ISBN13 978-975-342-786-9
13x19,5 cm, 272 s.
Yazar Hakkında
İçindekiler
Okuma Parçası
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Sanat Sahada, 2017
Mıknatıs-Ses, 2020
Çam Pürleriyle Namrun, 2023
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Birinci Bölüm, Sınırlara Musallat Olmak, s. 51-56.

Misafirperver Bellek

Günümüzde, ulus-devlet tarafından dayatılan birlik ve beraberlik yanılsamasının, iç savaşlar, etnik temizlik ya da ülkelere özgürlük kazandırma kisvesi altında yürütülen tahakküm ve baskı savaşları yoluyla çözülmeye başladığı bir dönem içinde yaşadığımız açıklık kazanmıştır. Dünya üzerinde iç savaşlar, etnik temizlik ve tahakküm ve baskı savaşları ne kadar çok meydana gelirse, tüm bunların sonucu olarak sınırlar üzerinde ve/veya sınırlar boyunca hareket halinde olan yerlerinden edilmiş ya da göçe zorlanmış kişiler ya da topluluklar, "insan kitlesi" olarak o kadar çok değerlendirilmekte, ele alınması ya da çözülmesi gereken bir "problem" olarak görülmektedir.

Burada meseleye bir dizi alternatif parametreden bakmayı amaçlıyorum. "Problem" olarak algılananın gerçekte bir problem olarak üretilmiş olup olmadığını irdelemek istiyorum. Halihazırdaki resme başka bir perspektiften bakmanın mümkün olup olmadığını değerlendirerek, gözümüzün önündekilerin aslında görmediklerimiz ve göremeyeceklerimiz tarafından biçimlendirilmiş olup olmadığı sorusunu sormak niyetindeyim.

Bu çerçevede, aynı anda hem orada olan hem de olmayan özel bir toplumsal figürden, sınır bölgelerinde yaşayan ya da yasal veya yasadışı yollarla sınır(ları) geçmekte olan göçmen, mülteci ya da sığınmacıdan söz edeceğim. Bu tartışma bağlamında "hayalet" kavramının çok yararlı olacağını düşünüyorum, çünkü "hayalet", doğası gereği, her zaman için resmin çizdiği çerçevenin dışında, metnin yazılı olduğu sayfaların marjlarındadır. Temel argümanım, bu nedenle, göçmen, mülteci ya da sığınmacının gölgelerde ve kuytularda ikamet ettiği olacaktır.

"Hayaletler" sınır mahlûklardır; hem içeriden hem de dışarıdandırlar. Her türlü sınır, ister bir metnin marjı ister bir ülkeyi diğerinden ayıran bir hudut çizgisi olsun, kesin bir sona ve yeni bir başlangıca işaret eder. Oysa popüler filmlerden ya da romanlardan bilindiği gibi, "yaratıklar" ya da "yabancılar" yine de sınırlardan içerilere sızarlar. Bu "yabancılar" ya da "yaratıklar", verili bir bilgi içinde "düşünülemeyecek" ya da halihazırda var olan temsil sistemleri içinde "görülemeyecek" olanı temsil ederler. Kapanmaya ya da sükûnete direnerek, var olan bildik mekân içinde yeni bir mekân açarlar. Tahayyüle ya da düş görmeye yer açarak "Gerçek"i gölgelerler; gerçeğin gerçekliğine gölge düşürürler. Bu perspektiften bakıldığında, benim ilgilendiğim, bilginin sınırlarını kendi marjlarına doğru iterek, bilginin bildik, alışılmış mekânı içinde yeni bir mekân açan "hayalet"lerdir.

"Hayalet" sözcüğünü, kelimenin bildik anlamında, ölü bir kişinin parçalı varoluşu ya da tanışık olduğu kişilere görünmesi bağlamında kullanmıyorum. Aksine, "hayaleti" yaşamakta olan toplumsal bir figür olarak ele alıyorum. Bu figür Shakespeare'in tiyatro oyunlarında ya da Goethe'nin romanlarında karşımıza çıkan bir kahraman değildir. Aynı şekilde bir korku filminin ana karakteri, romantik bir şiirin metaforik ya da simgesel figürü, öykülerin ve destanların kolektif ya da tarihsel imgeleminde varlık sürdüren bir kahraman değildir. Tersine, göçmen, mülteci ve sığınmacı, tıpkı birer "hayalet" gibi, ölçülerini tümüyle yitirmiş olan bir dünyaya "yerleştirilemez" hale getirilerek "hayaletsi bir gerçek"liğin parçasına dönüştürülmüştür. Bu öznenin nasıl ve hangi şartlarda vücut bulduğunu kavramak, belli bir tür bilgiyi ya da alternatif bir bilme tarzını gerektiriyor. "Hayalet" kavramı, sınır geçişleri sırasında ne olduğunu, ne olmuş olması gerektiğini anlamak, tam da böyle anlardaki iktidar ilişkilerini ifşa etmek ve sınır bölgelerde yaşamanın anlamını yorumlamak için stratejik bir araç olarak devreye giriyor.

Jacques Derrida Marx'ın Hayaletleri kitabında, "Ölmüş kişi hep orada gibi, belirişi önemsiz değil. Hiçbir şey yapmıyor da değil" diye yazar (1994: 97). "Hayaletler" azat edilme, kurtulma arayışı içinde ebediyen geri dönerler. Görülme, farkına varılma talebiyle musallat olurlar. Göçmenler, mülteciler ve sığınmacılar "hayaletler"in ikametgâhı olan "yokoluşun uçsuz bucaksız coğrafyası"na aittirler, çünkü sınır bölgelerinde duran kişilerin tam değil, yarım bir varoluşu vardır; yasadışı ya da tam anlamıyla somutluk kazanamayan bir varoluşları vardır. "Hayalet", "gerçek"in(1) (the real) tüm varoluşuna, geçmiş için duyulan bir borçluluk ve gelecek için bir adalet vaadi olarak musallat olur. Hayaletin böyle kaçak ve zamansız bir şekilde belirişi, geçmişinin bir iddia, şimdisinin ise bir talep taşıdığı bir gelecek-şimdiye (future-present) aittir.

Saskia Sassen, Guests and Aliens (Konuklar ve Yabancılar) başlıklı kitabında 19. yüzyıldan başlayarak göçmenliğin nasıl Batı Avrupa tarihine yerleşip gizlenmiş olduğunun, göçün nasıl kentleşmiş ve endüstrileşmiş Batı Avrupa'nın hem zaruri bir ihtiyacı hem de bir üretimi olduğunun izini sürer. Buna ek olarak, mültecilerin çoğunlukla tamamen kendi kontrolleri dışında gelişen durumlar tarafından göçe zorlanmış isteksiz yolcular olduklarını öne sürer (1999: ix, 1). Bu perspektiften bakıldığında göçmen ve mülteci akışları Batı Avrupa tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır ve gölgeler içinden gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir.

Musallat olma bizi etkin bir biçimde, tanıma ve kabul etme olarak deneyimleyeceğimiz bir gerçeklik yapısına ya da durumuna doğru sürükleyecektir. Derrida, Marx'ın Hayaletleri kitabının en başında yabancı misafirin her zaman Avrupa'nın ev ve aile ortamına ait olageldiğini öne sürer (1994: 4). Dolayısıyla musallat olma coğrafyanın büyük otoritesini sorunsallaştırarak, bizzatihi Avrupa'nın varlığına mim koyar. Bu öyle bir otoritedir ki, ister sömürgeci ve emperyal ister kapitalist ve küresel olsun, iktidarı merkezileştirir, toprakları adlandırır ve yazar, kimlikleri ve kolektiviteleri belirler, insanları sınıflandırır ve tabi kılar, içeriye alınmanın ve dışarıda bırakılmanın katı yapısını kontrol altında tutar ve her türlü hareketi düzenler. Musallat olma ise Avrupalılığın inşası için yapılan her tür girişim ya da gayreti örseler, hatta bozguna uğratır; çünkü musallat olma, gerçekte "ev"in, yani kurumsal, iyi korunan sabit ve değişmez mekânın öteki adıdır. Mark Wigley bu noktaya şöyle dikkat çeker: "Musallat olma her zaman bir eve musallat olmadır. Mesele yalnızca bazı evlere hayaletlerin musallat olmasından ibaret de değildir: Bir ev yalnızca musallat olunduğu oranda bir evdir" (1997: 163). Dolayısıyla, huzursuzluk veren "hayalet" zaten evdedir. Gerçekte "hayalet", Sigmund Freud' un "Tekinsiz" adlı önemli makalesinde ikna edici bir biçimde açıkladığı gibi, gizliden gizliye bildik olandır. Freud'a göre "tekinsiz" (unheimlich) bildik olanın içinde kişide belli bir tür rahatsızlık duygusu yaratan bildik olmayan, ev içinde ev gibi olmayandır (unhomely). Freud'dan öğrendiğimize göre, "tekinsiz" bir deneyim yaşadığımızda evimizde hayaletler varmış gibi hissederiz (1919: 225).

"Hayalet" geçmişte ortadan kaybolmuş olan, sonra da kimi zaman hiç beklenmedik anlarda tanıdıklarına görünen kişi değil midir? Her zaman başarılı olamasa da, bir şey söylemeye, bir şeye işaret etmeye çalışır. Ama bir şeyi yapmakta çok başarılıdır: Şimdiki zamanda bir şeylerin yanlış gittiğini, gitmesi gerektiği gibi gitmediğini bize hissettirir. Böylece bizi şimdiki zamanı sorgulamaya iter. Avery F. Gordon şöyle yazıyor: "Eğer musallat olma, orada değilmiş gibi görünenin çoğunlukla şiddetli bir mevcudiyet olarak belirişini, sorgusuz sualsiz kabul edilmiş gerçeklikler üzerinde etki yaratmasını ve çoğu durumda onlara müdahale etmesini tarif ediyorsa, hayalet de musallat olmanın gerçekleştiğini gösteren bir işaret ya da ampirik bir kanıttan başka bir şey değildir" (Gordon 1997: 8). Bu musallat olma edimi önemlidir, çünkü etkin bir biçimde yarattığı süreç ya da dolayımlar yoluyla bildik toplumsal ve siyasal yapıları krize sokma, onlara buhran geçirtme gücüne sahiptir.

"Kuruntu ya da delilik; musallat olunmuşluk şu ya da bu hayalet tarafından değil, ... bastırılmış olan ... bir gerçeğin hayaletinin musallat olmasıdır. Gerçek hayaletsidir," diye yazar Derrida (1996: 87). Her sistemin bünyesinde bulunan fakat kendisinden bile gizlenmiş olan arşivsel bir kaygı vardır. Bellek söz konusu olduğunda "hayalet", "somut gerçeklik"leri örseleyen askıya alınmış ve sürekli olan bir geçicilik biçiminde "ertelenmiş bir ek" (deferred supplement) olarak devreye girer. Derrida' ya göre köken hiçbir zaman mevcut değildir. Varoluş her zaman için bir ilave ya da ikame olarak, bir "ek"(2) olarak vardır (Stocker 2006: 180). "Hayalet" bir olayın tanıklığı için hatırlamayı şimdiye doğru çeken bir kalıntıdır. Bu açıdan bakıldığında musallat olma tarihseldir; ancak Derrida'nın dikkat çektiği gibi, "bir tarihte başlamış değildir, bir takvimin yerleşik düzeni uyarınca, gün be gün, şimdiler zincirlenmesi içinde, uysallıkla tarihlenmez hiç" (1994: 4). Tersine yekpare bir tarihsel zamanın düzçizgiselliğini ve kararlılığını rahatsız eder, hatta tehdit eder.

Yaklaşık yirmi yıl kadar önce terk ettiği ülkesi Uganda'ya geri dönen Zarina Bhimji, gerçekleştirdiği video çalışması Out of Blue / Ansızın'da (2002) geride ne tanık ne de tanıklık bırakmış olan tarihsel bir manzaranın travmatik etkisine odaklanır. Videoda bize "gündüz hayaletleri" musallat oluyor. Kamera, General İdi Amin'in diktatörlüğü döneminde Asyalı nüfusun ülkeden atılmasından yıllar sonra, Uganda'nın insansız topografyasında gezinmektedir. Videodaki her imge bir yokluğa işaret eder; fakat her imgeye, sürekli olarak, görmeyi muammayla ilişkilendiren geçmişteki sesler ve gürültüler musallat olduğundan, bu yokluk hayaletsi bir hal alır: Bir bebek ağlaması, bir kadın çığlığı, bir erkek kahkahası, mırıldanma ve fısıltılar, yanan ateşin ya da patlayan silahların çıkardığı gürültüler vb. Dolayısıyla yokluk, bir varoluşun tercümanı haline gelir. Kamera bizi sanatçının çocukluğunun geçtiği Uganda'nın yeşil doğasında, sömürgeci gücün ikametgâhı olan yıkık dökük köşklerde, boş sokaklarda, mezarlıklarda, duvarları ve taşları iz ve gölgelerle dolu hapishane hücreleri ve askeri kışlalarda, terk edilmiş havaalanında ağır ağır dolaştırır. Bhimji'nin bu palimpsestik(3) "görsel-işitsel video dosyası", tasfiyenin, imha ve yok etmenin yarattığı "sessizlik"le ilişki kurabilme üzerinedir (Evrengil 2003: 77).

Filmde duyduğumuz sesler, her insanın, hatta çocuğun çıkardığı, dile ait olmayan ilksel seslerdir. Dile ait olan tek ses, General İdi Amin'in iktidara geçtikten bir yıl sonra bir radyo programında yaptığı konuşmadır. Amin şöyle buyurmaktadır: "Böylece bugün, yani 9 Ağustos 1972 tarihinden geçerli olmak üzere, aşağıda sıralanan kategorilere uyan kişilerin oturma izin ve belgelerini iptal eden bir kararnameyi imzalamış bulunuyorum..." (a.g.y., 552).

...

Notlar


(1) Jacques Lacan'ın kategorilerinden biri olan "gerçek" (the real), yine onun ortaya koyduğu diğer kategoriler olan "simgesel" (the symbolic) ve "imgesel" (the imaginary) olanın ötesindedir. "Gerçek", sosyo-simgesel olanın sınırlarında var olan bilinmeyendir. Simgesel düzen ya da "toplumsal gerçeklik" ile ilişkilendirilen gerçekliğin aksine, "gerçek", görünüm ve imgeler alanının ötesindedir ve toplumsal gerçeklik ile sürekli bir gerilim içindedir. Yukarı
(2) Derridacı "ek" (supplement), bir şeyin varlığını güçlendirmez, tersine onun yokluğunun altını çizer. Bu kavramın bellek bağlamındaki anlamı, bizim ancak olayın gerçekleşmesinin ardından söz konusu olayın kalan etkileriyle bağlantıya geçebileceğimizdir; bizim olaya ilişkin anımız olayın kendisi değildir, hatta anının ilksel formu bile değildir. Yukarı
(3) Palimpsest terimi, üzerine yazılan ya da resim yapılan ve zaman içinde bir ölçüde silinen, sonra üzerine sürekli olarak tekrar yazılan ya da resim yapılan, dolayısıyla daha önceki yazı ya da çizimlere ait kalıntıların yüzey üzerinde görünür iz(ler) bıraktığı bir belge ya da sanat çalışması için kullanılır. Dolayısıyla bir palimpsest zaman içinde üzerine yazılan ya da çizilenleri içerdiğinden kendi tarihini de anlatacaktır. Bir metafor olarak, tarihin, geçmişte "ne olduğu"nun hikâyesi olmadığını, "yazmak" için sürekli bir mücadele içinde bulunmak anlamına geldiğini ifade eder. Her bir anlatı, ne kadar mükemmel ve tam olarak görülürse görülsün, delikler, boşluklar, kayıplar ve karşıtlıklarla doludur. Bir form olarak palimpsest birçok yerinden sızıntı yapar ve şimdiki zamanın düzenine alternatifler üretir. Yukarı

 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2024. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X