiyle, kirletilmiş her şeyle hesaplaşırken- geçmişi kavramaya ve kendi yolunu bulmaya çalışan bir yaklaşım içinde. Deza ile birlikte kendi tarihini de aydınlatmaya, geçmişle yüzleşmeye, hesaplaşmaya çalışıyor. Siyasi tarihin dışında, belki bu tarihle biçimlenmiş gündelik hayat manzaraları da yansımış; insan ilişkileri, aşklar, evlilikler, geçmiş, adalet, iyilik, kötülük, sevgi ve şiddet. Anlatı zamanındaki her olay kahramanın zihninde bambaşka olayları çağrıştırırken zamanlar zamanlara, isimler isimlere, mekânlar mekânlara karışıyor. Sonra fırtına bir süreliğine diniyor, taşlar yerine oturuyor, şimdiki zamana geri dönüyoruz; yeni bir zihin fırtınası kopana kadar...

Her ne kadar kişilik çözümlemeleri geniş bir yer kaplasa, romanın gözle görülür bir kahramanı olsa da Yarınki Yüzün’de özne konumundan söz edemeyiz. Onun yerine tıpkı Proust, Kafka ve Joyce’un yapıtlarında olduğu gibi modern dünyanın mitolojisiyle karşılaşıyoruz. Javier Marías’ın roman kahramanının belleğinden sunulan modern insanın ve modern toplumun görünümü, aynı zamanda eleştirisi;

"...babam hâlâ eylemlerin bir iz bıraktığı, vicdanın sesini duyurduğu bir dünyayı düşünüyor. O dünyada vicdanlar elbette her zaman olmasa da genellikle seslerini yükseltiyorlardı. Oysa şimdi dünya tersine döndü; vicdanı susturmak, ağzını tıkamak kolay, hatta buna gerek bile yok, konuşması için bir sebep olmadığına onu ikna etmek daha da kolay. Günümüzde genel eğilim kendini masum hissetmek, her şey için derhal bir gerekçe bulmak, hesap vermemek ve ileride daha sağlam dayanaklara sahip olabilmek için sabretmek..." Günümüzde bununla elbette yaşanır, çok daha beteriyle bile. Günümüzde kendi kendini yiyip bitirenler, “mızrak, ateş, ıstırap, söz, rüya” ve bu tür fuzuli şeyler düşünen çağdışı insanlar istisna sayılıyor.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova