Elif Okan Gezmiş, "Biliyorum, ama yine de...", K24, 23 Ocak 2025
Yıllar önce katıldığım bir psikiyatri seminerinde, hastaneye yatırılan bir muhasebecinin değerlendirme görüşmesinde “incelemelerde bulunmak için kutuplarda birkaç ay geçirdiğinden” uzun uzun, heyecanla bahsetmesinin akabinde hastaya psikotik bozukluk tanısı verildiğini, ancak sonrasında hastanın sahiden de bir başına kutuplara gittiğinin ve orada araştırma faaliyetlerine katıldığının anlaşıldığını anlatmışlardı. Gelin görün ki, bu yeni bilgi tanıyı değiştirmemişti. Diğer bir deyişle, meşhur deyişi tersinden söylersek, sahiden de takip ediliyor olmanız paranoyak olmadığınız anlamına gelmiyordu.
Kuşkusuz, psikiyatrik tanılar tek bir hikâyeye dayanarak verilmiyor; bu hastada da kanaatin değişmemesinin başka makul gerekçeleri vardı. Öte yandan bu küçük vaka öyküsünün mevcut eksiltili halinin kanaatlerimizi nasıl geliştirdiğimizi büyük ölçüde özetleyen bir yanı var: Çoğu zaman tek tük veriye dayanarak büyük sonuçlara varıyor, bir defa vardık mı da fikrimizi kolay kolay değiştirmiyoruz. Öykündüğü doğa bilimlerinin aksine, konusuna dair evrensel tespitler ortaya koymada umduğu çıtayı (belki henüz?) yakalayamamış olan psikoloji biliminin insana dair görece güçlü bulgularından biri, beyinlerimizin büyük oranda enerji tasarrufu modunda çalışan, kestirme yolları seven bir işleyişi olduğuna işaret ediyor. Gün içinde irili ufaklı pek çok karar vermemiz gerektiği düşünüldüğünde anlaşılır bir adaptasyon mekanizması bu tabii; ne de olsa her şeyi uzun uzadıya düşünemeyiz. Ancak ne yazık ki uzun uzadıya düşünmemiz gereken şeylere de gereken vakti ayırmıyoruz (hatta bazen hiç vakit ayırmıyoruz). Bir insanın boyu posu, güzelliği, hatta kıyafetinin rengi onun başarısı, liderlik becerisi, zekâsı gibi pek çok –esasen ilgisiz– konuda kanaat geliştirmemize yetebiliyor örneğin. Dahası, aksi yönde sunulan kanıtlar baştaki kanaatimizi değiştirmektense ona sıkı sıkı tutunmamızla, bu yeni kanıtları da ona entegre edebilmek için kırk takla atmamızla sonuçlanıyor: Beyin enerji tasarrufunu seviyor ama kestirme yollarını her şeyden çok seviyor belli ki.
Fikir meselelerinde insanlar olarak vaziyetimiz buyken, ne komplo teorilerine inananlar ne de biliminsanlarının kendilerini paralarcasına bize göstermeye çalıştığı verileri yadsıyanlar o kadar da tuhaf gelmiyor insana belki ama, salt bu bilgi doğrultusunda tüm bunları “normal” bulup geçmek de bir kestirmecilik nihayetinde. Alenka Zupancic’in Türkçede yayımlanan son kitabı Biliyorum ama yine de…’yi uzun uzadıya düşünmem gerektiğini aslında içten içe bildiğim bu konudaki konforlu kestirmeciliğime bir son verme maksadıyla okudum; iyi ki de okumuşum. Bir yerlerde bizim üşendiklerimize kafa yoran birilerinin olması insana ilham veriyor.
Zupancic bu kitapta Türkçe basımda tercih edilen adında işaret edildiği üzere, bildiğimiz halde bilmezden geldiklerimizi veya kitabın orijinal adından (Disavowal) yola çıkarak söylersek, psikanalizde “yadsıma/değilleme” olarak bilinen savunma mekanizmasının (ve komşusu inkârın) özellikle de iklim krizi gibi “büyük” konulardaki görüşlerimizi nasıl etkilediğini ele alıyor.
Zupancic’i Neden Psikanaliz? veya Cinsellik Nedir? gibi diğer kitaplarından tanıyoruz aslında: Kendisi Lacan’cı kuram ve kuramcılardan hayli etkilenmiş –ve bir o kadarını da etkilemiş– bir felsefeci, ki Biliyorum ama yine de… de gerek Lacan etkisini gerekse yazarın felsefe metodolojisini güçlü bir şekilde hissettiriyor. Bu haliyle yoğun fakat derli toplu ve temelli bir tartışma yürütüyor Zupancic. Okurken ayağımın takıldığı tümsekler olduysa da, bu uzun deneme boyunca yazarla birlikte düşünmenin ufkumu genişlettiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
Zupancic lafı –benim aksime– hiç uzatmadan, bilimin otoritesinin günbegün çöküşüne hep beraber şahit olduğumuz bu çağda pek çoğumuzun aklındaki soruyu dosdoğru sorarak, kendi yanıtını da vererek anlatmaya başlıyor meramını:
Aydınlanma projesinin nasıl olup da örümcek kafalılığın zaferiyle sonuçlandığına hayret ediyor gibiyiz sık sık. Türlü türlü tuhaf inançların yükselişiyle, bilime duyulan güvensizlikle, rasyonel tartışmalardan tamamen uzak bir popülizmle… Lacan’cı psikanaliz bu soruya bir yanıt sunmaktadır: Birtakım karanlık kuvvetler, müphem dürtüler akla boyun eğdirip de bilgiye ve bilginin kanıtlarına üstün çıktığı için değil, akıl ve bilginin kendisinin karanlık ve “mantıksız” bir boyutu olduğu için. Çağımızın toplumsal bilmezden gelme tarzı arkaik ve müphem bir dürtüye geri dönüş değil, bilginin, aklın sapkın bir biçimidir. Akla ve bilime dönük çağrılar işte bunu unutmakta ya da göz ardı etmekte ve çoğunlukla ya öfkeli bir hüsranla ya da “bu insanlar ne kadar aptal” diye şaşkınlığa düşen bir kibirle son bulmaktadır. Bu çağrılar bilgi ve inanç arasında net bir ayrım yaparak iş görmektense, bilginin en karanlık inançları ayakta tutma görevi görebileceğini göz ardı etmektedir. Bilmezden gelme kavramı işte bunu anlamamızı sağlıyor. (s. 12)
Kitabın kalanının bu pasajda özet halde sunulan savların açılmasından oluştuğunu söylemek mümkün. Hemen peşinden gelen ilk bölümde, örneğin, gerçeğin ne olduğu ve gerçekle nasıl bir ilişki kurduğumuz üzerine düşünmeye davet ediliyoruz. Lacan’ın 11. Seminer’de tartıştığı yangın rüyası üzerinden Zupancic bize dünyanın dört bir yanında çıkan yangınların bizde uyandırdığı dehşetin, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı duygusunun esasında “rüya görmeye devam etmemize” hizmet ettiğini, küçük yangınları söndürmekle uğraşırken esas büyük yangın olan iklim krizini yadsımaya devam edebildiğimizi anlatıyor. Afeti ve felaketi eksik olmayan ülkemizde bir hayli aşina olduğumuz bir durum bu: Her büyük olayın ardından, bu ister deprem olsun ister maden “kazaları” veya orman yangınları, yazarın da tarif ettiği gibi büyük bir “uyanış” yaşadığımızı, nicedir göz ardı ettiğimiz bir konuyu artık görmezden gelemeyecek hale geldiğimizi hissediyor, bundan böyle hayatımızda bir numaralı meselemizin o konu olacağına samimiyetle inanıyor, ancak üç beş güne kalmadan rutinimize geri dönüyoruz. Diğer yandan, belli ki bu durum sıkça dile getirildiği üzere “bizim milletin balık hafızalı olması”yla alakalı değil; belli ki, Lacan ve Zupancic haklıysa şayet, insanlar olarak rüyamızdan ancak tekrar uykuya dalabilmek için uyanıyoruz. Yan odamızda çıkan yangına o an müdahale etmezsek biz de kül olup gideriz ne de olsa, ama o yangın bir defa söndü mü, ki yorucu da bir şey yangına müdahale etmek, bu tür durumların tekrarlanmaması için gereken önlemleri almak veya sorumluları tespit etmek gibi ileri aşamalara geçemeden yatağımıza geri yığıldığımız aşikâr.
“Peki neden böyle?” sorusu ise tek bir yanıt verilemeyecek kadar karmaşık, ki Zupancic kitap boyunca sayısız yanıt, gerekçe sıralıyor da (bu sırada yaptığı Lacan’cı okumanın da hayli doyurucu, düşündürücü olduğunu söylemek gerek). Ancak nihayetinde temel mesele, anlaşılan“daha büyük” bir sorunu görmezden gelme ihtiyacımıza dayanıyor. Yazara göre iklim krizi yadsınan büyük bir sorun örneğin, ama aslında ondan da büyüğü var ki, o da kapitalizmin vahşeti. Diğer bir deyişle, kapitalizmin acımasızlığını görmemek için yol açtığı iklim krizini de göz ardı ediyoruz. Maskenin ardından maske çıkıyor bir bakıma. Bu da Zupancic’in argümanının aksayan yönlerinden biri gibi geliyor bana: Yadsınan her hakikatin ardında büyük, daha büyük, en büyük başka bir hakikat mi aramalı? Nereye kadar peki? Rüyadan uyanıp yangını söndürmeye koştuğumda aslında ikinci bir rüyada olmadığımı nerden bileceğim? Ve tabii esas kritik soru: O yadsınan baş problemin kapitalizm (veya herhangi başka bir şey) olduğunu kim belirliyor? Neden “asıl” hakikat bu?
Burada yazarın hakkını da vermek gerek gerçi: Kitap boyunca Kartezyen şüpheye o kadar yer ayırmış ki, insanın bu tür soruları soracağı yoksa da sorası geliyor; yazarla hemfikir dahi olsanız durduk yerde şeytanın avukatlığına soyunmuş bulabiliyorsunuz kendinizi. Öte yandan yazarın bu konudaki –bana göre– çelişkili değilse bile kafa karıştıran tutumu tartışma ilerledikçe kendini daha çok hissettiriyor. Örneğin, özellikle komplo teorilerine ayırdığı son bölümlerden birinde, başta da bahsettiğim üzere, gerçeği görmektense mevcut görüşümüzü muhafaza etmeye gayret edişimizi komplo teorilerinin sürdürülmesinde etkili bir unsur olarak ele alırken çok tuhaf bir örnek seçmiş kendine: Güneş merkezli hipoteze vaktiyle gösterilen direnç. Komplo teorilerinde temel meselenin “bu dünyada olup bitenleri ve görünenleri bariz açıklamalardan farklı ve önden verili bir sonucu (komplo teorisinin temel iddiaları içinde bulunan bir sonucu) elde edecek şekilde okuyup yorumlamak” olduğunu söyledikten sonra, giderek artan teleskopik gözlemler yer merkezci bakış açısını sürdürmeyi zorlaştırdığı, güneş merkezli hipotez bu olguları çok daha iyi ve sade açıklayabildiği halde sırf en temel kozmolojik ön kabullerde köklü değişikliğe gitmemek uğruna giderek karmaşıklaşan bir teori geliştirdiğini anlatıyor. Fakat yer merkezcilerin bu tutumunu, hiç beklenmeyecek bir biçimde veya tam aksini söylemek mümkünken, komplo teorisyenlerinin yaptığı şeyle bir tutuyor:
Komplo teorisyenleri de işte bu (...) pratiği anımsatıyor çoğu zaman: İnandıkları ve başlangıç noktası olarak aldıkları kendi gerçeklik versiyonlarını gerekçelendirmek için aynı olaylara dair ilave hipotezler ve çok daha karmaşık açıklamalar getiriyorlar. (s. 99)
Sonda yapılan bu açıklama itibariyle benzetme kulağa ne kadar anlaşılır gelse de, bir öncesinde alıntıladığım komplo teorilerindeki “temel mesele” bahsi de düşünüldüğünde, örneğin genelindeki asıl “komplo teorisyeni” bir bakıma Kopernik değil mi? Çağın bilimsel otoritesinin kadim birikimleri doğrultusunda geliştirip savunduğu kozmoloji kuramının aksini savunan, “daha iyi ve çok daha sade” bir açıklama getiren? Kuşkusuz, getirilen alternatif açıklamanın ampirik yöntemlerle test edilebilir olması, ki bu bağlamda nihayetinde ana kabul haline gelebilmesi onu bilimsel bir hipotez, bir önerme kılıyor ve bu haliyle ipe sapa gelmez bir komplo teorisinden ayırıyor. Peki bu, bugün “komplo teorisi” olarak adlandırsak da, rasyonellikten o kadar da kopuk olmayan kimi başka iddialar için de geçerli olamaz mı?
Aşı karşıtlığını ele alalım: Vücuda çipler zerk edilmesi veya hastalıkların aslında olmaması gibi görece uç argümanlı versiyonlarını bir kenara bırakırsak, aşı karşıtlarının nihayetinde birleştiği temel fikir egemenlerin (yani, zengin erk sahiplerinin) dünya nüfusunu azaltmaya yönelik planlı bir çalışma yürüttüğü ve bunu da milyarlarca dolarlık farmakoloji endüstrisi eliyle yapmaya çalıştığı. Yaygın karşıt görüş ise bu fikirleri esas itibariyle paranoyakça buluyor ve komplo teorisi olarak nitelendiriyor. Ama bir saniye; burada öne sürülen fikir tam da Zupancic’in işaret ettiği yadsımadan kendini kurtarmış bir fikir değil mi? Hem kapitalizmin vahşetini hem de nüfus azaltma çabasının gerekçesi olarak çevre krizini dosdoğru teslim etmiyor mu? İddiasını belki solun dahi kabul edebileceği bir ekonomi politiğin üstüne kurmuyor mu? Hakikati yadsımayarak en azından bireysel etki alanında (aşı olmayı reddederek ve başkalarına da bunu telkin ederek) eyleme geçmiyor mu? Dahası, burada öne sürülen iddiaların bugün test edilmesi veya ispatlanması mümkün olmasa dahi ilerde bu tür stratejilere, planlara dair belgeler ortaya çıkması çok mu imkânsız? Hele ki egemenlerin kendi çıkarları için neler yapabileceğine, nasıl da sınır tanımadığına tarih boyunca defalarca şahit olduğumuz (ve yazık ki olmaya devam ettiğimiz) düşünüldüğünde…
Elbette burada maksadım ne Zupancic’in savındaki kapitalizmin vahşeti meselesine karşı çıkmak ne de aşı karşıtlığını savunmak. Bu örnekleri yalnızca kitapta yürütülen tartışmanın çok da oturmadığı (veya en azından bana yeni sorular sordurduğu) yerleri gösterme amacıyla veriyorum. Zupancic’in kitap boyunca zımnen “gerçek, hakiki, esas” bir otorite üzerinden konuştuğunu düşünüyorum; diğer bir deyişle onun zihninde “gerçekten gerçek bir gerçek” var ve insanlığın bunu yadsıdığı varsayımı üzerine bina ediyor metni. Ancak yadsınan bir esas hakikat birilerince tayin edilmiş olmalı; tabii kendiliğinden var olan, adeta gökten zembille inen bir “doğal” hakikat varsaymıyorsak. Bu durumda daha da büyük sorular sormak zorunda kalıyoruz ister istemez: Herkesin bir tür kendi hakikati olsa da tüm hakikatlerin eşdeğer olmadığını neticede öyle veya böyle “biliyoruz” dersek, hakikatler hiyerarşisini nasıl, nelere göre kuruyoruz? Dünyaya, dünyaya dair bir şeylere getirilen açıklamaları öznelerinden ayrıştırarak ele alabilsek, örneğin, “çalıştığı” sürece eşit ölçüde makul ve değerli mi saymalıyız hepsini, yoksa bazılarını daha güçlü, daha akla yatkın (kimin aklına?) kılan bağımsız kriterlerimiz var mı? (Sonuçta her şeyi ampirik olarak test edemediğimiz, edemeyeceğimiz, etsek dahi ampirik verilerin yeni teknolojilerle/koşullarla/değişkenlerle farklı sonuçlar verebileceği aşikâr, keza ampirizmin insanlık tarihinde görece yeni bir altın standart olması da öyle.)
Bu soruların altından kalkmak, en azından bu yazıda mümkün görünmüyor. O halde belki tartışmanın en başına dönüp daha pragmatik bir yerden düşünmeli konuyu: Neden uykuya geri dalmamız şart? Veya şöyle soralım: Uyanınca ne olacak? “Uyanık” biri nasıl biridir tam olarak? Yazarın işaret ettiği yoldan gidip kapitalizmin yol açtığı yıkımı amasız fakatsız bilirsem, görürsem, kabul edersem, bu bilgiyle tam olarak ne yapacağım? Küresel felaketin çapı, şiddeti, kökleşmişliği karşısında tek başıma çırılçıplak dikilme cesareti göstermem neye yarayacak? Bir şeyi değiştirebilecek miyim? Peki bana ne olacak sonunda?
Yadsıma bir savunma mekanizması; savunma mekanizmaları da, adı üstünde, bir tehdit karşısında var oluyor. Baş etmemiz gereken bir şeye karşı kendimizi savunuyoruz diğer bir deyişle; ama şu yolla ama bu yolla. Kaçmak da bir tür baş etme midir? Başka yollar bulana kadar öyledir kuşkusuz. Bana kalırsa uyuyoruz, çünkü gerçeğin dehşeti bizim haz peşinde koşmayı seven tembel zihnimizin tek başına kaldıramayacağı, kaldırsa dahi etki edemeyeceği kadar büyük. Aslında Zupancic de sonuç bölümünde söylüyor bunu:
Travmayla doğrudan yüzleşmek mümkün değildir, onu travma yapan nokta budur. (...) Bir travma ne kadar travmatikse, biz de o kadar uyuşuruz genellikle. (s. 110)
Tehdit büyük, gücümüz belli; mecbur kaçacağız.[*] Nereye kadar? Zupancic de en nihayetinde bunu soruyor bize.
Fakat sonrasında sunduğu çözüm önerisi doğrusu biraz muğlak. “Normal, günlük gerçekliğin çatlaklarında travmanın ve doğurduğu sonuçların izini sürmemiz”, “krizlerin ‘gerçek ve daha derin nedenleri’ne eğilmemiz” gerektiğini söylüyor örneğin ama aynı bölümde “gerçek bir özgürleşme mücadelesi[nin] nihayetinde bu krizleri açıklayabilen doğru nedenselliğin ortaya konmasıyla ilgili” olmadığını da öne sürüyor. Haliyle ben Zupancic’in tam olarak nasıl bir çıkış yolu gösterdiğini anlayabildiğimi sanmıyorum. Ancak bir tür çıkış yolu olduğu muhakkak; travmanın karşısındaki aczimiz bir yana, “birtakım güçlerin” güdümündeki pasif oyuncaklar değiliz ne de olsa. İnsanlık tarihi en yerleşik kanıların, en sert dogmaların bile neredeyse “bir gecede” hükümsüz kaldığı örneklerle dolu. Demek ki fikrimizi pekâlâ değiştirebiliyoruz; inançları bile değiştirebiliyoruz. Yeter ki aynı yeni hikâyeye inanalım. Anlaşıldığı üzere, hakikat de bir tür uzlaşım gerektiriyor madem, hakikatin uzlaşabildiğimiz kadarında, kaldırabileceğimiz kadarında uzlaşalım. Tekrar rüyaya dalmamanın yolu belki de rüyaları gerçeğe taşımaktan geçiyordur: Belki de çözüm gündüz gözüyle birlikte göreceğimiz yeni düşlerde uzlaşmaktır.
[*] Esasında ilginç bir şey var burada da ama lafı daha fazla uzatmamak için dipnot düşmekle yetineyim: Savunma mekanizmaları da benliğin, yani nihayetinde kişinin gücüne göre ilkelden gelişkine uzanan bir yelpazede sınıflandırılıyor. Yadsıma bu bağlamda ilkel bir savunma mekanizması. Daha gelişkini nedir derseniz, mizah örneğin en gelişkinlerden biri ki, sosyal medyada örneklerine sıkça şahit oluyoruz. İklim krizini veya kapitalizmin vahşetini “şakaya vurmak” da bir şeyi çözmez tabii, ama kitaptaki tartışma bağlamında düşünürsek, görece daha fazla yüzleşme/tanıma barındıracağı da gerçek.