ISBN13 978-975-342-929-0
13x19,5 cm, 256 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kitle Süsü, 2011
Film Teorisi, 2015
Polisiye Roman, 2019
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Açılış bölümünden, s. 28-27

Eski tarihçiler adeta okurları zaman ve toplum içerisindeki mevkilerinden, geçmişi taramaya koyulacakları Arşimet noktasından hemen haberdar etmek istercesine yazdıkları tarihlerin başına kısa bir otobiyografik not koyarlardı. Ben de onların örneğini izleyerek geçenlerde birdenbire, bir yıl kadar önce ortaya çıkmaya başlayan ve o zamana kadar kıvılcımını günümüzdeki durumun zihnim üzerindeki etkisinden aldığına inandığım tarih ilgimin aslında Film Teorisi adlı kitabımda uygulamaya koymaya çalıştığım fikirlerden doğduğunu keşfetmiş olduğumdan bahsedebilirim. Tarihe dönerek sadece o kitapta belirginleşen hatlar üzerinde düşünmeyi sürdürmüş oluyordum. Bütün bu süre boyunca bunun farkına varmış değildim, aksine yeni bir alana geçerek beni çok uzun bir süre etkileri altında tutmuş olan meşgalelerden kaçtığımı zannediyordum. Tarihe aslında daha önceki ilgi alanlarıma dışsal kaldığı için değil de daha önceki düşüncelerimi çok daha geniş bir alana uygulamama imkân verdiği için daldığımı keşfeder keşfetmez de tarih ile fotoğraf ortamı, tarihsel gerçeklik ile kamera-gerçekliği arasında varolan birçok paralelliği bir anda kavrayıverdim. Geçenlerde "Fotoğraf" hakkındaki yazıma denk geldim ve yirmili yıllardan kalma bu yazıda tarihselciliği çoktan fotoğrafla karşılaştırmış olduğumu fark edince şaşırdım. Bu âna kadar körlükle mi maluldüm? En nihayet kendini açığa vurduğunda o kadar bariz ve billur netlikteki bir şeyi sizden saklamış olan bilinçaltının o tuhaf gücü. Bu keşif beni iki nedenle mutlu etti: Tarihin peşine düşmemin meşruiyetini ve içsel zorunluluğunu beklenmedik biçimde teyit etmiş oldu; dolayısıyla da Film Teorisi'ne harcadığım yılları kendi gözümde ve olaydan sonra haklı çıkarmış oldu. Hep fotoğraf ortamının estetiği olarak (ne eksiği ne fazlası, sadece böyle) tasavvur ettiğim bu kitap, kişinin en mahrem teşebbüslerinin üzerini örten peçeyi artık yırtınca, gözüme gerçek haliyle göründü: Yani, kendi başlarına kabul görme talepleri henüz tanınmamış olan alanların önemini açığa çıkarma yolunda bulunduğum bir diğer girişim olarak. "Bir diğer girişim" diyorum çünkü hayatım boyunca —Die Angestellten'de, hatta Ginster'de ama Offenbach'da kesinlikle— yapmaya çalıştığım şey buydu. En nihayet yüzeyde gayet tutarsız görünen başlıca bütün çabalarım bir hizaya girdi — bütün bu çabalar tek bir amaca hizmet etmişlerdi, etmeye de devam ediyor: Hâlâ bir isimden mahrum olan, bu yüzden de ihmal edilen veya yanlış yargılanan hedeflerin ve varlık tarzlarının ihyası. Bu belki tarih için, fotoğraf için olduğu kadar doğru değil; ama tarih de hakkında yazılan onca şeye rağmen hâlâ büyük ölçüde terra incognita, bilinmeyen toprak konumunda olan bir zihinsel eğilime damgasını vurur, bu konumdaki bir gerçeklik alanını tanımlar.

Beni tarihi gittikçe daha fazla merkezi meşgalem haline getirmeye iten iki-üç nedenden bahsedebilirim. İlk olarak, karşı karşıya olduğumuz meseleleri, kabaca benzer deneyimler geçirmiş geçmiş dönemleri inceleyerek daha iyi kavrama arzusu söz konusu. Tamam, o zamanlar olmuş şeylerin bilgisi bize bizi neler beklediği konusunda herhangi bir şey söylemez. Ama en azından günümüz sahnesine belli bir mesafeden bakmamızı sağlar. Tarih, başka şeylerin yanı sıra bir yabancılaştırma aracı olması bakımından da fotoğrafa benzer.

Bunu örneklemek için düpedüz soluduğumuz havaya nüfuz etmiş bir meseleyi, fiziksel ve zihinsel ortamımızın muazzam genişlemesini ele alalım. Küresel düşünmemek güçleşmiş ve bütün bir insanlık vizyonu yüce bir vizyon olmaktan çıkmıştır. Ama dünya küçülürken —neredeyse her yerde değil miyiz?— denetimimizin ötesine de genişler. Aşina olduğumuz çevreden tahliye edilip geleneksel görüşlerle alışılmış usullerin çoğunun artık geçerli olmadığı açık alana itiliriz. Bunun sonucunda olup bitenlerin, eşyanın tabiatı ve izlenecek yollar konusunda ortaya çıkardığı belirsizlik, fikir-sistemimizin kısmen parçalanmasıyla daha da artar: Bununla özellikle bilimin bünyesi gereği ilerleyen bir doğası olduğuna duyulan inancın kaybedilmesini kastediyorum; bu kayıp, ilerleme fikrinin şen destekleyicilerine darbe indirmiştir. Bunun sonucu da yaygın bir güçsüzlük veya terk edilmişlik hissi olmuştur. Mahalli güvenliğin yerini kozmopolit karmaşaya bıraktığı Helenistik dönemde olduğu gibi, bu haritası çıkarılmamış, düşman topraklarda kaybolma hissi iki yönlü işler gibi görünmektedir. Bir yandan ideolojilere duyulan güvensizliği beslemekte ve böylece üzerimizdeki etkilerini azaltmaktadır; öte yandan da birçok insanı, hatta insanların çoğunu birleştirici ve rahatlatıcı bir inancın çatısı altına sığınma telaşına itmektedir.

Helen evreninde dini tahayyül ve teolojik spekülasyon modern insanın kesinlikle ulaşamadığı manevi boyutlar açmıştı. Bunlara özlem bile duyuyor muyuz acaba? Bizim karşımızda geç antik dönemlerin henüz hayal edemeyeceği bir görev duruyor: Teknolojik know-how'ımız sayesinde insanlığın çoğunluğunun hâlâ içinde yaşadığı maddi koşulları iyileştirmeye çalışma donanımına sahibiz, dolayısıyla da bunu yapmak zorundayız. Bu arada, hem Marksistlerin hem de Marksist olmayanların paylaştığı varsayım, yani maddi yoksunluktan kurtulma durumunun zamanla insanlık durumunun hayrına olacağı varsayımı bir hüsnükuruntudan ibarettir. Kültürel talepler ve manevi temayüller, geçici olarak paranteze alınır veya kitlelere uydurmak amacıyla ucuz bir biçimde ele alınırlarsa buharlaşabilirler. (Modern düşüncenin bu varsayımda kendini gösteren düzlüğü, insan ilişkilerinin sosyoekonomik veçhelerine kaçınılmaz olarak gömülme karşılığında ödemek zorunda kaldığımız bedeldir belki de?)

Tarihle ilgilenmemin ikinci nedeni birincinin tam tersi: Günümüz meseleleriyle ilişki kurmak şöyle dursun, geçmişin belli anlarına duyulan müşfik bir ilgiye —deyim yerindeyse antikacı ilgisine— bağlanabilir. Proust'un hayaletimsi ağaçları nasıl ona bir mesaj veriyormuş gibi görünüyorlarsa, bu anlar da bana el ediyorlar. (İlerleyen yaşımız ölülerin sözsüz çağrısına hassasiyetimizi artırıyor mu acaba diyorum bazen; insan yaşlandıkça kendi geleceğinin, geçmişin —tarihin— geleceği olduğunu anlıyor eninde sonunda.)

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova