ISBN13 978-605-316-239-1
13x19,5 cm, 368 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, 1996
Tarihin Cinsiyeti, 2003
Dünyayı Bugünde Sevmek, 2012
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş: Dünyada Bir Yer Edinmek, s. 12-14

Kişi kendini dünyadaki yerini kaybetmiş gibi hissettiğinde şairlerde, düşünürlerde, kitaplarda bir sığınak arar, yersiz yurtsuzluk duygusuyla baş edebilmek için. Yıllardır tarihin, teorinin ve şairlerin peşinde koşmam sanıyorum bu yüzden. Hele son yıllarda iyice karanlıklaştığını gördüğüm bir dünyada giderek daha fazla politika teorisi ile, özel olarak da Hannah Arendt’in politika teorisi ile uğraşmamın nedeni de, bu. Ama şairler ve edebiyatçılar politik düşünce uğraşısında beni hiç yalnız bırakmadılar. [1] Zaten politika teorisinin, tıpkı şiir gibi, hayat ile yakın, karmaşık ve çağrışımlı bir ilişkisi olduğu kanısındayım, çünkü “şiirsel serbestlik” (poetic licence) gibi “politik teori serbestliği” de söz konusu.

“Politik teori serbestliği”, düşünme ile eylem arasında daha yakın bir ilişki kurulmasını mümkün kılar. Politika teorisi, akademik bir disiplin olduğu halde kişinin toplumsal ve siyasal adanmışlık duygusuna ve pratiğine karşılık verebilen bir alandır. Bu da size, genel olarak akademisyenlerin yapmaması gerektiği düşünülen bir şeyi, yani hayata ilişkin politik bir pozisyonu savunma iznini ve, sadece onu değil, sorumluluğunu verir. Bir yandan politikayı bir araştırma nesnesi olarak ele alıp incelerken bir yandan da eleştirel düşünme ile olaylar ve olgular arasındaki bağı kurarak var olanın değişmesi için çaba harcama göreviniz vardır. Aslında burada ironik bir paradoks da yok değil. Çünkü politika teorisyeni, “bir yandan insanlara yaptıkları şeyler hakkında değişmez [normatif] hakikatler vazederken diğer yandan yaptıklarını değiştireceklerini umut eder.” [2] İronik olmasına ironiktir ama bu umut ve sorumlulukla davranmak, sizin “kim” olduğunuzu inşa ederek bu dünyada bir yer edinmenizi de sağlar.

“Politik Teori Serbestliği”nin Sorumluluğu

Bu kitapta yer alan ve benim öğrenme ve öğretme serencamımı yansıtan son metinde değindiğim gibi, politika teorisinin en önemli boyutlarından biri, insanların dünyayı ve kendilerini nasıl anladıklarını anlamaktır. Demek ki esas kaygısı, anlamdır. İnsanlar etraflarındaki dünya üzerinde, kendileri ve başkaları üzerinde düşünürler, yorum yaparlar, yargılarda bulunurlar; dolayısıyla kendini yorumlayan bir varlığı anlamak için kendi üzerinde düşünen, kendini yorumlayan bir varlık olmak gerekir. Kendini bilmek, başkalarını bilmenin koşuludur. Anlam ise ilişkiseldir; nesnel yasalardan ziyade insanlar arasında paylaşılan, öznellikler arası anlama ediminde temellenir. Politik teorinin değeri, doğrulanabilir öngörülerde veya kesinliği kendinden menkul yargılarda bulunmasında değil, ortak dünyayı anlamaya çalışarak, değerlendirerek, yorumlayarak siyasal yaşama anlamlı biçimde bilgi sağlamasında yatar. [3]

Elbette bunu yaparken, verili kavramları ve varsayımları sorgulamak, onları eleştirel aklın süzgecinden geçirmek durumundadır. Ancak bu niteliğine bağlı kalabilirsek gündelik eylemlerimizin ve politik kurumlarımızın ardında yatan önyargıları, değerleri, ilişkileri eleştirel bir incelemeye tabi tutmamız, çevremizdeki olaylara mesafeyle bakabilmemiz ve değerlendirmemiz, kavramları berraklaştırıp “zihnimizi genişletmemiz” mümkün olabilir. Eleştirel düşünme sadece bilgiye erişmekle ilgili bir şey değildir, aynı zamanda kamusal alanda ahlaki bir duruşu da öğrenmek ve öğretmektir. Zihnin nasıl genişletileceği ile ilgilenmenin yanı sıra, bu dünyada nasıl yaşanacağını, başkalarıyla nasıl etik bir ilişki kurulacağını da mesele edinir. Bu mesele, dünyaya karşı sorumluluğa ve aydın cesaretine işaret eder. Sorgulama sayesinde daha önce bize doğal, normal, verili görünen şeylerin tartışılabilir olduğunu, hiç de kaçınılmaz olmadıklarını görerek ve göstererek politikayı “başka türlü” kavramanın ve yapmanın yolunu açabiliriz. Politika teorisi bu şekilde olayların ve olguların farklı, çoğul yorumları olabileceğini ortaya koyduğu zaman, bizim onlara ilişkin değerlerimizin, bakışımızın değişmesine yol açabilir. Böylelikle yeni ilişkiler, yeni bağlar kurabilmek, yeni başlangıçlar yapabilmek de mümkün olur.

Bu türden bir politika teorisi kavrayışı benim Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki öğretim geleneğinden edindiğim ve sürdürmeye çalıştığım bir yaklaşım ve böyle bir anlayış çerçevesinde Hannah Arendt’in teorisinin ve yazma tarzının bana çok yakın gelmesi hiç de tesadüf değil. 68 kuşağının bir mensubu olarak o kuşağın umutlarını ve hayal kırıklıklarını paylaştım. Hayal kırıklığı esas olarak iktidar denen şeyin, Foucault’nun deyişiyle “mikro iktidarların” muhalif hareketlerde de mevcut olabildiğini ve tüm iktidar biçimleri gibi bunların da eril hiyerarşilere ve mutlak hakikat iddiasına dayandıklarını yaşayarak anlamaktan kaynaklandı. Ama 68’in umutlarından, yani eşitlik ve özgürlük peşinde koşmaktan, başka bir dünyanın mevcut olabileceği inancından hiç vazgeçmedim. Verili dünyayı sorgulama tutkum ve var olan toplumsal ve siyasal koşulların değişmesi gerektiğine/değişebileceğine olan inancım, mevcut entelektüel birikimim ve hayat tecrübemle birleşerek beni feminist teoriyle beraber Hannah Arendt’in düşüncesine yöneltti. O yüzden bu kitaptaki tüm yazılarda bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak onun düşüncesinden izler görmek mümkün.

Bütün yazıları kesen ortak nokta ise, bir yandan eşitsizliğe ve baskıya karşı direnmenin, bir yandan da insanların benzersizliğine ve farklılığına dayanan çoğulluk olgusunun vurgulanması. İnsanlar eylemde bulunurken ister istemez bir ilişkiler ağı içine girerler, yaptığımız hiçbir şey sadece bizi ilgilendirmez. Gene de yapmayı ve yapmamayı seçtiğimiz şey bizi başkalarından ayırır ve hem başkalarından farklılığımızı, hem de sonuçta birlikteliğe, çoğulluğa değer verip vermediğimizi ortaya koyar. Zaten farklılık olmasaydı, hepimiz aynı olsaydık birbirimizle konuşmaya ve iletişmeye, yazmaya gerek olur muydu? Hepimiz nasılsa aynı şekilde düşünür ve davranırdık. O zaman söz ve eylem üzerine kurulu politikanın gelişmesi de mümkün olmazdı. Böyle bir durumun dünyayı nasıl bir çöle çevireceğini tahayyül ettiğimizde “yeryüzünün ilkesinin çoğulluk” olduğunu anlamamız kolaylaştığı gibi, totaliter rejimlerin neden en başta çoğulluğu ve farklılığı bastırmaya çalıştıklarını da daha iyi kavramak mümkün oluyor. ...

Notlar


[1] Üstelik çoğu kez söylemek istediklerimi benden daha iyi söyleyerek işimi kolaylaştırdılar. Bu kitapta yer alan “Arendt-Heidegger İlişkisinin İzdüşümünde Bağışlama, Dostluk ve Aşk” yazısını yazarken W. H. Auden’dan alıntıladığım şiir buna çok iyi bir örnek. Auden bu şiirde, Heidegger hakkındaki duygumu ne benim ne de sanıyorum düzyazının verebileceği bir derinlikle ifade ediyor. Metne dön.
[2] H. Pitkin, The Attack of the Blob: Hannah Arendt’s Concept of the Social, Chicago University Press, 1998, s. 241-42. Metne dön.
[3] Günther Anders’in sözleri bu bağlamda çok anlamlı: “Dünyayı değiştirmek yeterli değildir. Bu zaten yaptığımız bir şey ve büyük ölçüde bizim dahlimiz bile olmadan gerçekleşiyor. Onun yerine, dünya biz olmadan değişmeye devam etmesin ve nihayetinde bizim var olmadığımız bir dünyaya dönüşmesin diye bu değişimi yorumlamamız gerekir.” L’Obsolescence de l’homme. Sur l’âme à l’époque de la deuxième révolution industrielle, Cilt I, Bölüm 2 (giriş sayfası), Ed. L’encyclopédie des nuisances, 1956 (Faro, 2002). Metne dön.

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X