ISBN13 978-605-316-182-0
13x19,5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 30.00 TL
İndirimli fiyatı: 24.00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Per Petterson diğer kitapları
At Çalmaya Gidiyoruz, 2008
Lanet Olsun Zaman Nehrine, 2012
Reddediyorum, 2013
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Holigan’ın Dönüşü
1. Basım
Liste Fiyatı: 44.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Benim Durumumdaki Erkekler
Özgün adı: Menn i min situasjon
Çeviri: Banu Gürsaler Syvertsen
Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2020

2019 Unified Language Prize

Parçalanan bir hayatın acımasız ama şefkat dolu portresi...

Karısı çocuklarını da alıp onu terk ettikten sonra Arvid Jansen, tutunacak çok az şeyinin olduğunu fark eder. Boş evini, yatağını, hayatını yadırgar; kim olduğunu pek de bilmediğini anlar. Gençlik günlerinin peşinde şehirde dolaşır, sarhoş olur, barlarda ısrarla peşine düştüğü kadınlarla yatağa girdiğindeyse ne yapacağını bilemez. İlk ayrıldığında neşeli bir zafer duygusu taşıyan karısı da ondan çok farklı durumda değil gibidir. Sadece üç kızlarından en büyüğü ebeveyninin kim olduğunu görüyor, ama ne onlara yardım edebiliyor ne de onlardan yardım alabiliyordur...

Norveçli yazar Per Petterson’un diğer yapıtlarıyla da konuşan Benim Durumumdaki Erkekler ele aldığı hikâye kadar anlatma biçimindeki inceliklerle de öne çıkıyor.

OKUMA PARÇASI

Birinci Kısım, Bölüm 1, s. 11-15

1992 yılının eylül ayında bir pazar günüydü, saat yediye geliyordu. Geceyi dışarıda geçirmiştim, sabahın ilk saatlerinde Tollbu Caddesi’nde eski bir eczaneden bara dönüştürülmüş bir mekândaydım, ancak kimsenin peşine takılıp evine gitmemiştim. O sıralarda, o yıl, bu durum benim için pek olağan sayılmazdı, çünkü hemen her gece Oslo’nun merkezine iner ve her ne kadar yaradılışıma aykırı olsa da barlara kafelere gider, duman altı olmuş bu kalabalık mekânların kapısından içeri girer girmez kendimi yuvama gelmiş gibi hisseder ve yine her ne kadar yaradılışıma aykırı olsa da etrafa dikkatle göz gezdirirken o gece nerede yatacağımı geçirirdim aklımdan. Birkaç saat sonra kafeden ya da birahaneden ayrılırken de genellikle yalnız olmazdım. Bu ayları geride bıraktığımda, benim gibi bir erkeğin yapabileceğini önceden hiç düşünemediğim kadar çok yatak odasından, evden ve semtten geçmiştim. Ancak bu durum kendiliğinden son buldu, ateş olmak istemiştim ama ateşimde alevden fazla kül vardı artık.

İşte o sabah telefon çaldığında kendi yatağımdaydım. Cevap vermek istemedim, müthiş yorgundum. Evet içmiştim ama çok değil, hatta gece on birden sonra içmemiştim – bu kesin, sonra merkezden Tåsen’e giden otobüse binip şimdilerde döner kavşak yapılmış olan köşede inmiş, yağmurda yürüyerek Sagene Kilisesi’ni geçip Bjølsen’e doğru ilerlemiştim. Apartmandan içeri girerken kendimi bayağı iyi hissediyordum, kanımdaki alkol oranı sıfıra düşmüş olmalıydı o saate kadar.

Beni yoran şey gördüğüm rüyalardı. Bu rüyalarda beni bitap düşüren neler vardı, burada, daha ikinci sayfada bunları anlatabilmek zor, daha sonra döneyim bu konuya.

Bir saat daha yatakta kalmak niyetindeydim, sonra kalkıp kahve suyu koyacak ve günlerden pazar olmasına rağmen masamın başına geçip birkaç saat bir şeyler yazacaktım. Ancak telefon susmadı, cevap vermek üzere yataktan fırlayıp salona gittim, böyle yaptım çünkü ısrarla çalan telefonu açmamak bana yasalara aykırı bir eylem gibi gelmişti. Geçmişte daima ve günümüzde hâlâ, çalan telefonlara cevap vermek zorunda olduğum, aksi takdirde cezai yaptırımlarla karşılaşacağım gibi bir algı var bende.

Turid’in sesiydi. Kızları da alarak bu evi terk edeli ve Skjetten’ deki ikiz evlerden birine taşınalı bir yıl olmuştu. Ağlıyordu, sanırım sesini bastırmak için eliyle ağzını kapatıyordu, ona Turid, dedim, neyin var, cevap vermek istemedi. Evde misin, dedim, yok değilmiş, evde değilmiş. Peki neredesin Turid, dedim, bilmiyormuş. Nerede olduğunu bilmiyor musun Turid, dedim, ağlayarak hayır dedi. Nerede olduğunu bilmiyormuş.

Lanet olsun, diye geçirdim aklımdan. Böyle ağlıyorsa ve de evde değilse, kızlar nerededir acaba. Ne de olsa üç kız çocuğu. Bende değiller, anneanneleri Singapur’da. Benim annem ölü, babam da, iki erkek kardeşim de ölü. Gelip seni almamı ister misin, dedim, arabasının bulunduğu yerde olmadığını varsaymıştım, ağlamaya devam etti ve evet dedi, işte bu yüzden arıyorum, senden başka kimsem yok, şöyle düşündüm, benden başka kimsen yoksa, pek bir şeyin var da sayılmaz. Tabii bunu söylemedim, neredesin bilmem gerek, dedim. Bulunduğun yer nasıl görünüyor, tarif et. Bir tren istasyonu burası, ağlıyordu, ama tren yok. Eh tamam, dedim, belki henüz erken, ne de olsa günlerden pazar, o zaman dedi ki, hayır onu demek istemedim, trenin üzerinden gidebileceği ray filan yok burada.

Neresi olabileceğini düşündüm, çok uzağımızda olmayan birkaç yer vardı sayılabilecek. Bjørkelangen olabilirdi, aklıma başka yer gelmiyordu, aman tanrım elli kilometrelik mesafe orası, belki de fazlası, muhtemelen altmış, acaba niçin oradaydı, hem de arabasız, kimsesiz, günün bu saatinde. Ama ona bunları soramazdım, beni ilgilendirmezdi, kendi işime bakmalıydım ben, eh zaten de öyle yapıyordum. Zaten diğer şeyler bitmiş, geçip gitmişti. Özlemiyorum bile, diye düşündüm, artık özlemiyorum, üzerinden böylesi uzun bir yıl geçtikten sonra hele, ama bu düşünceyi tam aklımdan geçirip sonlandırmıştım ki, doğruluğundan emin olamadığımı anladım.

Nerede olduğunu biliyorum, dedim. Beş dakikaya yola çıkıyorum. Teşekkür ederim, dedi, oraya gelmek biraz zaman alacak, dedim. Farkındayım, dedi, şöyle düşündüm, nerede olduğunu bile bilmiyor, bunun nasıl farkında olacak ki.

Kırmızı bir telefon kulübesi, sarıya boyalı terk edilmiş bir istasyon binası, muhtemelen bulunduğu yerden bunları görebiliyordu. Görmesi pek de zor değildi sanıyorum. Elbette bambaşka bir yönde, onlarca kilometrede ötede hizmet dışı bırakılmış başka bir tren istasyonu da olabilirdi, ama bu olasılık aklıma gelmedi o an.

Çabucak duş yaptım, kısa James Dean tarzı ceketimi üzerime geçirdim, elimde yarım küçük top ekmekle merdivenleri koşarak indim, oturduğum evin yani Bjølsen’de Advokat Dehli Meydanı’na bakan sarı renkli tuğla binanın önündeki otobüs durağının hemen bitişiğindeki otoparka geldim, on üç yaşındaki steyşın arabamın, şampanya rengi Mazda 929’un direksiyonuna geçtim.

Gideceğim yere kırk beş dakikada varmıştım. Arabayı çok hızlı sürmüştüm. Daha hızlı gitseydim hapsi boylardım.

Bjørkelangen’e giden yol üzerindeki benzin istasyonunun oradaki kavşaktan sola döndüm, ilerleyip Felleskjøpet’nin önünden geçtim, bu tahıl silosunun silindir biçimindeki ambarlarının birisinin üzerine resmedilmiş dev başağın bir tarafında F diğer tarafında K harfleri okunuyordu. Bir sonraki kavşaktan sağa Stasjonsveien Caddesi’ne saptım, burası giriş katında bir kafenin bulunduğu küçük otele giden yoldu, otelin pencereleri kapkaranlıktı, birinde bile ışık yanmıyordu, son gelişimden bu yana geçen zaman zarfında otel kapanmış da olabilirdi, böyle olması pekâlâ mümkün, zira Bjørkelangen’de bir otel, masraflarla nasıl başa çıkabilirdi ki.

Yolun biraz daha ilerisinde, tam da tahmin ettiğim gibi istasyon binasının hemen yakınında bir kırmızı telefon kulübesi çarptı gözüme. Otomobilimi istasyon binasının önüne park ettim, dışarı çıktım, bir otobüs durağı vardı, son durak olmalıydı, ancak Turid’i göremedim.

Durakta otobüs yoktu, etraf ıssızdı, istasyonun önüne park etmiş üç araçtan biri benim arabaydı. Diğer iki Volvo otomobilden biri sedan, diğeri steyşındı, her ikisi de maviydi ve eskiydi. Bjørkelangen’de oturan herkes hangi taşıt aracı kime aittir bildiğinden, şampanya rengi paslı Mazda harap vaziyeti ve buralarda hiç görülmeyen plaka numarasıyla göze batıyordu, civardaki evlerde oturanlardan biri muhtemelen pencereden bakıp lanet olası bu araba kimin demiş olmalıydı. Bu düşünce beni huzursuz etti. Yapmam gereken olabildiğince çabuk içeri girip çıkmaktı ve elbette Turid istasyon binasının ön cephesinde herkesin gözü önünde oturuyor olamazdı, işte bu yüzden binanın etrafını dolaştım ve asıl ön cepheye, yani bir zamanlar ışıl ışıl raylar üzerinde batıdan, Sørumsand istikametinden istasyona bir trenin geldiği ve kısa bir aradan sonra bu kez trenin merdivenlerinden dışarı sarkan kondüktörün yeşil bayrak sallayıp hareket et! hareket et! anlamında elindeki düdüğü gururla üflediği –kim olsa bundan gurur duyardı– ve trenin de harekete geçtiği günlerde ön cephe olan tarafına gittim.

Aralarındaki mesafe günümüze göre çok dar olan bu raylar gelecekte de kullanılabilme savaşını bir insan ömrü, hatta daha da uzun bir zaman önce yitirmişti, bununla birlikte bu gerçeğin farkında olmayan tren yirmi, otuz yıl öncesine kadar Bjørkelangen’a gelir ve güney yönüne Skullerud’a doğru devam eder, oradan göle varırdı ve gölde işleyen yandan çarklı buharlı vapur açılıp kapanan kapakları takip ederek kanaldan geçer, sizi ülkenin iç bölgelerinden Ytre Oslofjord sahillerine getirirdi, oradan da dünyanın herhangi bir yerine, ister İspanya’ya, isterseniz Amerika’ya ulaşırdınız, Bjørkelangen Sørumsand ya da Skullerud’a uzak da sayılmazdı, zaten ahalisi aşağı yukarı aynı şiveyi konuşurdu ve işte bu raylar çoktan sökülüp, hurdaya çıkarılmışlardı ve yerlerine yeni raylar da döşenmemişti.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "İnsan bir muamma", Gazete Duvar, 31 Ocak 2020

Metin karakterlerini anlamaya çalışmanın, insanı anlamaya çalışmakla benzer bir yanı olabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle karakterlerin öne çıktığı, aklımda yer ettiği anlatıları biraz daha dikkatle okuyorum. Metin karakterlerinin yerleştirildikleri olaylar içine yaşadıkları; bocalamaları, serzenişleri, olduramayışları, aileyle, toplumla, kendileriyle hesaplaşmaları üzerine düşünmenin haz verici bir tarafı var. Çünkü karakterin benliği, gündelik yaşamda onu sunumu ve kendi başınayken takındığı tavır, hayatta kalma çabası varlığını sorgulayışı gibi konular metni enteresan boyutlara çekebiliyor. Terk edilme, bocalama, dünyaya uyumlanma veya ayrıksı tavır takınma, duygular, sıkıntılar bir metinde ne kadar iyi yansıtılırsa sanırım okur da o kadar çok metnin içine girerek onunla bağ kuruyor. Anlatılan hikâyenin insana dair ne söylediği önemli; böylece bir kitap sadece okunup, geçici hazlar alınıp bir kenara bırakılacak bir nesne olmanın ötesine geçiyor. Çünkü metindeki bir an yaşamın bir yerinden sizi yakaladığında aslında kendisini de hayatın akışına kabul ettirmiş oluyor, sizinle birlikte macerası devam ediyor.

Bunu başarabilen yazarlardan olduğunu düşündüğüm, Per Petterson’ın Benim Durumumdaki Erkekler kitabı, Metis Yayıncılık tarafından, Banu Gürsaler Syvertsen çevirisiyle basıldı. Ailesini bir kazada kaybettikten sonra eşinin çocukları alıp evi terk etmesiyle yaşamı daha da çekilmez hâle gelen bir karakterin, Arvid Jansen’in hikâyesi anlatılıyor kitapta. Metinde, yeni bir başlangıç yapmanın zorluğu, yalnızlık, bunalım, rutin bir yaşam ve yeniden ayağa kalkma çabası, denemeler, yanılmalar, bunaltı okuru çok sıkmadan zaman zaman ironik bir üslupla ele alınıyor.

Benliği Gerçekleştirmek

Arvid Jansen bir yazar, bu nedenle mi bilinmez onun yaşamı genellikle kafasında kurdukları üzerinden ilerliyor. Tüm karşılaşmalarda kafasındaki bir düşünce ile hareket ettiği için bazen içinde bulunduğu bir olayda gerçekliğin kaybolduğunu hissediyorsunuz. Petterson, okuru daha çok karakterin zihniyle oyalıyor diyebiliriz belki çünkü söylediğim gibi yaşananların o an yaşanıp yaşanmadığı bazen muğlak kalıyor. Karakterin zihni genellikle ‘ben’e dönük ama kendisine dair de çok sözü yok, şöyle ki Arvid genellikle başkasının gözünden bakıyor. Mesela, bir mekânda karşılaştığı herhangi birinin onun hakkında ne düşündüğünü kafasında kuruyor, başkasının gözünde kendi yerini belirlemeye çalışıyor. Ayrıca başarısız bir profil Arvid, devamlı suçlu hisseden, en ilgisiz bir ayrıntıyı bile kendisiyle ilişkilendiren, sıklıkla eksik hisseden, kendini gerçekleştirememiş, babasını aşamamış ve bunun çelişkisi rüyalarına yansıyan, yaşamında en yakın hissettiği şey bir nesne olan (Mazda marka araba) anlaşılması zor bir karakter. Bu nedenlerle olsa gerek, sevdiğini düşündüğü insanlara başkaları yaklaştığında onları “öcüleştiriyor”. Örneğin; eşi Turid’in arkadaşlarını “renkliler” olarak tanımlıyor, onlara yukarıdan bakıyor ama içten içe hissettiğinin onlar gibi olamaması olduğunu seziyorsunuz. Kendi karanlığına karşı onların “hippi” yaşamına eleştirel yaklaşsa da, öyle olabilmeyi istediğini düşünüyorsunuz okurken çünkü birey için gruba dâhil olabilmek önemlidir. Oysa Arsen içine giremediği, eğlencelerine uzaktan tanık olduğu “renkliler” grubundan dışlandığını hissediyor ve bu nedenle onları “burjuva” olarak niteliyor. Bunun bir nedeni de karakterin onlarla gireceği etkileşimde kendi benliğini gerçekleştiremeyeceğine yönelik duyduğu kaygı olabilir, çünkü Mead’in de ifade ettiği gibi: “Benliği gerçekleştirmenin çeşitli yolları vardır. Bu toplumsal bir benlik olduğu için diğerleriyle ilişki içinde gerçekleştirilir. Dolayısıyla bu benliğe ait olmasını istediğimiz değerlerin diğerleri tarafından tanınması gerekir” (2017: 220). Arsen kendi değerlerinin, içinde olmak istediği grupta karşılık bulmayacağının kaygısıyla onlara karşı yargılayıcı bir tavır takınıp etkileşim kurmayı denemiyor. Bu nedenle eşi Turid’in onlarla mutlu olması ona kendi başarısızlığını hatırlattığı için olsa gerek olumsuz bir tavır takınıyor. Söylediğimiz gibi çoğu zaman sorumlu olarak kendini görse de bunun hatalarının üzerini kapatmak olduğunu da fark ediyorsunuz, eşinin gidişinin ardından yaşadığı yıkımda, geceleri arabada uyumasını bir şekilde mazur gösterip, Turid’i “renklilerin” çaldığını düşünmesinin başka açıklamasını bulamadım.

Gözden Çıkarılmış Olma Hissi

Arvid karakteri üzerine düşündüğümde, onun tavırlarının herkes tarafından gözden çıkarıldığını hissetmesi ile ilgili olabileceği sonucuna vardım. Kafka’nın “Açlık Sanatçısı” öyküsünde panayırlarda açlık gösterisi yapan, şöhretli zamanlarında ilgi odağı olması nedeniyle bunu arzulayan ancak gözden düşünce bir kenarda ölüme terk edilen karakterin durumunu hatırlattı bu bana. Çünkü eşinin terk edişinin ardından çocukları tarafından da çok umursanmadığını fark eden bir kişi Arvid, eski günlerindeki saygınlığını kaybetmiş, yazı masasından uzaklaşmış, yeni bir ilişkiye başlamak istese de bir türlü başarılı olamayan, terk edilmeyi içine sindiremediği için geçmişle yaşamak dışında bir alternatif bulamayan, gittikçe dibe batan ve her şeye yabancılaşan, hissizleşen bir özne… Petterson, metinde karakterin dönüşümünü iyi işliyor ve bunu yaparken kurduğunuz bağı tek bir duyguyla açıklamanızın önüne geçiyor. Karakter ile empati kurup ona acıdığınız kadar kızıyorsunuz da. Karşınızda bir kahraman yok, tüm yanlarıyla kesinlikli iyiden ve kötüden arınmış bir birey var. Böylece, okurun da tarafı belirsizleşiyor yazar insan varlığının kusurlarını örtmek veya öne çıkarmak yerine onun muammasını hatırlatıyor.

Kaygılı Benlikle Varlık Çabası

İnsan kendisiyle yüzleşemedikçe sorunu hep çevresinde ve başkasında aramaya başlar. Arvid de hayatıyla arasını düzeltemedikçe, tutunamadıkça, yalnızlaştıkça, uyum sağlayamadıkça dünyadan uzaklaşıyor ve kaygılı bir benlikle varolmaya çalışıyor. Aslında onun kaygısı yeni değil anladığımız kadarıyla, çocukluğu ve babası ile ilişkisi onun bu halinin sebeplerinden biri olabilir çünkü çocukken babasının gösterdiği bir tablodan ve sonrasında rüyalarını etkilemesinden şöyle bahsediyor: “İnsanların çevresi yüksek duvarlarla çevriliydi, hiçbir yere kaçamıyorlardı ve vahşi hayvanlar onlara saldırıp parçalıyordu. Vahşi hayvanları ceza olsun diye Tanrı göndermişti. Rüyalarımda kendimi hep orada, o insanların arasında, vahşi hayvanların önünde görürdüm. Beni yerlerdi. Tanrı böyle istemişti.” Kendine güvensiz, kaygılı ve bu nedenle çevresini sürekli düşman olarak algılamasının onun çocukluğundan kalma saplantılarıyla da ilişkisi kurulabilir. Bundan dolayı hayattaki başarısızlığının altında hep başkalarını suçlama, kendini suçluyormuş gibi görünüp aslında başkasını sorumlu tutma, cezalandırılıyormuş gibi hissetme tavrı böylece anlaşılır olabilir. Ayrıca kaygı, çoğu zaman kişinin hayattan tatmin olamadığı anlarda ortaya çıkar ve açıkçası Arvid’in anlatı boyunca hayatından çok da haz aldığı söylenemez. Bu kaygılı hâl onu kararsız, hiçbir konuda sonuna kadar gidemeyen biri hâline getirirken, onun hevesle bile başlasa yarı yoldan dönmesinin de sebebi. Böylece söyleyebiliriz ki özne kendisiyle sorununu çözemediğinde, başka ile olan ilişkisi de çıkmaza giriyor. En yakınında olanla bile bağı kopuyor. Çünkü insanın tüm bunları gerçekleştirebilmesi için öncelikle hayata karşı istek duyması gerekiyor; hayata hayır demek tüm ilişkilere, karşılaşmalara, etkilenmelere de hayır demek anlamına geliyor ki karakterin böyle bir yanı var.

Arvıd Jansen Bir ‘Yabancı’ mı?

Per Petterson metin boyunca şarkılara, kitaplara gönderme yapıyor. Bazı metinlerde bunun yoran bir şey olduğunu düşünsem de yazar bunu kurguya yedirebiliyor fikrimce. Örneğin, bu göndermelerden biri Nietzsche’ye dair anlatılan ata sarılıp ağlama hikâyesi. Buna göre Nietzsche sahibi tarafından kırbaçlanan bir at görür ve atın boynuna sarılıp ağlamaya başlar. Kitapta bana bunu hatırlatan bir sahne yaşanıyor. At kırbaçlanmıyor ancak Arvid ile ortak bir yanı var, soğuk bir havada ıssız bir yerde yapayalnız… Bu sahne şöyle anlatılıyor: “Ne yapıyorsun burada diyorum, sakin bir sesle, at yerinden kıpırdamıyor, soluk alıp vermeye devam ediyor, başını iki yana sallıyor ve karda kendisine doğru yaklaşan adama bakıyor. Yanına kadar gidiyor ve elimle gıdısını okşuyorum, bunu pek seviyor ve başını havaya kaldırıyor, ben de boynunu defalarca okşuyorum. Eriyen karla ıslanmış sırtına koyuyorum elimi ve alnımı omzuna yaslıyorum, önce hafifçe dayanıyorum sonra tüm ağırlığımla yaslanıyorum öyle ki at kıpırdasa yere düşeceğim, ama yerinden kıpırdamıyor. Burnumu tüylerinin içine gömerek ağlamaya başlıyorum zira yüreğime dokunuyor bu yumuşacık tüylü at, ortak bir yanımız var, diye düşünüyorum…” Açıkçası kitabın bu bölümüne kadar Arvid’in “yabancı” olarak değerlendirilebilecek bir karakter olduğunu da düşünüyordum ancak buradaki sahne onun yalnızlığını bu kadar açık ifade edebilmesi hâlâ canlı hislerinin olduğunun göstergesi gibiydi ve kitabın en etkileyici bölümlerinden biriydi. Atmosfer okurda karşılık buluyor ve karaktere karşı hissiniz acımaya dönüşüyordu. Bu da bahsettiğimiz Petterson’ın yarattığı karakterin tek biçimli olmadığının bir başka yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Per Petterson’ın Benim Durumumdaki Erkekler kitabının sadece başkarakteri üzerinde dursam da yan karakterler, olaylar ve hissettirdikleri bakımından son dönem okuduğum romanlar içerisinde ayrı bir yeri oldu bende. Özellikle insanı tüm çıplaklığıyla ele alan yanı etkileyiciydi. En azından dünyanın çetrefilinden biraz olsun uzaklaşmak isteyen okur için iyi bir kaçış olabilir.

Kaynak: Mead, G., H., (2017) Zihin, Benlik ve Toplum, (Çev. Yeşim Erdem), Ankara: Heretik.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, "'Her şey uçup gitmiş, bana hiçlik kalmıştı'", Hürriyet, 31 Ocak 2020

Per Petterson’un yeni romanı Benim Durumumdaki Erkekler’in kahramanı Arvid Jansen’i Lanet Olsun Zaman Nehrine’den (2012) anımsıyoruz. O romanda idealleri uğruna üniversiteyi bırakmış, bir fabrikada işçi olarak çalışıyordu ve boşanmanın eşiğindeydi. Aradan üç yıl geçmiş, 1992 yılının eylül ayında başlıyor Benim Durumumdaki Erkekler. Arvid Jansen yalnız bir yazar, dul bir erkek olarak karşımıza çıkıyor. Karısı, en büyükleri 12 yaşında olan üç kızı alıp Arvid’i terk etmiştir. Arvid, aldığı bir yazarlık bursu sayesinde fabrikadaki işinden ayrılmış, kendini tamamen yazmaya vermiştir ama yazamamakta, tamamen boşluk içinde yaşamaktadır.

Karısı Turid’in terk etmesi değildir tek sorunu. Bu zaten ertelenmiş bir ayrılıktır. Karısı bir yıl Arvid’in acısının biraz dinmesini beklemiştir. “7 Nisan 1990 gecesi, Oslo’dan Frederikshavn’a giderken 500 yolcu bulunan Norveçli feribot ‘İskandinav Yıldızı’ alevler içinde yükseldi ve 159 kişi öldü.” Bu gemide Arvid’in anne-babası ve iki erkek kardeşi de hayatını kaybetmiş. Bu olay, yazar Per Petterson’un yaşamından romana yansıyan önemli bir olay.

Aşkla evlendiği karısı tarafından terk edilmek ve ailesini yitirmek, kaçınılmaz olarak Arvid’i yıkmıştır. Derin bir depresyonda olması şaşırtmayacaktır. Arvid derin bir yalnızlığın içinde kendini bulmaya, geçmişiyle hesaplaşmaya, yeniden kendi normaline, masasının başına yazıya dönmeye çalışır. Evde duramaz, rahat yatağında uyuyamaz. Apartmanın bahçesine park ettiği külüstür Mazda’sının koltuğu yatağı olur. Orada da gözünü uyku tutmazsa kendini yollara vurur. Arabayla, belediye otobüsüyle ya da yayan Oslo sokaklarında amaçsız olarak gezer. Bol dumanlı Oslo barlarında tek gecelik ilişkilerde yalnızlığını gidermeye çalışır, başaramaz.

“Sevgili Arvid. Bir sabah uyandım ve artık seni sevmediğimi hissettim. Üzülme, kabahat sende değil” diyen bir mektup yazıp terk etmiş Turid, Arvid’i. Ama bu kararı almasında neler etken olmuş bilemiyoruz. Romanda açıkça anlatılmıyor. Arvid de anlayamıyor. Ama kalbinin onarılmaz bir şekilde kırık olduğunu daha romanın başında Turid’in arayıp nerede olduğunu bilmediği terk edilmiş bir istasyonda olduğunu söyleyip gelip kendisini almasını rica ettiğinde gösterdiği tavrından anlarız. İstasyonu bulur, Turid’i gidip alır ama eve girmez. Buna benzer birkaç girişimi daha olur Turid’in ama Arvid bunlara beklenen karşılığı vermez.

Turid’in ayrılık kararının nedenini ilerleyen sayfalarda Arvid’in yaşamını öğrenince anlamaya başlarız. Arvid tamamen kendi içine kapalı biridir, hiçbir duygusunu paylaşmaz. Bu tavrı nedeniyle de zamanla iyice yalnızlaşmıştır. Gemi kazası ve ayrılık yalnızlığını iyice derinleştirir.

Aşk acısı, boşanma, anne-baba ve çocuklar arası ilişki, insan ilişkilerindeki gerilim, boşluk, keder, yalnızlık, varoluşsal sorunlar... Çağdaş edebiyatta sıkça işlenmiş konular. Per Petterson da önceki romanlarında bu konuları işlemişti. O nedenle anlattıklarım okurlara hiç de değişik gelmeyecek. Petterson’un farkı anlatımıdır. Geçmiş ve şimdi arasında gidip gelir, anıları yâd eder. Betimlemelerle ayrıntılara yoğunlaşırken, insanların ruh halini de başarıyla yansıtır. Arvid’in onulmaz yalnızlığını da Oslo sokaklarında, yakınlardaki ormanlık bölgedeki gezilerinde yaptığı betimlemelerle kavrarız.

Benim Durumumdaki Erkekler bir başyapıt değil ama gerek benim gibi Per Petterson sevenler, gerekse okuyacakları romanda edebi tat arayanlar için lezzet alacakları bir yapıt. Per Petterson’u ilk kez okuyacaklar için de iyi bir başlangıç.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova