ISBN13 978-975-342-831-6
13x19,5 cm, 176 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Rüya Âlemi ve Felaket, 2004
Görmenin Diyalektiği, 2010
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Yücel Kayıran, “Hegel okumanın tam zamanı”, Radikal Kitap Eki, 18 Ocak 2013

Türkiye’de de, Hegel ilgisi, felsefi bir bağlamdan çok ideolojik bir kökene dayanır. Hegel, felsefecilerden çok solun sahiplendiği bir filozof olagelmiştir. Solun, Hegel’i sahiplenişi de, Hegel’in kendi özgün düşüncesine önem vermenin bir neticesi olmaktan çok, solun kendi ideolojik kökenlerine gösterdiği merak, ilgi ve saygının bir sonucuydu ve bu bağlamda da, Hegel, materyalist Marx’ın idealist atası anlamına geliyordu. Hegel’le ilgili ilk seçme yazıların Onur Yayınları’ndan çıkan Seçme Parçalar (Çev. Hüseyin Demirhan) olduğunu; Hegel üzerine yazılmış ilk çeviri kitabın da, Birikim Yayınları’ndan çıkan W.T. Stace’nin Hegel Üstüne olduğunu hatırlatırım. (Bununla birlikte, yeni gelen genç kuşakta Hegel’e yönelik yeni bir felsefi ilginin başlangıcından da söz etmek gerekir; özellikle Baykuş ve Monokl dergilerinin Hegel özel sayılarından.)

Hegel’e, artık Marx’ın atası olarak değil kendisi olarak yaklaşmamız gerekir.

Hegel’i yeniden okumanın bugün en olanaklı yolu, sanırım onun biyografisini okumakla başlamak. Hegel ve biyografisinden söz etmek, bir başka önemli sorunla yüz yüze gelmek anlamına da gelir.

Biyografi kitaplarına yönelik bir ilgi eksikliğinden söz edebilir miyiz? Etmemiz gerekir. Son yıllarda, gerek felsefenin, gerek edebiyatın gerekse siyasetin çok önemli öznelerinin biyografileri yayımlanıyor. Çok önemli ve yeni gelişmelere dayalı bilgileri içeren biyografiler bunlar aynı zamanda. Örneğin Marquez’in, Simon Bolivar’ın, Hannah Arendt’in, Kant’ın, Musil’in, Darwin’in, Bediüzzaman’ın, Spinoza’ın, Karl Marx’ın, Heidegger’in, Adorno’nun, Benjamin’in, Rousseau’nun biyografilerinin kısa zamanda birkaç baskı yapmış olması gerekmez mi? Son dönemin üzerinde en fazla düşünülen yazar ve filozofları değil mi bunlar? Rimbaud’yu anmayan, onu örnek göstermeyen şair mi var Türk şiiri ortamında veya son yıllarda Hegel’e atıf yapmayan siyaset bilimcisi? Birçok kişinin referans edindiği bu şair ile filozofa ait bu biyografilerin en kısa zamanda birkaç baskı yapması beklenirdi. Bence bu ilgisizliğin kökeni, şahsi deneyimi önemsemeyen kanaatlerimizle alakalı.

"Başarı" dediğimiz...

Biyografi şahsi deneyime dayanan başarının hikâyesidir. Söz konusu başarı, her ne kadar kişisel bir başarı olsa da, bu başarının, insan başarılarına katkı sağlayan bir kişinin başarısı olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Bizim kültürümüzde başarı, yaygın olarak nüfuslu birinin adamı olmakla alakalı olduğu ve gelinen başarı noktası da, temelde o nüfuslu kişiyi temsil etmenin konumu olduğu için, şahsi deneyim, şahsi başarının kökeni olarak pek değerlendirilmez. Bizde yaygın olan ve tercih edilen olanak, şahsi deneyim değil, grup ve ekip deneyimidir. Başarı, şahsi olarak değil, grup ve ekip halinde gerçekleştirilen bir şeydir. Bir yazarın ne söylediğinden çok, kimi ve neyi temsil ettiğini merak etmiyor muyuz? Grup ve ekibi terk ederek şahsi başarı elde etmek neredeyse nefret duygularına neden olmuyor mu?

Şahsi deneyimin Batı kültüründeki felsefi kökeni, modern empirizme kadar geri götürülebilir. Deney ve deneyim, bu anlayışa göre, sadece epistemolojik bir sorun değil, aynı zamanda ontolojik zemini olan bir meseleyi dile getiriyordu. Deneyimle var oluruz ve nasıl bir insan olduğumuz, şahsi deneyimi nasıl gerçekleştirdiğimizle ilgilidir. Deney veya deneyim kavramının Batı kültüründe köklü bir geçmişi var. Erlebnis (yaşantı, şahsi deneyim) kavramının tarihi bunlardan biri. Bu bakımdan şahsi deneyim, “Hayatta karşılaşılabilecek engelleri ve tehlikeleri göğüsleyip aşarak masumiyeti [yani çocukluk ve deneyimsizlik dönemini] geride bırakmış olan bir dünyeviliği” (Martin Jay) dile getirir. Biyografi açısından burada önemli olan şu: Bir badire atlatmak ve bu badireyle karşılaşmadan bir şey öğrenmiş olarak çıkmak. Şahsi başarı, bir engelle veya bir badireyle karşılaşmamak değil, bu badireden ne öğrenerek çıkmış olmakla alakalıdır. Filozofların, gerek ortaya koydukları felsefi bilgi, gerekse ileri sürdükleri yargılar toplamı da, onların bir badireyle karşılaşmaları ve bu badireyi, ondan bir şey öğrenerek atlatmalarından bağımsız değildir. Yani düşünceler de zihinsel, epistemik (retorik) temelden değil, ontik, yani varlıksal temelden ortaya çıkar. Hegel biyografisinin yazarı Terry Pinkard’ın, Hegel’in felsefesindeki “karşıtlıklar” kavramının, filozofun çocukluğunun geçtiği Württemberg’de yaşanılan siyasi ve dini karşıtlıklarla bağlantı kurması, alakalı olduğunu ileri sürmesi, biyografilerin neden önemli olduğu konusunda fikir vericidir.

Yalan yanlış yargılar

Kuşkusuz Hegel’in biyografisi, bir başka açıdan ve asıl bu bakımdan çok önemli. Hegel’in yaygın yanlış imgesini aşarak, onun aslında gerçeklikte ne olduğunu anlamak bakımından... Hegel hakkındaki bu yaygın yanlış imgeyi betimlemek gerekir: Hegel’in “felsefesi Karl Marx’ın tarih kuramının öncüsüdür ama materyalist Marx’tan farlı olarak Hegel, gerçekliğin sonuçta tinsel ve tez-antitez-sentez sürecine göre geliştiğini düşünmesi anlamında idealisttir. Hegel aynı zamanda, Tanrı’nın işi olduğunu, kusursuz olduğunu ve bütün insanlık tarihinin doruk noktası olduğunu öne sürerek Prusya devletini yüceltmiştir. Bütün Prusya yurttaşları bu devlete borçludur ve bu devlet de onlara istediği gibi davranabilir. İddialı bir tavırla Mutlak adını verdiği şeyi yarı gizemli bir biçimde göklere çıkarmasıyla Alman milliyetçiliğinin, otoriterliğinin ve militarizminin gelişmesinde büyük rol oynamıştır.”

Hegel hakkında dile getirilen bu yaygın yargıların hepsi yanlıştır. Kuşkusuz burada, Hegel hakkında yanlış rol işlev gören etkenlerden biri, onun Marx’ın gölgesinde okunmasından kaynaklanıyordu. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, “20. yüzyılın büyük bölümü için ‘Hegel’ sadece, ‘Hegel’den Marx’a’ diye kurulan bir cümle bağlamından bağımsız değildir. Diğer düşünsel etken ise, Karl Popper’un, Açık Toplum ve Düşmanları kitabında, Nazi Almanyasının yol açtığı yıkımdan, düşünsel olarak Hegel’i sorumlu tutmasından kaynaklanır. Daha çok akademik çevrelerde dile getirilen bir başka etken ise, Hegel’in metinlerinin anlaşılabilirlikten yoksun olduğu fikridir. Bu fikir, kuşkusuz Marksizm ile ‘reel sosyalizm’ tehlikesinin, sosyalist olamayan ülkelerdeki heyulasına karşı geliştirilmiş akademik bir savunma mekanizmasıydı. Nitekim reel sosyalizmin 1989’daki yıkımından sonra bu akademik söylem de direncini ve yaygınlığını yitirdi.

Şimdi Hegel okuma zamanı.

Hangi nedenle? Mesela şu nedenle: Hegel, modernliğin kendisini, düşüncesinin nesnesi yapan ilk filozoftu. Kendisine kadar gelen süreçte yeraltına itilmiş bir filozofun, Spinoza’nın düşüncesine diyalektik kazandırması nedeniyle. Bugün, gerek felsefedeki ve gerek siyaset bilimindeki düşünce Hegel’siz ilerleyemiyor. Hegel ve Haiti’yi hatırlatırım.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova