ISBN13 978-975-342-984-9
13x19,5 cm, 416 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Etik, 2004
Sonsuz Düşünce, 2006
Başka Bir Estetik, 2010
Komünizm Fikri, 2012
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Fransız Felsefesinin Macerası, 2015
Alman Felsefesi Üstüne Diyalog, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Sunu, Bu Belirsiz Kitabı Nasıl Yazdım?*, s. 9-13

Tam altı yıl sürdü.

Peki neden? Platon’dan hareketle, bu çılgın çalışmaya neden giriştim? Çünkü bugün Platon’a ivedilikle ihtiyaç duyuyoruz ve bunun da sebebi çok açık: Bu dünyadaki hayatımıza yön verebilmemiz için mutlak olana bir şekilde erişmemiz gerektiği inancına hayat veren Platon’dur. Bunun sebebi ne yukarılarda hakikatlere nail bir Tanrı’ nın bulunuyor olması (Descartes), ne de bizlerin bu Mutlak’ın tarihkâr (historial) özne-oluş figürlerinden ibaret olmamızdır (Hegel ve Heidegger); esas sebep, dokumuzu oluşturan “duyumsanabilir”in, bireysel bedensellik ve kolektif retoriğin ötesine geçerek, ebedi hakikatlerin inşasına katkıda bulunuyor olmasıdır.

İnsanın akıl sır erdiremediği bu katkı unsuru, benim “demokratik materyalizm” dediğim şeyin sınırlarını aşabilmemize olanak tanır. Bir başka deyişle, sadece bireyler ile toplulukların var olduğu ve bunlar arasında birtakım sözleşmelerin müzakere edildiği önermesinin. Günümüz “filozofları” bu sözleşmelerin hakkaniyetli olmasından başka bir şeyi bekleyemeyeceğimizi iddia ediyorlar. Ne var ki bu “hakkaniyet”in aslında dünyada gitgide daha katlanılmaz olan bir adaletsizlik biçiminde kendini gösterdiğini tespit etmek dışında filozofa bir yararı olmadığı için, dünyada bedenlerin ve dillerin yanı sıra ebedi hakikatlerin de bulunduğunu belirtmek gerekir. Buradan da bedenler ile dillerin zaman içinde, bu ebediyetin oluşturulmasına var güçleriyle katkıda bulundukları düşüncesine ulaşmak lazım. Platon’un bıkıp usanmadan sağırlara bile duyurmaya çalıştığı şey işte budur.

Bu yüzden, özellikle adalet meselesi üzerinde duran, üstadın başyapıtı Devlet’i elime alıp bu eserin günümüz için ne kadar önem taşıdığını göstermek istedim. İkidilli Budé dizisine ait elimdeki eski nüshada yer alan Emile Chambry’nin kurduğu Yunanca metinden (Les Belles Lettres, 1949) yola çıktım. Bu nüsha üzerinde elli dört yıl önce de büyük bir gayretle çalıştığım için, farklı dönemlere ait pek çok not yer alıyordu. İşin doğrusu, felsefe serüvenlerim boyunca Devlet hep ilham kaynağım oldu.

Bu Yunanca metnin on kitaba ayrılması bana hep saçma gelmiştir. Böyle bir bölümlemenin sadece İskenderiyeli gramerciler için bir anlamı olabilirdi. O yüzden metni bir önsöz, ardından birtakım bölümler ve bir sonsöz şeklinde yeniden düzenledim; sanırım metin böylece gerçek ritmini buldu. Çalışmam sırasında bölüm sayısı değişti: Kitabın iç tutarlılığı adına dokuzken on altı bölüme çıktı. En sonunda on sekiz kesit “işlemiş” oldum.

Ancak, bölümleri sırayla işlemedim. Önce (2005’te) önsözle başladım, ardından 16. Bölüm halini alacak olan kısmı yazdım; sonrasında başıboş bir halde, metnin kâh sonlarını kâh başlarını kaleme aldım ve nihayet 2010-2011 kışına doğru, metnin merkezi diyebileceğim ve 7. ile 8. bölümlerden oluşan kısım kaldı geriye, ki bunlar hiç de kolay ya da eğlenceli bölümler değildi. En zor kısmı sona saklamıştım.

Peki metni “işlemek” ne anlama geliyor?

Öncelikle metni kendi dilinde iyice anlamaya çalıştım. Klasik metinlere dair kendi titiz çalışmalarımın yanı sıra birçok pasaja evvelce yaptığım okumalar, Bailly sözlüğü (Hachette, 16. baskı, 1950), Allard ile Feuillâtre’ın gramer kitabı (Hachette, 1972 baskısı) ve piyasada rahatlıkla bulunabilen üç Fransızca çeviri (yukarıda bahsettiğim Emile Chambry çevirisi, Léon Robin çevirisi [La Pléiade, 1950] ve Garnier-Flammarion’dan çıkan Robert Baccou çevirisi [1966]) bu işte bana yardım edecekti. Büyük bir gayretle çalışmaya koyuldum, hiçbir şeyi es geçmedim; her cümle (kaldı ki Platon kimi zaman epey uzun ve karmaşık cümleler yazar) bana bir anlam ifade etsin istiyordum. Çalışmanın bu ilk safhasında sadece metin ile yüz yüze geldim. Hiçbir şey yazmadım; istedim ki metin bir yerlerinde ironik bir sır saklamaksızın bana hitap etsin.Sonra, üstesinden geldiğimi düşündüğüm Yunanca metin parçalarının bende uyandırdığı düşünceleri ve cümleleri yazdım. Özgün metin, hatta küçük ayrıntıları her daim aklımda olmakla beraber, ortaya çıkan sonuç bildik anlamda bir “çeviri” olmadı kesinlikle. Metnin her yerinde Platon mevcut olsa da tek bir cümlesi bile bire bir aktarılmamıştır herhalde. Bu ilk versiyonu Canson marka büyük bir defterin (bunlardan 57 tane kullandım) sağ sayfalarına yazdım. Bir sürü karalama barındıran bir taslaktı bu. Sonrasında, genellikle de ertesi gün, bu ilk taslağı elimden geldiğince sakin bir kafayla gözden geçirdim, ardından da gözden geçirilmiş bu versiyonu ilk taslağın karşısındaki sol sayfalara aktardım. Çoğu zaman özgün metnin lafzından birazcık saptım, ama bana göre bu sapma, metne gösterilen daha üst düzey bir felsefi sadakatin nişanesiydi. Bu ikinci taslağı Isabelle Vodoz bilgisayara aktardı. Bu esnada, kendisine anlaşılmaz ya da çarpık gelen yerleri kırmızıyla işaretledi. Sonra, bilgisayara aktarılmış bu versiyonu, hem Isabelle Vodoz’un notlarına hem de kendi gözlemlerime göre düzelttim. Bunun sonucunda nihai versiyon denebilecek üçüncü bir versiyon çıktı ortaya; tabii metne bir bütünlük vermek üzere yapılan zorunlu en son revizyonu da unutmamak lazım.

Ara sıra havlu atasım geldi. Metnin orasında burasında, kimi Yunanca cümleler zihnimde hiçbir şey uyandırmadı. Akademisyenler bunları tespit edecek ve beni sapkınlıktan mahkûm etmek için bana karşı kullanacaklar şüphesiz. Söz konusu havlu atmaların en önemlisi sekizinci bölümde bulunuyor: Koca bir pasajın yerine, tamamen kendi uydurduğum bir Sokrates doğaçlaması koydum.

Metni işlerken yavaş yavaş birtakım genel prosedürler ortaya çıktı, ki ben de çalışmanın geri kalanında bunları uyguladım ve çeşitlendirdim. Birkaç örnek vereyim. Bir kadın karakter yarattım: Adeimantos, Amantha oldu. Atıflarda tamamen özgür davrandım: Şayet bir sav, Hippokrates’e yapılan bir atıf yerine Freud’dan bir alıntıyla daha iyi destekleniyorsa, Sokrates’in bildiğini farz ederek (pek de büyütülecek bir şey değil bu zaten) Freud’u seçtim. Bilimsel hususları güncelledim: Platon’un irrasyonel sayılar hakkında dile getirdiği zekice sözler, cebirsel topolojiye de aynen uygun düştü. İmgeleri güncelleştirdim: Meşhur Mağara miti, sinema salonuna o kadar benziyordu ki bana kalan tek iş bu salonu tarif etmek oldu; ayrıca, günümüz medyasının seyirci-tutsakları da Platon’daki tutsaklara cuk oturdu. Tarih’te gezinti yaptım: Birinci Dünya Savaşı, Paris Komünü ya da Stalin daha ikna edici örnekler olduğuna göre, Yunan dünyasının savaşları, devrimleri ve tiranlıklarıyla ne diye kendimi sınırlandıracaktım ki? Basbayağı teatral bir hava verilmiş gerçek anlamda bir diyalog ortaya koydum: Sokrates’in sonu gelmez sahte sorularını ve gençlerin sayfalar boyunca bunlara sadece “evet”, “hayır” ya da “tabii ki” diye verdikleri cevapları olduğu gibi bırakmanın bir anlamı var mıydı? Onun yerine, hiç kimsenin araya girip kesmediği uzun bir kanıtlayıcı nutuk ya da tartışmanın farklı konuşmacılar üzerinden sürdürülmesi daha iyi olurdu. Keza Sokrates’in dinleyicilerinin kimi zaman kafa tutmaları da iyi olurdu. Ayrıca Sokrates şairler aleyhine öyle sert savlar ortaya atar ki kendisinin bile içten içe bunların yanlış olmasını dilediğini hisseder insan. Zaten gençlerden biri geri adım atmadı mı, hiç ikna olmadığını açıkladı mı, Platon’un kendisinin de önceden sezdiği, şiirin felsefede yol açtığı yarılma açıkça yeniden ortaya çıkar.

Okur, izlenen bu tür başka yöntemleri de rahatlıkla fark edecektir.

Hiç şüphe yok ki Platon’un metnini ele alırken, kendi düşüncem ve genel itibariyle çağdaş felsefe bağlamı işin içine karışmıştır, hatta ben bilincinde olmadan daha da çok karışmıştır herhalde. Gelgelelim kimi temel kavramların “çevirisinde”, deyim yerindeyse aksiyomatik olarak getirdiğim birtakım kayda değer değişiklikleri gayet bilinçli yaptım. İçerimleri bakımından önem arz eden bu türden iki değişikliği burada belirteyim. Meşhur “İyi İdeası”nı “Doğru İdeası” na, hatta kısaca “Hakikat”e çevirdim. Keza “ruh”u da “Özne”ye çevirdim. Bu yüzden elinizdeki metinde, “ruhun İyiye yükselişi”nden değil, “bir Öznenin Hakikate dahil olması”ndan ve “ruhun üçe bölünmesi”nden değil, “Öznenin üç mercii”nden bahsediliyor. Ayrıca çoğu kez “şehvet”, “ruh” ve “akıl” denen meşhur üçlemeyi, “Arzu”, “Duygulanım” ve “Düşünce” gibi mercilere çevirdim. Keza “Tanrı”yı “yüce Öteki”, hatta kısaca “Öteki” diye çevirmekte de bir sakınca görmedim.

Kimi zaman, tek bir Yunanca sözcüğü bile bile farklı Fransızca sözcüklerle karşıladım; mesela Platon’un kitabına adını veren şu müthiş “Politeia” sözcüğünü. Bunu “Devlet” diye çevirmenin hiçbir anlamı yok bugün; gerçi eskiden de anlamı var mıydı, bilemiyorum. “Politeia” sözcüğüyle karşılaştığım farklı pasajlarda, bağlama göre en az beş farklı sözcük kullandım elinizdeki metinde: ülke, devlet, toplum, kent, siyaset. Dahası Platon’un girişimi olan “İdeal Kent-Devlet”i nitelemek için de üç tabir kullandım: “doğru siyaset”, “komünizm” ve “beşinci siyaset”. Kimi yerde de uygun sözcük konusunda bile bile bir tartışma, bir çekince ortaya koydum. Bu yüzden, mesela tiranlık ve tiranlar konusundaki uzun pasajda Sokrates doğal olarak Yunanca metinde yer alan sözcükleri (tiranlık, tiran) kullanırken, Amantha bıkıp usanmadan faşizmden ve faşistlerden bahseder. Böylece hem özgün metinle daimi bir yakınlık kurduğumu, hem de araya radikal bir mesafe, ama metnin günümüzde iş görmesi için meşruluğunu rahatlıkla ortaya koyabileceği bir mesafe koyduğumu umuyorum.

Hem zaten, bir metnin ebediyeti tam da bu anlama gelmez mi?

* Başlık, Raymond Roussel’in ünlü “Belli Kitaplarımı Nasıl Yazdım” metnine gönderme yapıyor. – ç.n.

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X