ISBN13 978-605-316-210-0
13x19,5 cm, 296 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Önsöz, Bir Arıyı Avucunda Hissetmek

Arbaletin ucundaki ok minik bir dokunuşla yerinden fırlayıverdi, ardında aralıklardan sızan güneş ışığıyla parıldayan bir misinayla birlikte dalların, yaprakların içinde kayboluşunu izledik. Saha asistanım arbaletin nişangâhından baktıktan sonra memnuniyetle başını sallayıp arbaletin ön kısmına bantlanmış makaradan halatı gevşetti. Onun için her gün yaptığı işin olağan bir parçasıydı bu; biyologların Kosta Rika yağmur ormanlarının üst kısımlarında halat gerip araştırma ekipmanlarını yerleştirmelerine yardımcı olmak için izlediği standart prosedürü uyguluyordu. Oysa benim için bir dönüm noktasını mimliyordu bu olay. Birkaç dakika sonra bir meslektaşımla birlikte böcek tuzağımızı yukarı yerleştirdiğimizde, meslek hayatımda ilk defa resmen arıları inceliyordum. Ya da en azından incelemeye çalışıyordum.

Proje pek de planlandığı gibi gitmedi. Ağaçlara ok atıp yukarı çeşitli mekanizmalar çıkarmakla geçen günlerin sonunda olsa olsa bir avuç numune biriktirebilmiştik, ki onların da büyük bölümünü, sarkıttığımız tuzağın bir kovana çarpıp tüm sürünün saldırısına uğradığı heyecan verici tek bir anda ele geçirmiştik. Vaziyet can sıkıcıydı, çünkü heba olan onca emeğin, zamanın da ötesinde, arıların orada bir yerde olduğunu biliyordum. Tuzakları yerleştirdiğimiz ağaçlardan bizzat topladığım bir yığın genetik veride ayan beyan görebiliyordum onları. Yetişkin ağaçlardan toplanan DNA örneklerini o ağaçların tohumlarıyla karşılaştırdığımız için, polenlerin tüm ormana dağıldığını –yalnızca komşu ağaçlara değil, 2,3 km uzaktaki ağaçlara kadar taşındığını– biliyordum. Üstelik bu ağaçlar baklagiller ailesine mensup olduğu için, mor çiçeklerden oluşan salkımlarının kendi memleketimden aşina olduğum fiğ, yonca, ıtırşahi ve diğer yaygın türlere benzer şekilde arıların polen taşımasına uygun evrildiğini de biliyordum. Nihayetinde mağlubiyeti kabul etmek zorunda kaldım, ama bu deneyim bende hiç dinmeyecek bir hayranlık uyandırdı. Derhal arı türleri ve davranışları hakkında dersler aramaya başladım, o zamandan beri de (hem gündelik hem profesyonel hayatımda) arıları izlemenin yollarını arıyorum. Arada sırada birkaç tanesini yakaladığım bile oluyor.

Arılara ilgi duyan herkes gibi, yakın zamanda olup bitenleri ben de yoğun bir endişeyle izliyorum. Arıcıların “Koloni Çöküş Sendromu”nun ilk belirtilerini bildirdikleri 2006’dan bu yana, milyonlarca evcil balarısı kovanı yok oldu. Araştırmacılar toplu ölümlerin tarım ilaçlarından parazitlere kadar bir sürü nedeni olduğuna, birçok vahşi türde keskin düşüşler yaşandığına dikkat çekiyor. Haber bültenleri, belgeseller ve hatta başkanlığa bağlı özel bir ekip tehlikeye işaret edince konuya ilişkin farkındalık muhtemelen hiç olmadığı kadar yüksek seviyelere ulaştı. Peki ama şöyle bir durup düşündüğümüzde, arılar hakkında gerçekten ne biliyoruz? Ayrıntılar söz konusu olduğunda, çoğu zaman uzmanlar bile bocalıyor. Bir keresinde arabada radyo dinlerken, Avrupa’dan Jamestown ve Plymouth’a gelen ilk sömürgeci kolonilerin yanlarında balarıları getirdiğinden bahseden ünlü bir bilim tarihçisine denk gelmiştim. O koloniler yanlarında balarısı getirmeseymiş kıtada ekinlerde tozlaşmayı sağlayacak hiçbir şey olmayacakmış güya. Az daha yoldan çıkıyordum! O sırada Kuzey Amerika’da neşe içinde vızıldayan dört bin yerli arı türü nereye kaybolmuştu acaba? Ama durun, daha beteri de var. Ofisimdeki kitaplıkta The Bees of the World’ün (Dünyadaki Arılar) ciltli bir kopyası duruyor. Saygın böcekbilimcilerin yazdığı, kurgudışı alanda faaliyet gösteren iyi bir yayınevinin bastığı bu kitabın kapağında makro fotoğrafçılığın hoş bir örneği var: bir sinek fotoğrafı!

İnsanların yediği her üç lokmadan birini arıların temin ettiği sık sık söylenir, ama varlığımızı borçlu olduğumuz diğer birçok doğa harikası gibi arılara da yeterince dikkat göstermiyoruz aslında. 1912’de İngiliz böcekbilimci Frederick William Lambert Sladen şöyle demişti: “İri yapılı fakat iyi huylu yabanarısını bilmeyen yoktur.” Sladen’ın bu sözü İngiltere kırsalının o dönemleri için doğru olabilir, fakat aradan geçen bir yüzyılın ardından biz arıların kendisinden çok içinde oldukları durumun vahametine aşinayız. Evimin önündeki yolun hemen aşağısında bulunan sahildeki çayırlık alanda bir çalışma yapmıştım bir ara. Biyolojinin en temel sorularından birine –Etrafımızda ne var?– cevap bulmak için ufak bir araştırma desteği almıştım. İki farklı ülkeden altı araştırma üniversitesine bir günlük mesafede yaşıyor olmama rağmen, elimizde yerel arı türlerinin kapsamlı bir listesi hâlâ yok çünkü. Benim o sezon topladığım kırk beş tür olsa olsa bir başlangıç sayılabilir. Neyse ki şanslıyız; nerede yaşıyor olursak olalım, arılarla yeniden temas kurmak için bir yaz günü evimizin kapısından dışarı adım atmamız yetebiliyor. Modern hayatın patırtısına kulaklarımızı tıkadığımızda, meyve bahçeleri, çiftlikler ve ormanlardan tutun da şehir parklarına, boş arazilere, otoyol kenarlarına ve arka bahçelere kadar en ufak toprak parçasında bile rastladığımız ama gözden kaçırdığımız bu ziyaretçilerin hâlâ etrafta vızıldadığını duyabiliyoruz. Arılar hakkında bildiklerimizin cezbedici bir hikâye sunması da ayrı bir şans. Kehribar içinde sıkışıp kalan antik türlerle başlayan bu hikâye çok geçmeden bal kuşlarına, çiçeklerin kökenine, taklitçiliğe, guguk kuşuna, koku bulutlarına, imkânsız bir aerodinamiğe ve kuvvetle muhtemel ki oradan da kendi evrimimizdeki önemli bir adıma uzanır.

Bugün geldiğimiz noktada arıların yardımımıza ihtiyaç duyduğuna şüphe yok, ama en az onun kadar merakımıza da ihtiyaçları var. Varlığımızda hayati bir rol üstlenen bu canlıların tarihini, biyolojik yapısını incelemek insanı kolayca bir arı meraklısına çevirebilir, ki elinizdeki kitabın amacı da bu aslına bakılırsa. Umarım okumaktan fazlasını yaparsınız. Güneşli bir günde kendinizi dışarı atar, bir çiçeğin üzerine konmuş bir arı bulup izlemeye koyulursunuz. Bunu yaptığınızda, kendinizi bir anda oğlumun üç yaşından beri yaptığı bir şeyi yaparken, bir arıyı çıplak elle yakalamaya çalışırken bulabilirsiniz. Bunu bir deneyin, deneyin ki parmaklarınızı yavaşça ayırıp onu serbest bırakmadan önce minik ayaklarıyla sizi gıdıklayışını, avucunuzun içinde hışırtıyla çırptığı incecik kanatlarını siz de hissedin.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova