ISBN13 978-605-316-225-4
13,5x21,5 cm, 464 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Şarkiyatçılık, 1999
Kış Ruhu, 2000
Geç Dönem Üslubu, 2008
Medyada İslam, 2008
Başlangıçlar, 2009
Yersiz Yurtsuz, 2014
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 11-15

Şarkiyatçılık’ın yayımlanmasının (1978) üzerinden aşağı yukarı beş yıl geçtikten sonra, o kitabı yazarken kültürle imparatorluk arasındaki genel ilişki konusunda gözümde netleşmiş olan bazı fikirleri toparlamaya başladım. Bu toparlamanın verdiği ilk sonuç, 1985 ve 1986 yıllarında ABD, Kanada ve İngiltere’deki üniversitelerde verdiğim bir dizi konferans oldu. Söz konusu konferanslar elinizdeki kitabın o vakitten bu yana beni sürekli olarak uğraştıran temel tezini oluşturdu. Ortadoğu ile sınırlı tuttuğum Şarkiyatçılık’ta ortaya koyduğum tezler, önemli sayıda antropoloji, tarih ve alan araştırması ile geliştirilmiş durumda. Dolayısıyla ben de burada, ilk kitaptaki tezleri genişleterek modern Batı metropolleri ile bu metropollerin denizaşırı toprakları arasındaki ilişkilerin daha genel bir biçimlenişini betimlemeye çalıştım.

Bu kitapta yararlanılan, Ortadoğu’ya ilişkin olanlar dışındaki malzemelerden bazıları, Avrupalılar tarafından yazılmış ve Afrika’yı, Hindistan’ı, Uzakdoğu’nun bazı bölümlerini, Avustralya’yı ve Karayipler’i konu alan kaynaklardır; aralarından bazıları için kullanılmış olan nitelemeyle, bu Afrikacı ve Hindistancı söylemleri, Avrupa’da uzak ülkelere ve halklara tahakküm etmek yönünde gösterilen genel çabaların bir parçası olarak, bu nedenle de İslam dünyasının şarkiyatçı betimlemesiyle ve Avrupa’nın Karayipler, İrlanda ve Uzakdoğu hakkındaki özel tasavvur tarzlarıyla ilgili görüyorum. Bu söylemlerde çarpıcı olan noktalar, “gizemli Doğu” betimlemelerinde ve “Afrikalı [ya da Hintli, İrlandalı, Jamaikalı, Çinli] zihniyeti”ne ilişkin klişelerde durmadan rastladığımız retorik, ilkel ya da barbar halklara uygarlık götürme düşünceleri, “onlar” yanlış davrandıkları ya da isyancılık ettikleri zaman kamçı, ölüm ya da uzun süreli cezalarla cezalandırılmaları gerektiği, çünkü “onlar”ın en çok kaba kuvvetten ya da şiddetten anladıkları ve “biz”im gibi olmadıklarından yönetilmeyi hak ettikleri konusundaki, rahatsız edici ölçüde tanıdık gelen fikirlerdir.

Oysa Avrupa dışındaki dünyanın hemen her yerinde, beyaz adamın gelişi bir biçimde direnişe yol açmıştır. Şarkiyatçılık’a almadığım nokta, Batı egemenliğine gösterilen ve tüm Üçüncü Dünya’daki büyük sömürgecilik karşıtı harekette doruğa çıkan tepkiydi. On dokuzuncu yüzyıl Cezayir’i, İrlanda ve Endonezya gibi çok çeşitli yerlerdeki silahlı direnişlerin yanı sıra, hemen her yerde görülen kültürel direnişlerde, ulusçu kimliklerin öne çıkarılması ve politika alanında da ortak hedefleri kendi kaderini belirleme ve ulusal bağımsızlık olan örgütlerin, partilerin kurulması yönünde hatırı sayılır çabalar harcanmıştır. Hiçbir emperyal karşılaşma etkin bir Batılı saldırganın miskin ve hareketsiz yerliyle karşılaşması biçiminde olmamıştır; her zaman bir etkin direniş söz konusu olmuş, pek çok durumda da sonuçta direniş üstün gelmiştir.

Bu iki etmen –emperyal kültürün dünya düzeyindeki genel biçimlenişi ve emperyal güce karşı tarihsel direniş deneyimi–, elinizdeki kitabı Şarkiyatçılık’ın bir devamından ibaret olmaktan çıkarıp başka bir girişim durumuna getiriyor. Her iki kitapta da, oldukça genel bir biçimde “kültür” adını verdiğim şeye ağırlık verdim. “Kültür” sözcüğü benim kullanımımda özellikle iki anlama geliyor. Birincisi betimleme, iletişim ve gösterim sanatları gibi, başlıca amaçlarından biri haz olan ve iktisadi, toplumsal ve siyasal alanlardan göreli bir özerklik içinde, genellikle estetik biçimlerde var olan uygulamalar anlamını taşıyor. Bunların içinde, kuşkusuz, hem dünyanın uzak yerlerine ilişkin popüler bilgi stokları hem de etnografya, tarih yazıcılığı, filoloji, toplumbilim ve edebiyat tarihi gibi akademik disiplinlere ait uzmanlık bilgileri var. Bu kitapta yalnızca on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların modern Batılı imparatorluklarının üzerinde durduğumdan, özellikle roman gibi, emperyal tavırların, göndergelerin ve deneyimlerin oluşumunda son derece önemli olduğuna inandığım kültürel biçimleri ele aldım. Önemli olan yalnızca romandı demek istemiyorum; söylemek istediğim, İngiltere ve Fransa gibi büyümekte olan toplumlarla bağlantısı özellikle incelemeye değen estetik nesnenin roman olduğu. Modern gerçekçi romanın ilk örneği Robinson Crusoe’dur; bu romanın, uzak, Avrupa dışında bir adada kendine yurt yaratan bir Avrupalıyı konu alması kuşkusuz rastlantı değil.

Son zamanlarda yayımlanan eleştiri çalışmalarının oldukça büyük bir bölümü anlatısal kurguda yoğunlaştıysa da, anlatısal kurgunun imparatorluk dünyasındaki ve tarihindeki konumu üzerinde duran pek çıkmadı. Okurun hemen fark edeceği gibi, anlatı bu kitaptaki tezim açısından yaşamsal bir önem taşıyor. Bunun nedeni, dünyadaki tuhaf bölgeler konusunda araştırıcılarla romancılar tarafından söylenenlerin özünü öykülerin oluşturduğunu düşünmemdir; öyküler ayrıca, sömürgeleştirilen halkların, kendi kimliklerini ve kendi tarihlerinin varlığını öne sürmekte kullandığı bir yöntemdir. Emperyalizmde asıl savaşın toprak konusunda verildiğinde kuşku bulunmamakla birlikte, iş toprağın sahibinin kim olduğuna, yerleşme ve toprağı işleme hakkının kime ait olduğuna, toprağa kimin baktığına, kimin geri aldığına ve şu anda geleceğini kimin planladığına gelince, bu konuların düşünülmesinde, çekişme konusu edilmesinde, hatta belli bir süre boyunca da, karara bağlanmasında, anlatı kullanılmıştır. Bir eleştirmenin belirttiği gibi, ulusların kendileri anlatıdır. Anlatı gücü, ya da başka anlatıları biçimlenmekten, su yüzüne çıkmaktan alıkoyma gücü, kültür ve emperyalizm açısından hem çok önemli hem de bu ikisi arasındaki başlıca bağlantılardan biridir. En önemlisi, özgürleşme ve aydınlanma konulu büyük anlatıların, sömürge dünyasındaki halkları isyana ve emperyalist boyunduruğu kaldırıp atmaya yöneltmiş olmasıdır; bu süreçte söz konusu öykülerle başkişileri, pek çok Avrupalı ve Amerikalıyı da peşinden sürüklemiş, yeni eşitlik ve dayanışma anlatıları için onlar da çaba göstermiştir.

Kültür kavramının ikinci ve zor algılanır niteliği ise Matthew Arnold’un 1860’larda belirttiği üzere, inceltici ve yükseltici bir öğeyi, her toplumun bildiği ve düşündüğü en iyi şeylerden oluşan dağarcığı içeren bir kavram olmasıdır. Arnold, kültürün, modern, saldırgan, ticari ve kabalaştırıcı bir kentsel varoluşun getirdiği yıkımları, tümüyle zararsız duruma getirmese bile, hafiflettiğine inanır. Düşünülmüş ve bilinen en iyi şeylerden geri kalmamak için, ayrıca kendinizi, kendi halkınızı, toplumunuzu ve geleneğinizi en aydınlık biçimiyle anlamak için, Dante ya da Shakespeare okursunuz. Kültür, zamanla, ve genellikle saldırgan bir biçimde, ulusla ya da devletle birlikte anılmaya başlanır; bu durum, hemen her zaman bir miktar yabancı düşmanlığı içererek, “biz”i “onlar” dan farklılaştırır. Bu anlamda kültür bir kimlik kaynağıdır; son zamanlarda kültüre ve geleneğe olan “dönüş”lerde gördüğümüz gibi, oldukça da savaşkan bir kaynaktır. Söz konusu “dönüş”ler, çokkültürlülük ve melezlik gibi göreli olarak liberal felsefelerle ilişkili serbestliklerin karşıtı olan düşünsel ve ahlaki katı davranış kurallarıyla atbaşı gidiyor. Eski sömürge dünyasında ise çeşitli dinsel ve ulusçu fundamentalizm akımlarını ortaya çıkarmış durumda.

Bu ikinci anlamıyla kültür, çeşitli siyasal ve ideolojik davaların birbirine girdiği bir tür tiyatrodur. Dingin Apollon inceliğinin yaşandığı bir yer olmak şöyle dursun, çeşitli davaların gün ışığına çıkıp birbiriyle kavgaya tutuştuğu bir savaş alanı bile olabilmekte, ve örneğin, başkalarından önce kendi ulusal klasiklerini okumaları gerektiği öğretilmiş olan Amerikalı, Fransız ya da Hindistanlı öğrencilerden kendi uluslarına, sadıkane ve genellikle de eleştirmeksizin hayran ve ait olmaları, başkalarına karşı ise aşağılayıcı ya da kavgacı olmaları beklenmektedir.

Böyle bir kültür anlayışının ortaya çıkardığı sorun, insanın kendi kültürüne tapınmasına yol açmasının yanında, bu kültürün gündelik dünyayı aşan, gündelik dünyadan az çok kopuk bir şeymiş gibi düşünülmesini getirmesidir. Bu durum, insan bilimleri profesyonellerinin çoğu için, kölecilik, sömürgecilik ve ırkçılık gibi uygulamaların alçakça uzayıp giden acımasızlığı ve emperyal boyunduruk ile, bu uygulamalara girişmiş toplumların şiiri, romanı ve felsefesi arasında bağlantı kurmayı olanaksızlaştırıyor. Kitap üzerinde çalışırken keşfettiğim anlaşılması güç gerçeklerden biri, hayranı olduğum İngiliz ve Fransız sanatçılar arasında, “tabi” ya da “aşağı” ırklar kavramına, Hindistan’ı ya da Cezayir’i yöneten resmi görevlilerin büyük bir doğallıkla benimseyip uyguladıkları bu kavrama itiraz edenlerin azlığıdır. Bu gibi kavramlar geniş ölçüde kabul görmüş, on dokuzuncu yüzyıl boyunca Afrika topraklarının emperyal amaçlarla ele geçirilmesini teşvik etmiştir. Eleştirmenler, Carlyle’ı, Ruskin’i, hatta Dickens ve Thackeray’i bile düşünürken, sanıyorum genellikle bu yazarların sömürgeci yayılmaya, aşağı ırklara ya da “zencilere” ilişkin fikirlerini kültürden çok farklı olan bir bölmeye havale etmiş, kültürü, kendilerinin “hakikaten” ait oldukları ve “gerçekten” önemli olan çalışmalarını gerçekleştirdikleri yüksek etkinlik alanı saymışlardır.

Böyle anlaşılan kültür, koruyucu bir kapalı alan durumuna gelebiliyor: İçeri girmeden önce politik görüşlerinizi kapıda bırakınız. Meslek yaşamının tümünü edebiyat öğreterek geçirmiş, ancak, İkinci Dünya Savaşı öncesi sömürge dünyasında büyümüş biri olarak, kültürü böyle –yani dünyevi bağlarından arındırılıp karantinaya alınmış olarak– değil, olağanüstü çeşitlilikler gösteren bir çaba alanı olarak görmenin çok zor bir iş olduğunu anladım.Elinizdeki çalışmada ele aldığım roman ve diğer kitapları çözümlememin nedeni her şeyden önce, bu kitapları benim ve pek çok başka okurun haz duyduğu ve yararlandığı, değerli ve hayran olunası sanat yapıtları ve öğretici çalışmalar saymamdır. İkinci meselem ise bu kitapları yalnızca verdikleri haz ve yararla değil, apaçık bir biçimde parçası oldukları emperyal süreçle de bağlantılandırmaktır; bence şimdiye değin dikkate alınmamış olan bu yön konusunda öğrenmekte olduklarımız, o yapıtları kendi toplumlarının sorgulanmamış gerçekliğinin oluşumuna katıldıkları için mahkûm etmemize ya da durumu görmezden gelmemize yol açmaktan çok, okuma ve anlama yetimizi somut bir biçimde artırmaktadır.

Burada, aklımdan geçenleri biraz açmak için, ünlü ve büyük iki romana değinmek istiyorum. Dickens’ın Büyük Umutlar (1861; 1983) adlı yapıtı, öncelikle, kendi kendini aldatmayla ilgili bir roman; Pip’in çok çalışmaksızın ve soyluluğa dayalı gelir kaynakları bulunmaksızın beyefendi olmak amacıyla gösterdiği boş çabaları konu alıyor. Pip yaşamının ilk dönemlerinde bir hükümlüye, Abel Magwitch’e yardım eder, o ise Avustralya’ya nakledildikten sonra, genç koruyucusuna olan borcunu büyük paralarla öder; parayı ödeyen avukat hiçbir şey belirtmediğinden, Pip paranın yaşlı bir hanımefendiden, Miss Havisham’dan geldiğine inanmaktadır. Magwitch daha sonra yasadışı olarak Londra’da yeniden ortaya çıkar ama her yanından kusur ve tatsızlık aktığından Pip tarafından hoş karşılanmaz. Ancak sonunda Pip, Magwitch’le ve gerçekliğiyle barışır: Aranan, ele geçen ve ölümcül derecede hasta olan Magwitch’i, reddedilecek ya da yadsınacak biri olarak değil, vasisi olarak kabul eder; oysa gerçekte Magwitch İngiliz hükümlülerin ülkeye geri getirilmek üzere değil, ıslah edilmek üzere yollandıkları bir ceza sömürgesi olarak tasarlanmış Avustralya’dan geldiğinden, kabul edilmesinin olanağı yoktur.

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X