ISBN13 978-605-316-009-0
13x19,5 cm, 80 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Sonsuz Talep, 2010
İmansızların İmanı, 2013
Futbol Düşünürken Aslında
Ne Düşünürüz?
, 2018
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Gül Yıldız, "Anımsa ya da anım değilse, işte bütün mesele", Edebiyatta Üç Nokta Degisi, Kış 2015

Yaşam bir düş... Belki de sadece bunu hatırlamalı. Belleklerimizdekiler hayati mi? Yani yeterince hayali mi?

Tüm o anılar, hatırlanmaya değer mi? Ya da bir telefon numarası, sevdiğimizinki... Telefon yokken telefon numaraları da yoktu. Şimdi de akıllı telefonlar sayesinde, bu numaraları kendi belleklerimize yüklememize gerek kalmadı. Hafıza, gerekli enformasyonu ayıklayarak, zamanın ruhu bağlamında bilgi kodlaması gerçekleştiriyor. Fakat, esasında neyi hatırlamalı? Gündelik yaşamın pratik bilgilerini mi yahut rasyonel düzlemde daha karmaşık teori ve kuralları mı? Yoksa Sokrates’in önerdiği gibi tüm bireylerin belleklerinde örtük bir biçimde var olan ortak bir hakikati mi? “Öğrenmek, hatırlamaktır...” Sözün özü “mutlak bilgi”yi nasıl anımsayabiliriz; bunun yordamı nedir?

Çağdaş filozoflardan Simon Critchley, 2014 basımı kitabında bu anımsama meselesini kaleme aldı ve çok vakit geçmeden, bu özel eser, Tuncay Birkan’ın çevirisiyle, Metis Yayınları aracılığıyla raflardaki yerini aldı. Bellek Tiyatrosu adlı kitabın “özel” olmasının bir nedeni, sırf bu kitabın “kusursuz” yayımlanması amacıyla, editör Jacques Testard’ın yeni bir yayınevi kurması. Bu yazıda, diğer nedenleri anlatmaya çalışacağım.

Üç cümlelik bir paragrafla başlıyor kitap: “Ölüyordum. Orası kesin. Gerisi hikaye.” Ölümün zamansal boyuttaki konumunu bildiğini farz eden anlatıcı, böyle bir kesinlik karşısında “hatırlama” edimine sığınıyor. Ambien içerek ertelemeye çalıştığı uykusuzluk sorununun altında yatan içsel soru şuydu: “Zaten öleceksem uyumak niye?” Öleceğini bilmek ile ne zaman öleceğini bilmek arasında bir ömür fark vardır. Ve “bilmek”, elbette yorucu bir süreçtir ki zaten sanrılar ve fiziksel acılar içinde geçirdiği günler üzerine yazar da itiraf ediyor: “Bitkinlikten bitkin düşmüştüm.”

İngiliz düşünür Critchley, Anglosakson geleneğe doğmuş olmasına karşın Kıta Avrupası felsefesindeki çalışmalarıyla ün yapmıştır. New York’ta ders vermeyi sürdüren filozof, Samuel Beckett ve Wallace Stevens gibi edebiyatçıların eserleriyle felsefe arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarıyla da biliniyor. Kitaptaki öykü şu: Eski felsefe hocalarından Michel Haar’ın bazı yazıları geçiyor yazarın eline. Fransız düşünür Haar, “tam tahmin ettiği gibi” 2003 yılında yaşamını yitirdiğinde, arkasında Nietzsche hakkında önemli bir külliyat bırakmıştı. Yazarın eski dostu Haar’ın bu yazıları ise henüz yayımlanmamıştı. Hepsi de astrolojik unsurlara göre sınıflandırılmıştı. On iki burçtan Oğlak burcu ile başlayan tasnif, Boğa burcundaki Bellek Tiyatrosu maketiyle son buluyordu. Kitapta, Critchley, söz konusu modeli, Hollanda’da adeta bir mimar gibi birebir hayata geçiriyor.

Haar’ın bu çalışmaları arasında, kendi ölüm tarihi ve yeri dahil olmak üzere, birçok filozofun birebir doğru tahmin edilmiş ölüm tarihleri gibi notlar yer alıyor. Ve notlar arasında yazarın ölüm tarihi de bulunuyor. Peki, yazar buna inanıyor mu? Yazarın, “Kaderimizi kendimiz belirleriz” deyişiyle yola çıktığını söylemek mümkün. Yazar, kehanete inanıyor gibi görünüyor; hatta, geri kalan tüm yaşamını buna göre planlıyor. Oysa kehanete inanmıyor; kehanet bu yüzden gerçekleşmiyor. Belki de filozof, materyalist bir zeminde varlığını inşa ediyor. Zira, insanın sonlu bir varlık olduğu ön kabulüyle yola çıkan yazar, varsayılan “ölüm tarihi” gelip çattığında, “kendini gerçekleştirme” anında, “madde olmak” ve “olmak” fikri birbirini kapsıyor. Oysa Haar, kendi kehanetine inanmıştı; dolayısıyla bir nevi “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” hadisesi ortaya çıkıyor. Buna rağmen, yazarın deneyimini de tümüyle “beden” alanına hapsedersek haksızlık olur; çünkü spritüal betimlemeler de mevcut: “Mutlulukla hiç mi hiç alakası olmayan bir tür kutsanmışlık hissettim.” Bir esrime veya coşkuydu belki de bu his.

Zaman ve mekana dayalı analitik düzlemden yola çıkıyor yazar, birinci tekil şahıs anlatıcının dilinden aktarıyor bu yöntemi. Hatırlamanın tarihsellik, geçmiş vakit, dolayısıyla zamanla olan ilişkisinden mekansal boyuta bir tür geçiş yapıyor. Ve elbette burada görsel hafıza önem kazanıyor. Bir yandan kendi geçmişini; diğer yandan insanlık tarihini hikayeleştirerek ve en önemlisi görselleştirerek “içselleştiriyor”. Tıpkı Hegel’in tarihsel öznesi gibi...

Hegel, Tinin Görüngübilimi adlı çalışmasında, “şimdi”nin gösterilmesinin, kendi içinde evrensel bir devinim barındırdığının altını çizer. Hegel’e göre; saltık bilginin kendisi olan “tin”, zorunlu olarak “zaman”da görünür. “Zaman”, filozofların masasına en çok yatırılan kavramlardan biri. Tüm sistematik söylemlerin altında da ortak bir tarihten çıkma benzer öykülerin bulunmasının nedeni bu olabilir. Belki de bu yüzden, Eleusis filozofları, bu gizlere gizdeş oldukları için, insanlık tarihinin en temel gizemlerine geri dönmüşlerdi. Mesele, bunu idrak etmekte... Bu kavrayış, “nehme ich wahr” yani gerçek olarak almak, farz etmek, algılamak gibi anlamlara göndermeler içerir.

Hava durumundan şiir

İngiliz Fenomenoloji Derneği’nin üyesi Critchley, bu kitabında yalnızca Hegel’den bahsetmiyor. James Joyce’un Odysseus’u Leopold Bloom da kitapta anılıyor. Tıpkı Bloom’un Dublin sokaklarında gezindiği gibi; yazar da şehirde dolaşırken geçmişin tamamı mekanlar aracılığıyla gaipten seslere dönüşüyor ve bilinçdışından bilincine bir “öngörü” olarak sızıyor. Hegel’in tarihsel bir varlık olarak tanımladığı özne, dışsal bilgiyi belki de böyle içselleştiriyordu. Hegel de bilginin “hatırlanması” gerektiğini öneriyordu. İşte, hatırlamak için yazar, nihayet, Giulio Camillo’nun tiyatrosunu kurar. Ama Hegel’in hareketli “ön-sinema”sına nazaran statik bir oluşumdur bu. Devinimden yoksundur. Acaba salt dışsal “gerçeklik”le ilgilendiği için mi, böyle olmuştu? Dışarıyı gözlemlediğimizde geçmişi görürüz. Gece yıldızlara bakınca yıllar öncesini gördüğümüzü hatırlatıyor yazar. Geleceği görmek için ise “içe dönmek lazım” diyor.

İşte kitapta da anlatıcımız, küvetin içinde rahatlamış haldeyken hava durumunu, gerçeküstücü bir şiirmişçesine dinliyor.... Sonra bir rüya... Zümrüt kırmızısı cam ve lacivert taş renklerine daldırılmış gül pencereye bakıyor muazzam büyüklükteki bir gotik katedralin içindeyken. Ardından koro bölümündeki oturma yerlerinin altında ahşap oymalarda bilinçdışının oyunlarıyla karşılaşıyor. Belki de “izleyici”yi; yani ayindeki cemaati metaforlarla betimliyor.

Leibniz’in evrensel işaretler sistemi de ortak hakikati hatırlamaya dayanıyordu. Critchley, Leibniz’in “monad” kavramını da Bruno’dan aldığını vurguluyor. Gerek fikirleri gerek bu fikirleri nasıl savunduğunu gösteren yaşamıyla, kitaplara ve pek çok belgesele konu olan Bruno’nun ısrarla inandıklarını savunması, büyük bir bedel ödemesine neden olmuştu. Fakat haklı çıktı. Ortaçağın dogmalarına karşı mevcut paradigmayı kıran “başka” bir şey savunan Bruno’nun düşünceleri, kendi çağında dışlanmıştı. Tarih içinde birbirine zıt bilgilerin farklı dönemlerinde iktidarlarına tanıklık etti insanlık. Doğu’da bir “bilen” ve onun müritleri ile “bilgi” paylaşılırken, akademik cemaat içinde ise bir düşünür ve onun takipçileri şeklinde “bilgi” yayılıyor. Epistemolojik açıdan bilginin bu şekilde dolaşımı toplumlar için avantajlı gibi görünse bile, “yeni bilgi”nin üretimi ve farklı bilgilerin aynı anda doğruluğu; en azından varlığına karşı hoşgörü açısından olumsuz bir ortama neden olduğunu düşünüyorum. Örneğin Türkiye’de “zaman” konusunda beni oldukça etkileyen bir tanımlamaya rastladım. Helezon formunda döngüsel zamana dair Bedri Ruhselman’ın açıklaması, felsefede önemli bir sistem inşası olarak değerlendirilmeli. Fakat maalesef, felsefe alanında değil; peşin olarak metafizik içinde kendine yer buluyor bu tür değerli çalışmalar.

Yani; ne kadar çok düşünür o kadar çok düşünce... Critchley, kurduğu kendine özgü bellek tiyatrosunda birçok düşünürü anıyor. Kümelerden oluşan kronolojik bir tasnifle filozofları imgeleştiriyor:

“Parmenides için içi dolu bir daire, Herakleitos için bir meşale, Carneades için kefesinin biri tersine çevrilmiş diğerinin sağ tarafı yukarı kalkmış bir adalet terazisi, Aquinolu Thomas için Tanrı’yla dünyayı birleştiren; Brabantlı Siger için ayıran bir çizgi, Zhuangzi için bir kelebek, Plotinus için bir yılan, vs. – böyle böyle yüzyılları kat ettim.”

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova