ISBN13 978-605-316-182-0
13x19,5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 30.00 TL
İndirimli fiyatı: 24.00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Per Petterson diğer kitapları
At Çalmaya Gidiyoruz, 2008
Lanet Olsun Zaman Nehrine, 2012
Reddediyorum, 2013
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Yaşam Nedir?
2. Basım
Liste Fiyatı: 24.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Benim Durumumdaki Erkekler
Özgün adı: Menn i min situasjon
Çeviri: Banu Gürsaler Syvertsen
Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2020

2019 Unified Language Prize

Parçalanan bir hayatın acımasız ama şefkat dolu portresi...

Karısı çocuklarını da alıp onu terk ettikten sonra Arvid Jansen, tutunacak çok az şeyinin olduğunu fark eder. Boş evini, yatağını, hayatını yadırgar; kim olduğunu pek de bilmediğini anlar. Gençlik günlerinin peşinde şehirde dolaşır, sarhoş olur, barlarda ısrarla peşine düştüğü kadınlarla yatağa girdiğindeyse ne yapacağını bilemez. İlk ayrıldığında neşeli bir zafer duygusu taşıyan karısı da ondan çok farklı durumda değil gibidir. Sadece üç kızlarından en büyüğü ebeveyninin kim olduğunu görüyor, ama ne onlara yardım edebiliyor ne de onlardan yardım alabiliyordur...

Norveçli yazar Per Petterson’un diğer yapıtlarıyla da konuşan Benim Durumumdaki Erkekler ele aldığı hikâye kadar anlatma biçimindeki inceliklerle de öne çıkıyor.

OKUMA PARÇASI

Birinci Kısım, Bölüm 1, s. 11-15

1992 yılının eylül ayında bir pazar günüydü, saat yediye geliyordu. Geceyi dışarıda geçirmiştim, sabahın ilk saatlerinde Tollbu Caddesi’nde eski bir eczaneden bara dönüştürülmüş bir mekândaydım, ancak kimsenin peşine takılıp evine gitmemiştim. O sıralarda, o yıl, bu durum benim için pek olağan sayılmazdı, çünkü hemen her gece Oslo’nun merkezine iner ve her ne kadar yaradılışıma aykırı olsa da barlara kafelere gider, duman altı olmuş bu kalabalık mekânların kapısından içeri girer girmez kendimi yuvama gelmiş gibi hisseder ve yine her ne kadar yaradılışıma aykırı olsa da etrafa dikkatle göz gezdirirken o gece nerede yatacağımı geçirirdim aklımdan. Birkaç saat sonra kafeden ya da birahaneden ayrılırken de genellikle yalnız olmazdım. Bu ayları geride bıraktığımda, benim gibi bir erkeğin yapabileceğini önceden hiç düşünemediğim kadar çok yatak odasından, evden ve semtten geçmiştim. Ancak bu durum kendiliğinden son buldu, ateş olmak istemiştim ama ateşimde alevden fazla kül vardı artık.

İşte o sabah telefon çaldığında kendi yatağımdaydım. Cevap vermek istemedim, müthiş yorgundum. Evet içmiştim ama çok değil, hatta gece on birden sonra içmemiştim – bu kesin, sonra merkezden Tåsen’e giden otobüse binip şimdilerde döner kavşak yapılmış olan köşede inmiş, yağmurda yürüyerek Sagene Kilisesi’ni geçip Bjølsen’e doğru ilerlemiştim. Apartmandan içeri girerken kendimi bayağı iyi hissediyordum, kanımdaki alkol oranı sıfıra düşmüş olmalıydı o saate kadar.

Beni yoran şey gördüğüm rüyalardı. Bu rüyalarda beni bitap düşüren neler vardı, burada, daha ikinci sayfada bunları anlatabilmek zor, daha sonra döneyim bu konuya.

Bir saat daha yatakta kalmak niyetindeydim, sonra kalkıp kahve suyu koyacak ve günlerden pazar olmasına rağmen masamın başına geçip birkaç saat bir şeyler yazacaktım. Ancak telefon susmadı, cevap vermek üzere yataktan fırlayıp salona gittim, böyle yaptım çünkü ısrarla çalan telefonu açmamak bana yasalara aykırı bir eylem gibi gelmişti. Geçmişte daima ve günümüzde hâlâ, çalan telefonlara cevap vermek zorunda olduğum, aksi takdirde cezai yaptırımlarla karşılaşacağım gibi bir algı var bende.

Turid’in sesiydi. Kızları da alarak bu evi terk edeli ve Skjetten’ deki ikiz evlerden birine taşınalı bir yıl olmuştu. Ağlıyordu, sanırım sesini bastırmak için eliyle ağzını kapatıyordu, ona Turid, dedim, neyin var, cevap vermek istemedi. Evde misin, dedim, yok değilmiş, evde değilmiş. Peki neredesin Turid, dedim, bilmiyormuş. Nerede olduğunu bilmiyor musun Turid, dedim, ağlayarak hayır dedi. Nerede olduğunu bilmiyormuş.

Lanet olsun, diye geçirdim aklımdan. Böyle ağlıyorsa ve de evde değilse, kızlar nerededir acaba. Ne de olsa üç kız çocuğu. Bende değiller, anneanneleri Singapur’da. Benim annem ölü, babam da, iki erkek kardeşim de ölü. Gelip seni almamı ister misin, dedim, arabasının bulunduğu yerde olmadığını varsaymıştım, ağlamaya devam etti ve evet dedi, işte bu yüzden arıyorum, senden başka kimsem yok, şöyle düşündüm, benden başka kimsen yoksa, pek bir şeyin var da sayılmaz. Tabii bunu söylemedim, neredesin bilmem gerek, dedim. Bulunduğun yer nasıl görünüyor, tarif et. Bir tren istasyonu burası, ağlıyordu, ama tren yok. Eh tamam, dedim, belki henüz erken, ne de olsa günlerden pazar, o zaman dedi ki, hayır onu demek istemedim, trenin üzerinden gidebileceği ray filan yok burada.

Neresi olabileceğini düşündüm, çok uzağımızda olmayan birkaç yer vardı sayılabilecek. Bjørkelangen olabilirdi, aklıma başka yer gelmiyordu, aman tanrım elli kilometrelik mesafe orası, belki de fazlası, muhtemelen altmış, acaba niçin oradaydı, hem de arabasız, kimsesiz, günün bu saatinde. Ama ona bunları soramazdım, beni ilgilendirmezdi, kendi işime bakmalıydım ben, eh zaten de öyle yapıyordum. Zaten diğer şeyler bitmiş, geçip gitmişti. Özlemiyorum bile, diye düşündüm, artık özlemiyorum, üzerinden böylesi uzun bir yıl geçtikten sonra hele, ama bu düşünceyi tam aklımdan geçirip sonlandırmıştım ki, doğruluğundan emin olamadığımı anladım.

Nerede olduğunu biliyorum, dedim. Beş dakikaya yola çıkıyorum. Teşekkür ederim, dedi, oraya gelmek biraz zaman alacak, dedim. Farkındayım, dedi, şöyle düşündüm, nerede olduğunu bile bilmiyor, bunun nasıl farkında olacak ki.

Kırmızı bir telefon kulübesi, sarıya boyalı terk edilmiş bir istasyon binası, muhtemelen bulunduğu yerden bunları görebiliyordu. Görmesi pek de zor değildi sanıyorum. Elbette bambaşka bir yönde, onlarca kilometrede ötede hizmet dışı bırakılmış başka bir tren istasyonu da olabilirdi, ama bu olasılık aklıma gelmedi o an.

Çabucak duş yaptım, kısa James Dean tarzı ceketimi üzerime geçirdim, elimde yarım küçük top ekmekle merdivenleri koşarak indim, oturduğum evin yani Bjølsen’de Advokat Dehli Meydanı’na bakan sarı renkli tuğla binanın önündeki otobüs durağının hemen bitişiğindeki otoparka geldim, on üç yaşındaki steyşın arabamın, şampanya rengi Mazda 929’un direksiyonuna geçtim.

Gideceğim yere kırk beş dakikada varmıştım. Arabayı çok hızlı sürmüştüm. Daha hızlı gitseydim hapsi boylardım.

Bjørkelangen’e giden yol üzerindeki benzin istasyonunun oradaki kavşaktan sola döndüm, ilerleyip Felleskjøpet’nin önünden geçtim, bu tahıl silosunun silindir biçimindeki ambarlarının birisinin üzerine resmedilmiş dev başağın bir tarafında F diğer tarafında K harfleri okunuyordu. Bir sonraki kavşaktan sağa Stasjonsveien Caddesi’ne saptım, burası giriş katında bir kafenin bulunduğu küçük otele giden yoldu, otelin pencereleri kapkaranlıktı, birinde bile ışık yanmıyordu, son gelişimden bu yana geçen zaman zarfında otel kapanmış da olabilirdi, böyle olması pekâlâ mümkün, zira Bjørkelangen’de bir otel, masraflarla nasıl başa çıkabilirdi ki.

Yolun biraz daha ilerisinde, tam da tahmin ettiğim gibi istasyon binasının hemen yakınında bir kırmızı telefon kulübesi çarptı gözüme. Otomobilimi istasyon binasının önüne park ettim, dışarı çıktım, bir otobüs durağı vardı, son durak olmalıydı, ancak Turid’i göremedim.

Durakta otobüs yoktu, etraf ıssızdı, istasyonun önüne park etmiş üç araçtan biri benim arabaydı. Diğer iki Volvo otomobilden biri sedan, diğeri steyşındı, her ikisi de maviydi ve eskiydi. Bjørkelangen’de oturan herkes hangi taşıt aracı kime aittir bildiğinden, şampanya rengi paslı Mazda harap vaziyeti ve buralarda hiç görülmeyen plaka numarasıyla göze batıyordu, civardaki evlerde oturanlardan biri muhtemelen pencereden bakıp lanet olası bu araba kimin demiş olmalıydı. Bu düşünce beni huzursuz etti. Yapmam gereken olabildiğince çabuk içeri girip çıkmaktı ve elbette Turid istasyon binasının ön cephesinde herkesin gözü önünde oturuyor olamazdı, işte bu yüzden binanın etrafını dolaştım ve asıl ön cepheye, yani bir zamanlar ışıl ışıl raylar üzerinde batıdan, Sørumsand istikametinden istasyona bir trenin geldiği ve kısa bir aradan sonra bu kez trenin merdivenlerinden dışarı sarkan kondüktörün yeşil bayrak sallayıp hareket et! hareket et! anlamında elindeki düdüğü gururla üflediği –kim olsa bundan gurur duyardı– ve trenin de harekete geçtiği günlerde ön cephe olan tarafına gittim.

Aralarındaki mesafe günümüze göre çok dar olan bu raylar gelecekte de kullanılabilme savaşını bir insan ömrü, hatta daha da uzun bir zaman önce yitirmişti, bununla birlikte bu gerçeğin farkında olmayan tren yirmi, otuz yıl öncesine kadar Bjørkelangen’a gelir ve güney yönüne Skullerud’a doğru devam eder, oradan göle varırdı ve gölde işleyen yandan çarklı buharlı vapur açılıp kapanan kapakları takip ederek kanaldan geçer, sizi ülkenin iç bölgelerinden Ytre Oslofjord sahillerine getirirdi, oradan da dünyanın herhangi bir yerine, ister İspanya’ya, isterseniz Amerika’ya ulaşırdınız, Bjørkelangen Sørumsand ya da Skullerud’a uzak da sayılmazdı, zaten ahalisi aşağı yukarı aynı şiveyi konuşurdu ve işte bu raylar çoktan sökülüp, hurdaya çıkarılmışlardı ve yerlerine yeni raylar da döşenmemişti.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "İnsan bir muamma", Gazete Duvar, 31 Ocak 2020

Metin karakterlerini anlamaya çalışmanın, insanı anlamaya çalışmakla benzer bir yanı olabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle karakterlerin öne çıktığı, aklımda yer ettiği anlatıları biraz daha dikkatle okuyorum. Metin karakterlerinin yerleştirildikleri olaylar içine yaşadıkları; bocalamaları, serzenişleri, olduramayışları, aileyle, toplumla, kendileriyle hesaplaşmaları üzerine düşünmenin haz verici bir tarafı var. Çünkü karakterin benliği, gündelik yaşamda onu sunumu ve kendi başınayken takındığı tavır, hayatta kalma çabası varlığını sorgulayışı gibi konular metni enteresan boyutlara çekebiliyor. Terk edilme, bocalama, dünyaya uyumlanma veya ayrıksı tavır takınma, duygular, sıkıntılar bir metinde ne kadar iyi yansıtılırsa sanırım okur da o kadar çok metnin içine girerek onunla bağ kuruyor. Anlatılan hikâyenin insana dair ne söylediği önemli; böylece bir kitap sadece okunup, geçici hazlar alınıp bir kenara bırakılacak bir nesne olmanın ötesine geçiyor. Çünkü metindeki bir an yaşamın bir yerinden sizi yakaladığında aslında kendisini de hayatın akışına kabul ettirmiş oluyor, sizinle birlikte macerası devam ediyor.

Bunu başarabilen yazarlardan olduğunu düşündüğüm, Per Petterson’ın Benim Durumumdaki Erkekler kitabı, Metis Yayıncılık tarafından, Banu Gürsaler Syvertsen çevirisiyle basıldı. Ailesini bir kazada kaybettikten sonra eşinin çocukları alıp evi terk etmesiyle yaşamı daha da çekilmez hâle gelen bir karakterin, Arvid Jansen’in hikâyesi anlatılıyor kitapta. Metinde, yeni bir başlangıç yapmanın zorluğu, yalnızlık, bunalım, rutin bir yaşam ve yeniden ayağa kalkma çabası, denemeler, yanılmalar, bunaltı okuru çok sıkmadan zaman zaman ironik bir üslupla ele alınıyor.

Benliği Gerçekleştirmek

Arvid Jansen bir yazar, bu nedenle mi bilinmez onun yaşamı genellikle kafasında kurdukları üzerinden ilerliyor. Tüm karşılaşmalarda kafasındaki bir düşünce ile hareket ettiği için bazen içinde bulunduğu bir olayda gerçekliğin kaybolduğunu hissediyorsunuz. Petterson, okuru daha çok karakterin zihniyle oyalıyor diyebiliriz belki çünkü söylediğim gibi yaşananların o an yaşanıp yaşanmadığı bazen muğlak kalıyor. Karakterin zihni genellikle ‘ben’e dönük ama kendisine dair de çok sözü yok, şöyle ki Arvid genellikle başkasının gözünden bakıyor. Mesela, bir mekânda karşılaştığı herhangi birinin onun hakkında ne düşündüğünü kafasında kuruyor, başkasının gözünde kendi yerini belirlemeye çalışıyor. Ayrıca başarısız bir profil Arvid, devamlı suçlu hisseden, en ilgisiz bir ayrıntıyı bile kendisiyle ilişkilendiren, sıklıkla eksik hisseden, kendini gerçekleştirememiş, babasını aşamamış ve bunun çelişkisi rüyalarına yansıyan, yaşamında en yakın hissettiği şey bir nesne olan (Mazda marka araba) anlaşılması zor bir karakter. Bu nedenlerle olsa gerek, sevdiğini düşündüğü insanlara başkaları yaklaştığında onları “öcüleştiriyor”. Örneğin; eşi Turid’in arkadaşlarını “renkliler” olarak tanımlıyor, onlara yukarıdan bakıyor ama içten içe hissettiğinin onlar gibi olamaması olduğunu seziyorsunuz. Kendi karanlığına karşı onların “hippi” yaşamına eleştirel yaklaşsa da, öyle olabilmeyi istediğini düşünüyorsunuz okurken çünkü birey için gruba dâhil olabilmek önemlidir. Oysa Arsen içine giremediği, eğlencelerine uzaktan tanık olduğu “renkliler” grubundan dışlandığını hissediyor ve bu nedenle onları “burjuva” olarak niteliyor. Bunun bir nedeni de karakterin onlarla gireceği etkileşimde kendi benliğini gerçekleştiremeyeceğine yönelik duyduğu kaygı olabilir, çünkü Mead’in de ifade ettiği gibi: “Benliği gerçekleştirmenin çeşitli yolları vardır. Bu toplumsal bir benlik olduğu için diğerleriyle ilişki içinde gerçekleştirilir. Dolayısıyla bu benliğe ait olmasını istediğimiz değerlerin diğerleri tarafından tanınması gerekir” (2017: 220). Arsen kendi değerlerinin, içinde olmak istediği grupta karşılık bulmayacağının kaygısıyla onlara karşı yargılayıcı bir tavır takınıp etkileşim kurmayı denemiyor. Bu nedenle eşi Turid’in onlarla mutlu olması ona kendi başarısızlığını hatırlattığı için olsa gerek olumsuz bir tavır takınıyor. Söylediğimiz gibi çoğu zaman sorumlu olarak kendini görse de bunun hatalarının üzerini kapatmak olduğunu da fark ediyorsunuz, eşinin gidişinin ardından yaşadığı yıkımda, geceleri arabada uyumasını bir şekilde mazur gösterip, Turid’i “renklilerin” çaldığını düşünmesinin başka açıklamasını bulamadım.

Gözden Çıkarılmış Olma Hissi

Arvid karakteri üzerine düşündüğümde, onun tavırlarının herkes tarafından gözden çıkarıldığını hissetmesi ile ilgili olabileceği sonucuna vardım. Kafka’nın “Açlık Sanatçısı” öyküsünde panayırlarda açlık gösterisi yapan, şöhretli zamanlarında ilgi odağı olması nedeniyle bunu arzulayan ancak gözden düşünce bir kenarda ölüme terk edilen karakterin durumunu hatırlattı bu bana. Çünkü eşinin terk edişinin ardından çocukları tarafından da çok umursanmadığını fark eden bir kişi Arvid, eski günlerindeki saygınlığını kaybetmiş, yazı masasından uzaklaşmış, yeni bir ilişkiye başlamak istese de bir türlü başarılı olamayan, terk edilmeyi içine sindiremediği için geçmişle yaşamak dışında bir alternatif bulamayan, gittikçe dibe batan ve her şeye yabancılaşan, hissizleşen bir özne… Petterson, metinde karakterin dönüşümünü iyi işliyor ve bunu yaparken kurduğunuz bağı tek bir duyguyla açıklamanızın önüne geçiyor. Karakter ile empati kurup ona acıdığınız kadar kızıyorsunuz da. Karşınızda bir kahraman yok, tüm yanlarıyla kesinlikli iyiden ve kötüden arınmış bir birey var. Böylece, okurun da tarafı belirsizleşiyor yazar insan varlığının kusurlarını örtmek veya öne çıkarmak yerine onun muammasını hatırlatıyor.

Kaygılı Benlikle Varlık Çabası

İnsan kendisiyle yüzleşemedikçe sorunu hep çevresinde ve başkasında aramaya başlar. Arvid de hayatıyla arasını düzeltemedikçe, tutunamadıkça, yalnızlaştıkça, uyum sağlayamadıkça dünyadan uzaklaşıyor ve kaygılı bir benlikle varolmaya çalışıyor. Aslında onun kaygısı yeni değil anladığımız kadarıyla, çocukluğu ve babası ile ilişkisi onun bu halinin sebeplerinden biri olabilir çünkü çocukken babasının gösterdiği bir tablodan ve sonrasında rüyalarını etkilemesinden şöyle bahsediyor: “İnsanların çevresi yüksek duvarlarla çevriliydi, hiçbir yere kaçamıyorlardı ve vahşi hayvanlar onlara saldırıp parçalıyordu. Vahşi hayvanları ceza olsun diye Tanrı göndermişti. Rüyalarımda kendimi hep orada, o insanların arasında, vahşi hayvanların önünde görürdüm. Beni yerlerdi. Tanrı böyle istemişti.” Kendine güvensiz, kaygılı ve bu nedenle çevresini sürekli düşman olarak algılamasının onun çocukluğundan kalma saplantılarıyla da ilişkisi kurulabilir. Bundan dolayı hayattaki başarısızlığının altında hep başkalarını suçlama, kendini suçluyormuş gibi görünüp aslında başkasını sorumlu tutma, cezalandırılıyormuş gibi hissetme tavrı böylece anlaşılır olabilir. Ayrıca kaygı, çoğu zaman kişinin hayattan tatmin olamadığı anlarda ortaya çıkar ve açıkçası Arvid’in anlatı boyunca hayatından çok da haz aldığı söylenemez. Bu kaygılı hâl onu kararsız, hiçbir konuda sonuna kadar gidemeyen biri hâline getirirken, onun hevesle bile başlasa yarı yoldan dönmesinin de sebebi. Böylece söyleyebiliriz ki özne kendisiyle sorununu çözemediğinde, başka ile olan ilişkisi de çıkmaza giriyor. En yakınında olanla bile bağı kopuyor. Çünkü insanın tüm bunları gerçekleştirebilmesi için öncelikle hayata karşı istek duyması gerekiyor; hayata hayır demek tüm ilişkilere, karşılaşmalara, etkilenmelere de hayır demek anlamına geliyor ki karakterin böyle bir yanı var.

Arvıd Jansen Bir ‘Yabancı’ mı?

Per Petterson metin boyunca şarkılara, kitaplara gönderme yapıyor. Bazı metinlerde bunun yoran bir şey olduğunu düşünsem de yazar bunu kurguya yedirebiliyor fikrimce. Örneğin, bu göndermelerden biri Nietzsche’ye dair anlatılan ata sarılıp ağlama hikâyesi. Buna göre Nietzsche sahibi tarafından kırbaçlanan bir at görür ve atın boynuna sarılıp ağlamaya başlar. Kitapta bana bunu hatırlatan bir sahne yaşanıyor. At kırbaçlanmıyor ancak Arvid ile ortak bir yanı var, soğuk bir havada ıssız bir yerde yapayalnız… Bu sahne şöyle anlatılıyor: “Ne yapıyorsun burada diyorum, sakin bir sesle, at yerinden kıpırdamıyor, soluk alıp vermeye devam ediyor, başını iki yana sallıyor ve karda kendisine doğru yaklaşan adama bakıyor. Yanına kadar gidiyor ve elimle gıdısını okşuyorum, bunu pek seviyor ve başını havaya kaldırıyor, ben de boynunu defalarca okşuyorum. Eriyen karla ıslanmış sırtına koyuyorum elimi ve alnımı omzuna yaslıyorum, önce hafifçe dayanıyorum sonra tüm ağırlığımla yaslanıyorum öyle ki at kıpırdasa yere düşeceğim, ama yerinden kıpırdamıyor. Burnumu tüylerinin içine gömerek ağlamaya başlıyorum zira yüreğime dokunuyor bu yumuşacık tüylü at, ortak bir yanımız var, diye düşünüyorum…” Açıkçası kitabın bu bölümüne kadar Arvid’in “yabancı” olarak değerlendirilebilecek bir karakter olduğunu da düşünüyordum ancak buradaki sahne onun yalnızlığını bu kadar açık ifade edebilmesi hâlâ canlı hislerinin olduğunun göstergesi gibiydi ve kitabın en etkileyici bölümlerinden biriydi. Atmosfer okurda karşılık buluyor ve karaktere karşı hissiniz acımaya dönüşüyordu. Bu da bahsettiğimiz Petterson’ın yarattığı karakterin tek biçimli olmadığının bir başka yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Per Petterson’ın Benim Durumumdaki Erkekler kitabının sadece başkarakteri üzerinde dursam da yan karakterler, olaylar ve hissettirdikleri bakımından son dönem okuduğum romanlar içerisinde ayrı bir yeri oldu bende. Özellikle insanı tüm çıplaklığıyla ele alan yanı etkileyiciydi. En azından dünyanın çetrefilinden biraz olsun uzaklaşmak isteyen okur için iyi bir kaçış olabilir.

Kaynak: Mead, G., H., (2017) Zihin, Benlik ve Toplum, (Çev. Yeşim Erdem), Ankara: Heretik.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, "'Her şey uçup gitmiş, bana hiçlik kalmıştı'", Hürriyet, 31 Ocak 2020

Per Petterson’un yeni romanı Benim Durumumdaki Erkekler’in kahramanı Arvid Jansen’i Lanet Olsun Zaman Nehrine’den (2012) anımsıyoruz. O romanda idealleri uğruna üniversiteyi bırakmış, bir fabrikada işçi olarak çalışıyordu ve boşanmanın eşiğindeydi. Aradan üç yıl geçmiş, 1992 yılının eylül ayında başlıyor Benim Durumumdaki Erkekler. Arvid Jansen yalnız bir yazar, dul bir erkek olarak karşımıza çıkıyor. Karısı, en büyükleri 12 yaşında olan üç kızı alıp Arvid’i terk etmiştir. Arvid, aldığı bir yazarlık bursu sayesinde fabrikadaki işinden ayrılmış, kendini tamamen yazmaya vermiştir ama yazamamakta, tamamen boşluk içinde yaşamaktadır.

Karısı Turid’in terk etmesi değildir tek sorunu. Bu zaten ertelenmiş bir ayrılıktır. Karısı bir yıl Arvid’in acısının biraz dinmesini beklemiştir. “7 Nisan 1990 gecesi, Oslo’dan Frederikshavn’a giderken 500 yolcu bulunan Norveçli feribot ‘İskandinav Yıldızı’ alevler içinde yükseldi ve 159 kişi öldü.” Bu gemide Arvid’in anne-babası ve iki erkek kardeşi de hayatını kaybetmiş. Bu olay, yazar Per Petterson’un yaşamından romana yansıyan önemli bir olay.

Aşkla evlendiği karısı tarafından terk edilmek ve ailesini yitirmek, kaçınılmaz olarak Arvid’i yıkmıştır. Derin bir depresyonda olması şaşırtmayacaktır. Arvid derin bir yalnızlığın içinde kendini bulmaya, geçmişiyle hesaplaşmaya, yeniden kendi normaline, masasının başına yazıya dönmeye çalışır. Evde duramaz, rahat yatağında uyuyamaz. Apartmanın bahçesine park ettiği külüstür Mazda’sının koltuğu yatağı olur. Orada da gözünü uyku tutmazsa kendini yollara vurur. Arabayla, belediye otobüsüyle ya da yayan Oslo sokaklarında amaçsız olarak gezer. Bol dumanlı Oslo barlarında tek gecelik ilişkilerde yalnızlığını gidermeye çalışır, başaramaz.

“Sevgili Arvid. Bir sabah uyandım ve artık seni sevmediğimi hissettim. Üzülme, kabahat sende değil” diyen bir mektup yazıp terk etmiş Turid, Arvid’i. Ama bu kararı almasında neler etken olmuş bilemiyoruz. Romanda açıkça anlatılmıyor. Arvid de anlayamıyor. Ama kalbinin onarılmaz bir şekilde kırık olduğunu daha romanın başında Turid’in arayıp nerede olduğunu bilmediği terk edilmiş bir istasyonda olduğunu söyleyip gelip kendisini almasını rica ettiğinde gösterdiği tavrından anlarız. İstasyonu bulur, Turid’i gidip alır ama eve girmez. Buna benzer birkaç girişimi daha olur Turid’in ama Arvid bunlara beklenen karşılığı vermez.

Turid’in ayrılık kararının nedenini ilerleyen sayfalarda Arvid’in yaşamını öğrenince anlamaya başlarız. Arvid tamamen kendi içine kapalı biridir, hiçbir duygusunu paylaşmaz. Bu tavrı nedeniyle de zamanla iyice yalnızlaşmıştır. Gemi kazası ve ayrılık yalnızlığını iyice derinleştirir.

Aşk acısı, boşanma, anne-baba ve çocuklar arası ilişki, insan ilişkilerindeki gerilim, boşluk, keder, yalnızlık, varoluşsal sorunlar... Çağdaş edebiyatta sıkça işlenmiş konular. Per Petterson da önceki romanlarında bu konuları işlemişti. O nedenle anlattıklarım okurlara hiç de değişik gelmeyecek. Petterson’un farkı anlatımıdır. Geçmiş ve şimdi arasında gidip gelir, anıları yâd eder. Betimlemelerle ayrıntılara yoğunlaşırken, insanların ruh halini de başarıyla yansıtır. Arvid’in onulmaz yalnızlığını da Oslo sokaklarında, yakınlardaki ormanlık bölgedeki gezilerinde yaptığı betimlemelerle kavrarız.

Benim Durumumdaki Erkekler bir başyapıt değil ama gerek benim gibi Per Petterson sevenler, gerekse okuyacakları romanda edebi tat arayanlar için lezzet alacakları bir yapıt. Per Petterson’u ilk kez okuyacaklar için de iyi bir başlangıç.

Devamını görmek için bkz.

Banu Yıldıran Genç, "Ayrılıkta erkeklik izleri", oggito.com, 28 Nisan 2020

Erken denebilecek bir yaşta evlendim. Kendimce pek çok haklı sebebim vardı, o dönem için doğru bir karardı. Arkadaşlarımın çoğu benden üç beş sene sonra başlayarak sırayla evlendiler. Bir dönem nikâh dairelerinin en gözde konuklarıydık. Sonra bazıları hemen, bazıları üç beş yıl sonra derken boşanmalar başladı. Şu an kadın arkadaşlarımın pek çoğu bekâr anne ve tek başlarına çocuk büyütmeye çalışıyorlar.

Biraz acımasız olabilirim, evet acımasızım çünkü etrafımda doğru düzgün boşanabilmiş tek bir çift yok. Tek bir baba tanımıyorum ki tüm sorumluluklarını yerine getirsin, herhangi bir konuda ters giden bir şeyde anneyi suçlamasın... Çocuklarının babasıyla arası iyi olsun diye uğraşan, ipleri tamamen koparmak istemeyen annelere kalan ise, ödenmeyen nafakalar, gurur uğruna vazgeçilen maddi haklar, “hiçbir şey istemiyorum, yeter ki çocuğuyla vakit geçirsin” cümleleriyle başlayan sonu gelmez fedakârlık senaryoları ve yine de hep ama hep suçlanan taraf olmak... Tabii ki istisnalar vardır, olmalı da ama çevremde ve ailemde gördüğüm yirmi otuz kişiyi örnekledim işte... Çocuğuyla sonuna kadar ilgilenen ya da hatasını bilip bunun sorumluluğunu alan babaların çoğalması benim de en büyük dileğim. Ama bu ilişkinin neredeyse tüm dünyada da aynı olması ortada umutlanacak pek de bir şey olmadığını gösteriyor.

Oggito’ya yazdığım en son yazı da aslında biraz bu konu üzerineydi. Rachel Cusk’ın üçlemesinin sonunda müthiş bir erkeklik – kadınlık hesaplaşması vardı. Hatta karakterlerden biri şu cümleleri kuruyordu: “Babası spor arabayla gezer, sahildeki villasındaki kız arkadaşını ziyaret ederken, annemse günde beş kere telefon edip fazla açık sözlü olduğum ve evlendikten sonra çalışmaya devam ettiğim için her şeyin benim hatam olduğunu söylerken, bu küçük şehirde, minicik bir apartman dairesinde, hasta bir çocukla sıkışıp kalmış olmak bana çok hakkaniyetsiz gelirdi.” Ne kadar evrensel değil mi serzenişler? Bu yazı kadın yazar tarafından yazılan ve kadınlığı sorgulayan bir roman için yazılmıştı. Bu kez erkekler tarafından yazılmış romanlardan bahsetmek istiyorum.

Bu yazıda ele almak istediğim konu bahsedeceğim romanların dili, tekniği, sanatı, ustalığı değil kesinlikle, gayet öznel bir biçimde erkeklik, babalık ve boşanma konusunun nasıl ele alındığını anlatmaya çalışacağım.

Kendine anne arayan bir erkek: Arvid Jansen

Per Petterson’un son kitabı Benim Durumumdaki Erkekler geçtiğimiz kış yayımlandı. Benim okumamsa bir şekilde karantina sürecine denk geldi. Per Petterson çok sevdiğim bir yazar, Türkçedeki her kitabını okudum ama bu roman öyle bir iç döküş gibiydi ve öylesine bir dürüstlükle kendini açan bir “erkek” vardı ki ortada, geçtiğimiz yıllarda okuduğum ve çok konuşulan iki başka romanı getirdi aklıma. Domenico Starnone tarafından yazılan *Bağlar ve Peter Stamm’ın **Yedi Yıl’ı. Üçü de boşanmaya giden süreci ya da boşanma sonrasını anlatan romanlar, üçünün de yazarı erkek. Ve üçünün arasında konuyu ele alışıyla Per Petterson bence bir yıldız gibi parlıyor.

Benim Durumumdaki Erkekler’de ana karakter Arvid Jansen daha önce Lanet Olsun Zaman Nehrine romanında da karşımıza çıkmıştı. Romanda annesinin hastalığı ve evlilik sorunlarıyla boğuşuyordu ki zaman sürekliliği açısından son romanın anlattığı kesit de üç beş yıl sonrasına denk geliyor. Karısı Turid’den ayrılalı bir yıl olmuş, üç kızıyla ilk başlarda iyi giden bir hafta sonu babalığı yaşasa da son dönemde bu bozulmuş. Yalnız. Mutsuz. Ve hayatının en trajik olayı sürekli aklında. Bu trajik olay konusunda Petterson kurmacayla gerçeği birleştiriyor çünkü aynı Arvid’in annesi, babası ve iki kardeşi gibi Petterson’un da tüm ailesi 1990’daki feribot kazasında hayatlarını kaybetmiş. Gerçek bir olayı alıp, onun yarasını ve acısını kurmaca karakterin yüreğinin ortasına yerleştirmiş. Arvid de bu yaralanmışlığı sebebiyle ayrılmaya giden yolda, ayrılık sürecinde ve sonrasında ne saçmalıklar yaparsa yapsın okurun onu affedeceğini biliyor aslında.

Ailesinin kaybından sonra evliliğinin de ellerinin arasından kayıp gitmesine seyirci kalıyor Arvid. Karısıyla paylaşmadığı zamanın, dertlerin farkında. Hatta evde değil külüstür Mazda’sında uyuma adeti de o dönemlerde ortaya çıkıyor. Turid’in uzaklaşıp kendine yeni arkadaşlar bulması, üç çocuk ve ünlü yazar kocanın arkasında kaldığı yıllar süren bir evlilikten sonra kendine gelmesi, evliliğin en doğal süreci. Bu konuda Arvid çocukça yorumlar yapsa da -karısının arkadaşlarına komik isimler takmak gibi- yaptığı yorumların kendi suçluluğunun üstünü kapadığının son derece farkında.

İlişkilerde pek çoğumuzun başına gelen, çok tipik bir olay aktarılıyor romanın bir bölümünde. Turid kendi arkadaşlarıyla bir partiye gidecekken Arvid emrivaki yapıp çocuklara bakması için annesini ayarlıyor ve ikisi gitmek zorunda kalıyor. Kendine güvenmeyen, kaybetme korkusu yaşayan bir insan davranışı. Partide Turid doğal olarak kendi başına takılmaya çalışıyor ve artık kendisinin odak noktası olmadığını fark eden Arvid yaşadığı aydınlanmayı yine en içten biçimde aktarıyor:

“Çakırkeyif bir kafayla defalarca bakınarak Turid’i aradım. Onu bir görüyor, bir kaybediyordum. Göz göze geldiğimiz anlarda bile benden tarafa dönmedi, hatta ben yokmuşum gibi davrandı da diyebiliriz, kendisi önceden planladığı gibi tek başına, yani bensiz burada bulunuyormuş gibi yapıyordu ya da kendini burada evinde hissettiği ve özgürce dolaşabildiği için o an içinden nasıl gelirse öyle davranıyordu. Akıl alacak gibi değildi. Arkası dönükken özellikle de üzerinde giysilerle onu diğerlerinden ayırmak imkânsızdı, birden artık burada biz olarak bulunmadığımızın farkına vardım, bu da bende şok etkisi yarattı.” Arvid bu şok etkisiyle olsa gerek önce Turid’in arkadaşlarından biriyle öpüşüp sonra da bir başkasıyla bankta yan yana uzanıyor. Gecenin sonunda karısıyla bungun, küskün konuşmalarından anladığımız Turid vazgeçmeye hazır, Arvid bunu hissetse de kabul etmeye hazır değil.

Roman aslında Arvid’le Turid’in ayrılmalarından bir yıl sonra başlayıp bir geriye gidip bir bugüne dönerek ilerliyor. Turvid’in ağlayarak ettiği telefonla başlayan romanda koşa koşa yardıma giden Arvid, eski karısının başına kötü bir şey geldiğinin farkında. Yıllar sonra ondan duyduğu “Senden başka kimsem yok.” cümlesinin bir yıldır kurmaya çalıştığı dengesini bozacağını da biliyor. “Özlemiyorum bile, diye düşündüm, artık özlemiyorum, üzerinden böylesi uzun bir yıl geçtikten sonra hele, ama bu düşünceyi tam aklımdan geçirip sonlandırmıştım ki, doğruluğundan emin olmadığımı anladım.” İşte daha en başta böylesi çelişkileriyle tanıyoruz Arvid’i, kendini okura tüm dürüstlüğüyle açıyor.

Hataları var elbette. Kızlarını aldığı hafta sonlarında sıkılması, hatta onları uyurken evde bırakıp arabada uyumaya gitmesi, gezmeye gittikleri bir hafta sonu sinirlenip yaptığı kaza, bu kazanın ertesinde büyük kızı Vigdis’in durup dururken bayılmaya başlaması ve kısa bir süre sonra kızların telefon edip artık babalarına gelmek istemediklerini söylemeleri... Tüm bunlarda Arvid’in payı var. Payı olduğunu kendi de biliyor zaten. Turid tüm bu süreci olgunlukla ve hata yapmadan yürütüyor, pek çok kadın gibi. Böylesi bir karar bekâr anne için neredeyse hiçbir erkeğin yapmayacağı biçimde 365 gün 24 saat çocuklarına tek başına bakmak demek, bunu da unutmamak lazım.

Arvid Jansen geçmişi, özellikle de yalnız geçirdiği bir yılı nerdeyse romanın merkezine Oslo’yu koyarak aktarıyor. Oslo’daki barlar, barlarda bulduğu kadınlar, kadınların Oslo’nun farklı farklı semtlerindeki evleri... Bu bitmeyen ve kendisine de acı veren arayışı okudukça aslında Arvid’in annesiyle olan ilişkisinin analiz edilmesi gerektiğini düşündüm açıkçası. Son derece açık, son derece dürüst ama yavru kedi misali durmaksızın şefkat peşinde. Bu arada genetik olarak hormonlarımızın, anaçlığımızın biz kadınlara attığı en pis golün bu olduğunu düşünüyorum, büyümemiş erkeklere annelik yapmak, Arvid de bunu arıyor. “Bana aradığım o sımsıkı tutacak eli ya da kaybettiğim, belki de hiç sahip olmadığım ama hakkım olduğuna inandığım, o yüzden de bir başkasına, Turid’e aktaramadığım o sıcaklığı belki de bu kadının vereceğini düşünmüştüm.”

Artık bir yılın sonunda belki gerçekten yas süreci bittiğinden belki aradığı şefkati tam da istediği gibi “anne” figürü olabilecek bir kadından gördüğünden Arvid silkiniyor ve kendine geliyor. Romanın sonunda dört yıl sonraya sıçrıyoruz ve Arvid’le Turin’in artık on altı yaşına gelmiş Vigdis’le ilgili bir meselede karar vermeleri gerekiyor. Bu meselede karar mercii yine Turid ve Arvid’e Vigdis’le aralarındaki mesafe dolayısıyla aslında kararın ona kalmayacağını kibarca hatırlatıyor. Arvid yine tüm erkek şaşkınlığıyla kızıyla her gün telefonda konuştuğunu filan geveliyor ama sonunda kabulleniyor, evet, erkekler boşardıklarında sadece karılarından değil çocuklarından da boşanıyorlar ve o mesafe acı bir gerçek. Yine de Arvid’in Turid’e bakıp da düşündükleri bir ayrılık romanı ancak bu kadar güzel bitebilir dedirtiyor okura: “Turid, eski aşkım, onu kaybedersem her şeyimi kaybederim dediğim kadın peşimden geldi ve elini omzuma koydu. Eline baktım, güneş yanığıydı, çok güzeldi, çok iyi tanırdım bu eli, inceliğini, hafifliğini, (...) son gördüğüm güne oranla çok daha iyi görünüyordu, yüzünde tek bir çizgi, gözlerinin altında tek bir halka bile oluşmamıştı henüz, eskiden yani benimken böyle görünmüyordu diye geçirdim içimden, yeni bir sevgili bulmuş olmalı, ondandır.”

Benim Durumumdaki Erkekler’de yaralı, hatalı ama en azından bunları fark eden ve hiçbir şekilde, tek bir imayla bile boşandığı karısını suçlama yoluna gitmeyen Arvid Jansen, unutulmayacak bir karakter hâline geliyor.

Bağlar’daki sinsi erkeklik

Oysa yazının başında bahsetteğim diğer kitaplarda bunun tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Bağlar aile konusunda oldukça başarılı bir roman, üç ayrı anlatıcı tarafından yıllara yayılan bir süreç aktarılıyor. Aldo ve Vanda’nın çalkantılı evliliği ve kötü etkilenmiş çocuklar, Sandro’yla Anna. Domenico Starnone aslında ilk bölümde terk edilen eşin yazdığı mektuplarda erkeğin değil kadının tarafında olduğunu hissettiriyor. Aldo ilk bölümde görüğümüz üzere korkunç bir erkek, sorumsuz, başkası için karısını ve çocuklarını terk ettikten sonra onları arayıp sormayan, mektupları yanıtlamayan, hatta para göndermeyen bir erkek. Yıllar süren bu ayrılıkta bir ara çocuklarını alıp bakmaya karar verdiğinde ise bu işi arkadaşlarına yıkıp yine gidip sevgilisinde kalan biri, yani ondan tiksinmemiz için tüm şartlar mevcut. Oysa ikinci bölüme geldiğimizde yani olanları Aldo’dan dinlediğimizde ki ayrılık sonrası tekrar barışmışlar, Aldo evine dönmüş, hatta aradan otuz yıl geçmiş, yaşlı bir karı kocaya dönüşmüşlerdir, alttan alta hep bir Vanda eleştirisi görülüyor.

Bir bölümde dolandırıldığını anlayan Aldo bunu Vanda’ya söylediğinde karısını şöyle betimliyor: “Paraya çok kıymet verir. Hayatı boyunca tasarruf konusunda takıntılı oldu ve bugün hâlâ, yerde bir kuruş görecek olsa, bütün sancılarına rağmen, sokakların pisliğine de hiç aldırmadan eğilir alır.” Bu cümleleri yıllarca para göndermediği için evindeki eşyaları topluca satıp kardeşinin yanına taşınmak zorunda kalmış karısına söylediğine dikkat çekeyim.

Başkasıyla beraber oldum dediğinde ve evliyken bu beraberliği sürdürmek istediğinde ise Vanda’nın anlayışlı olması gerektiği, gidip de dönebileceği fikrine alışması gerektiği, yeni zamanlara uyup rezalet çıkarmaması gerektiği gibi fikirlere sahip Aldo.

Fakat zaman geçip de evine döndüğü günleri anlatmaya başladığında anlatıcının tavrında garip bir değişim hissediyoruz aslında. Aldo bu kez karısına sadık, uslu, ailesi için çok para kazanmış, ne istedilerse yapmış bir adam rolüne bürünmüş. Şöyle cümleler kuruluyor intihara bile kalkışan, en baştan beni aslında dengesiz bir ruh hâli içinde olduğu sezdirilen Vanda için: “Vanda’dan korkmaya ne zaman başladım bilemiyorum. (...) Ben hiçbir kabahat işlememeye çalışıyordum. İşteki sıkıntılarında ona dalgın bir şekilde destek oluyordum, eve gelen temizlikçi kadınlara çıkardığı zorluklara seyirce kalıyor, ev hayatının katı kurallarına uyuyordum.” İşte bu satır aralarında gizlenen erkeklik bence Benim Durumumdaki Erkekler kitabıyla en büyük farkı oluşturuyor.

Aldo’nun suçlu olduğu en baştan beri öne çıkarılmaya çalışılsa da alttan alta Vanda’nın ne kadar şirret bir kadın olduğunu seziyoruz. Sadece Vanda’yla kalmıyor üstelik, son bölümün anlatıcısı Anna da gayet vicdansız ve sert bir biçimde tasvir ediliyor. Bu kez ağbisi Sandro, Anna’nın ailesiyle ilgili hain planlarına “Otuz yıl sonra çocukların sana aynısını yapsa sen nasıl tepki verirsin?” diye soruyor. Yazarın bilinçli mi yoksa farkında olmadan mı böyle bir rol dağılımına gittiğini bilmiyorum ama Sandro’nun aynı babası gibi vicdanlı bir erkek, Anna’nın ise annesi gibi hırçın ve kalpsiz gösterilmeye çalışılması romanı okuduğum ilk günden beri beni çok rahatsız etti.

Alexander ve bitmek bilmeyen temize çıkma çalışmaları

Peter Stamm’in Yedi Yıl’ı çok daha steril, beyaz Avrupa’ya dair bir roman. Alexander adındaki bir mimarlık öğrencisinin yıllar boyu Polonyalı göçmen Iwona’yı istismar etmesi anlatılıyor diyebiliriz kabaca. Iwona’yla ilişkisinin zaten elle tutulur tarafı yok, o konuya girmeyeceğim ama yıllar sonra hamile kaldığında onu “en iyisinin bu olduğuna” ikna eden ve bebeği karısıyla evlat edinen manipulatif bir adam var karşımızda. Karısı Sonja’ya -ki o da soğuk ve duygusuz olarak çiziliyor genellikle- durumu anlatıp onun da kabul etmesiyle Sophie’yi kendi kızları olarak büyütüyorlar. İlk başlarda Sonja, Sophie’yi emzirmeye çalışacak denli çok seven bir kadın olarak betimleniyor. Sonraki yıllarda ise Sophie’nin fazla talepkâr bir çocuk olmasının getirdiği zorluklarda baba kızıyla sabırla ilgilenirken, sinirlenip giden, bağıran, işini tercih eden Sonja oluyor. Bu zengin çiftin işleri bir biçimde ters gitmeye başlayınca yoksullaşmayı kendine yediremeyen Alexander teselliyi alkolde arıyor.

Romanda anlatılan bir olay çok ilginç bir biçimde Benim Durumumdaki Erkekler’le aynı. Bir gece içkisi biten Alexander, Sophie nasıl olsa uyanmaz diye onu evde bırakıp arabasına atlayıp içki almaya gidiyor, işyerindeyken kocasını arayan Sonja ise çocuğun evde yalnız kaldığını anlar anlamaz harekete geçiyor. Olayın gereksiz yere büyüdüğünü düşünen çakırkeyif Alexander eve geldiğinde Sonja’nın çocuğun yanında kalmak üzere anahtarı olan komşularını çağırmış olduğunu görüyor. Arvid de uyuyan çocuklarının yanında kalmaya dayanamayıp arabasında uyumaya gidiyordu. Çocukların yanında sarhoş oluyordu ki Turid’den ilk haklı azarı bu yüzden yiyordu. Yazarlar her iki olayda da erkek bakış açısıyla kadın bakış açısının farkını çok net bir biçimde veriyor aslında.

Yedi Yıl romanının sonlarına doğru artık boşanma sürecine girilmişken erkek anlatıcı kendisini temize çıkarma çalışmalarına yine başlıyor ve Sonja’nın Sophie’yle eskisi kadar ilgilenmediğini veriyor satır aralarında. Zaten en sonunda Marsilya’ya taşınmaya karar verecek olan Sonja, Sophie’yi almayacak, babasıyla kalmasına karar verecektir. Evet yine Benim Durumumdaki Erkekler’den farklı bir erkeklik algısına geri döndük. Yıllarca bir kadını istismar edip onu hamile bırakıp üstüne çocuğunu elinden alan adam, hatalarını okura anlattıkça temize çıktığını sansa da iş çocuk ve boşanma konularına geldi mi sinsice bir erkeklik sızıyor satırlara. Çocuk öz çocuğu olmasa da, hatta kendisini aldatmış olan kocasının çocuğunu yine de öz çocuğu gibi büyütmüş olsa da, ne demek zamanla çocuktan uzaklaşmak ve hatta onu almadan başka ülkeye gitmek, hem de bir kadın, bir anne için? Bu sadece babalarda bulunan bir hak.

Erkeklik gafletine düşmeden yazabilmek

Toparlamam gerekirse Benim Durumumdaki Erkekler’de Per Petterson’un hatalı konumdaki bir erkeği tüm günahıyla okurun karşısına çırılçıplak çıkarması, bildiğimiz ve yukarıda örneklediğim Bağlar ve Yedi Yıl’daki gaflete düşmemesi ve en sonunda ilişkinin doğru bir yere evrilmesi beni hem şaşırttı hem de umutlandırdı. Kimin nasıl yazacağına karışmak, feminist bir eleştiri yapmak gibi bir amacım olmadığı anlaşılmıştır sanırım. Sadece üç ayrı romanın üzerimde bıraktığı izlerden yola çıkarak etrafıma baktım.

Bu üç romanda bile kadınların yaşadığı zorlukla erkeklerin yaşadığı zorluğun ne denli farklı olduğu görülüyor. Kadınların sırtına binen yükü azaltmak bir yana her durumda onları suçlamaya çalışmak hiç düzelmeyecek dediğimiz ilişkilere götürüyor bizi. Bundan etkilenen çocuklar da bir yerde ana-babalarının rollerini devralıyorlar ve her şey sonsuz bir kısır döngüye dönüşüyor. Nasıl düzelecek bilmiyorum. Düzelmesi gerektiğini biliyorum. Siz de bir düşünün etrafınızdaki kadınları, bekâr anneleri, aldıkları sorumlulukları erkeklerle kıyaslayın, nasıl bir uçurumun kıyısında olduğumuzu göreceksiniz.

* Bağlar, Domenica Starnone, çev: Meryem Mine Çilingiroğlu, Yüz Yayınları

** Yedi Yıl, Peter Stamm, çev: Regaip Minareci, Nebula Kitap

Devamını görmek için bkz.

İsa Darakcı, "Mutsuz aile tablosu", K24, 28 Mayıs 2020

Adam Phillips, evlilik üzerine aforizmalara yer verdiği Tekeşlilik’te, evlilikten bahsettiğimizde aslında özgürlükten tutsaklığa, hırstan arzuya kadar birçok şeyden bahsettiğimizi söyler. Evlilik, iki kişinin aynı çatı altında kurduğu birliktelikten çok öte bir anlama sahiptir, bütün bir topluma dairdir. Aile içi sorunların kimi zaman dedikodu meraklılarının, kimi zaman durumdan vazife çıkaran aile büyüklerinin meselesi olmasının başka bir izahı olması gerek. Münferit bir olay ya da olgusal bir gerçeklik olarak da yaklaşılsa ev içinde olan evde kalmaz sonuç olarak. Phillips, aile değerleri üzerine –evlenme ve boşanma oranları– sürdürülen tartışmaların aslında tekeşlilik üzerine yani insanları bir arada tutan şeyin ne olduğu konusunda ve neden bir arada kalmaları gerektiği konusunda tartışmalar olduğunu söylüyor aynı kitapta.

Son yirmi yılda şaşılası bir hızla yıldızı parlayan İskandinav edebiyatının naif kalemlerinden Per Petterson’un son romanı Benim Durumumdaki Erkekler, işte böylesi tükenmeyecek bir hikâyeyi kaldığı yerden sürdürüyor. Petterson’un kendisiyle yapılan söyleşilerde ‘diğer benliğim’ dediği Arvid Jansen’in eşinin üç kızıyla evi terk etmesinin ardından yaşadıklarını merkeze alan roman, taşıdığı otobiyografik özellikleriyle de dikkat çekiyor.

Petterson’un kendi hayatını da romanlarına eklemeyi tercih ettiğini, onlarla daha kolay baş edebilmek için olsa gerek yaşadığı büyük acılara romanlarında yer verdiğini önceki romanlarını okuyanlar biliyor. Lanet Olsun Zaman Nehrine romanının odak noktasında yine Arvid Jansen’i görüyorduk, sosyalist faaliyetleri birlikte yürüttükleri Kızıl Gençlik Derneği’nin etkisiyle üniversite eğitimini yarıda bırakmış, fabrikada işçi olarak çalışmaya başlamış bir halde. Babasıyla mesafeli olan Arvid’in, annesiyle arasında Ödipal denebilecek bir bağımlılık ilişkisi olduğunu görüyorduk. Annesinin kanser olduğu haberi zaten hassas yaradılıştaki oğulu iyice yaralamıştı, üstelik boşanmak üzereydi.

Benim Durumumdaki Erkekler’de takvimler 1992’yi göstermektedir. 159 kişinin öldüğü feribot kazasında Arvid’in, annesi, babası, kardeşi ve kuzenini kaybetmesinin üzerinden iki, karısı Turid’den ayrılmasının üzerinden bir yıl geçmiştir. Düşünce dünyası bakımdan da işlerin pek yolunda olduğu söylenemez, Sovyetlerin çözülüşü Maocu ideallerinin yıkılması anlamına gelmektedir. Böylesi bir yıkımla açılan roman, Arvid Jansen’in yaşamında açılan o büyük boşluğu nasıl doldurduğu sorusuna verilmiş cevap niteliğinde. “Bütün bu kocaman boşluk bilincime kazınmış, beni evde yalnız kalmaktan korkar hale getirmişti” der daha romanın başında. Psikologlar, boşluk duygusunu; olumlu ya da olumsuz hiçbir duygu hissetmemek diye tarif ediyor ve bunun en önemli sebebinin yüksek bir duyguya (bir sevgiliden ayrılmak olabileceği gibi yakın zamanda yaşanan bir iş değişikliği, yeni bir eve taşınmak, yaşadığınız şehri değiştirmek ya da bir yakınını kaybetmek gibi) maruz kalmak olduğunu belirtiyorlar. Arvid, hem ayrılık hem de ölüm acısına şahit olduğu için söz konusu ‘yüksek duyguları’ katmerli yaşamış biri. Hal böyle olunca Arvid’in roman boyunca yaptıkları, yapmadıkları, başına gelen hemen her olayın sebebi daha bir anlam kazanıyor: Niçin boşanma meselesinde elinden hiçbir şey gelmediğini, karısına ve çocuklarına hiçbir konuda itiraz edemediğini, boşanma sonrası niçin ‘dağıttığı’nı… Boşluk duygusunun bir nevi depresyon olduğunu ve sevgisiz büyüyen çocukların buna daha kolay sürükleneceğini öğrendiğimizde –Arvid’in ailesinin durumunu Zaman Nehri’nden zaten iyi bildiğimizden– anlatılanları yadırgamıyoruz. Ne var ki, Benim Durumumdaki Erkekler, bildiğimiz türden bir devam kitabı değil. Zaman Nehri’ne göndermeler olsa bile, Petterson başlı başına bir roman kurgulamış. Hayatı boyunca kaybetme korkusuyla yaşayan, korktuğu başına gelince ne yapacağını bilemeyen, elinden tutup kaldırılmayı bekleyen bir erkeğin dramını ince ince işlemiş, böylece kendi ayakları üstünde duran bağımsız bir roman ortaya koyabilmiş.

Petterson’un diğer romanlarından alışık olduğumuz çift zamanlı bir kurguyu bu romanında da kullandığını görüyoruz. Zamanda gidiş gelişler, anlatıya bir yandan nefes aldırırken öte yandan anlatıcı kahramanın geçmişten kopamadığını, hatta kopmak istemediğini de vurguluyor gibidir. “Kaybettiklerimi, her neyse onlar, geri alacaktım, otuz sekiz yaşındaydım, her şey uçup gitmiş. Bana hiçlik kalmıştı” dedikten sonra bu hiçliğe bir anlam kazandırmak için yaptığı şeylerden biri de fabrikada çalıştığı yıllara dair bir roman yazmaktır. Fabrikaya dair o büyük romanı yazmak, yaşamın zahmetli ama her şeyin anlamla yüklü olduğu o yılları hatırlama çabasıdır bir bakıma. Harold Bloom, “Hafızayı yaratan acıdır. Dolayısıyla acı anlamın ta kendisidir ve anlam da acı verir.” derken acının yarattığı hafızadan bahsediyordu. Arvid’in durumu bu denklemi tersine çevirmiş görünüyor. Acı, Arvid’i hatırlamaya sevk eder, Arvid güzel günleri hatırladıkça ve bunlara anlam yükledikçe acıdan uzaklaştığını hisseder.

Anımsamalarla ilerleyen romanın dikkat çekici yönlerinden biri de rüya-hakikat denklemi için söyledikleri. Kahramanımızın kitabın daha başlarında “Beni yoran şey rüyalardı.” sözüyle ne demek istediğini okudukça görürüz. Bu rüyaların birinde annesiyle babasının birbirlerine oldukça nazik davrandıklarını görür (gerçekte böylesi bir hassasiyetin yanından bile geçmezler!) diğerinde dev bir lale tarafından yutulmakta olduğunu görür. Yukarıdan bir kadın, elini uzatıp onu kurtarmaya çalışır. Ve bu kadının, karısı Turid olmadığını anlar. Karısı bırakın kurtarmayı, ona el uzatmayı denememiştir bile. Gelecek güzel günlerin habercisi gözüyle baktığımız için çoğu zaman mutluluk veren rüyalar, Arvid’e gelince ‘ancak rüyanda görürsün’ ifadesinde kendini bulan bir acımasızlıkla yüzleşmeye sebep olur.

Benim Durumumdaki Erkekler, parçalanmış ailelere, onları bu noktaya adım adım getiren sebeplere dair olduğu kadar kadın erkek ilişkilerine de dairdir ve bizi bir yığın muammayla baş başa bırakır: Bir ilişki nerde başlar, nerde biter? Kırılganlıkların toplamı mıdır evliliği bitiren, her şeye rağmen devam etmek kimin elindedir? Başkalarının bize hangi gözle baktığının önemli olmadığını hangi noktada anlarız? Ölüm mü acıdır, ayrılık mı? Petterson, kitapta birkaç kez Tolstoy’un adını andıkça, biz de ister istemez Anna Karenina’nın o çok bilinen “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz olan her aileninse kendine ait bir mutsuzluğu vardır.” cümlesini hatırlıyoruz.

Konu mutsuz aileler olunca, Tolstoy’u anmadan, onunla hesaplaşmadan geçmek olmuyor belli ki. Tıpkı Petterson gibi Jonathan Safran Foer da kendi hayatından izler bulunduğunu düşündürecek bir evlilik-boşanma öyküsünü anlattığı romanı Buradayım’da buna fena halde benzer şu cümleyle ustaya selam vermişti:

“Bütün mutlu sabahlar birbirine benzer, tıpkı bütün mutsuz sabahlar gibi ve bunca mutsuzluğun nedeni, bütün bunların daha önce yaşanmış olduğu hissidir; kaçınma çabalarının en iyi ihtimalle mutsuzluğu güçlendireceği veya muhtemelen artıracağı ve masumane bir sıra uyarınca birbirini izleyen giysilere, kahvaltıya, diş fırçalamaya, jöleyle yapıştırılmış korkunç saçlara, sırt çantalarına, ayakkabılara, ceketlere ve vedalara karşı bir komplo yürüttüğü hissi.”

Adam Phillips yukarıda bahsettiğimiz kitabında Tolstoy’un bu cümlesini şöyle yankılar:

“İlişkilerin nasıl olup da yürümediği hakkında yazılanlar, nasıl olup da yürüdüğü hakkında yazılanlardan daha fazladır. Uzun süre mutlu olan bir hayat yaşayan çiftleri tarif etmek için banallik dışında bir dilimiz yok neredeyse.”

Yazının bu kısmına kadar gelince aşırı acıklı bir öyküyle karşılaşacağı düşüncesiyle rotayı başka sulara kırmayı düşünen okuru uyarmak vazifemiz olsun: Petterson, pekâla dramatize edilebilecek olaylar silsilesini dozu iyi ayarlanmış bir ironiyle yoğurmayı bilen bir yazar. Kolay olanı seçip kahramanına acındırmayı da deneyebilirdi. Kitapta yer yer kendini hissettiren mizahi hava, yıkımlara belli bir mesafeden bakmayı sağlarken okura da soğukkanlı bir okuma vaat ediyor.

Romanı okuyup bitirdikten sonra ister istemez kendi dramına boğazına kadar gömülmemek için Arvid’in elinden gelen bir şey olup olmadığını düşünüyoruz. Romanda cılız da olsa bilge bir ses olarak yer alan Tolstoy’un “Kendi ışığını, ışığın tamamına ekle!” cümlesinin kutup yıldızı gibi yol gösterebileceğini söyleyebilir miyiz? Bakışlarını yalnızca kendi yaşadıklarına sabitleyip, başkalarını görmezden geldiği için ‘kendi acılarını dev aynasında gören’ herkes, işe çareyi sebepte aramakla başlayabilir. Yani etrafı görmekle, el uzatmakla belki. Kim bilir?

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova