ISBN13 978-975-342-890-3
13x19,5 cm, 320 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş’ten, s. 13-19

Erich Auerbach, hayat diye bildiği şeyi arkasında bırakıp, 1936 yazının sonuna doğru İstanbul'a geldi. Gemiyle mi yoksa trenle mi geldiğini kimse hatırlamıyor; ama kuzeyden gelmeyi seçseydi Doğu Ekspresi'ne binecek, Avusturya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan'dan geçecekti. Münih garında tren platformları Nazi üniformalarıyla dolmuştu bile; yine de hasada başlayan köylüler, Budapeşte'deki Yahudi mahallesi ve Bükreş'in ortaçağ mimarisi gibi daha iç açıcı görüntüler de vardı. Prusyalı araştırmacı doğuya doğru çıktığı bu üç günlük yolculukta, Avrupa'nın nerede bittiğini, aşinalığın hangi noktada artık memleket anlamına gelmediğini düşündü belki de. Ama hattın sonunda, minarelerin gök kubbeyi delip geçtiği noktada bile Avrupa'nın sınırlarını belirlemek kolay olmasa gerekti. Doğu Ekspresi'nin İstanbul hattı Konstantinopolis'in eski surlarına paralel ilerliyor, bir hemşerisi tarafından tasarlanmış gayet modern bir bina olan Sirkeci Garı'nda sona eriyordu. Batı'dan gelen yolcular için bu gar şehri en iyi şekilde temsil ediyordu: Bizans'tan kalan Konstantinopolis'in kıyılarındaki bu mekânda, rehber ve memurların çoğu Fransızca veya Almanca biliyordu.

Belki de Auerbach gemiyle klasik Avrupa'nın beşiğinden, İtalya ve Yunanistan'dan geçerek gelmiştir. Valizinde Rönesans hümanizminin öncüsü Dante üzerine yazdığı monografiyi taşıyan Auerbach'ın Cenova'dan demir alıp Akdeniz'i geçerek Atina yakınlarındaki Pire'ye varmış olması da uzak bir ihtimal değil. Goethe'nin çiçek açmış limon ağaçlarıyla dolu diyarını, kaç zamandır "Avrupa'nın hasta adamı" denilen ülkeye bağlayan rota buydu. Batılılar için klasik Avrupa ve Doğu'yu tanımlayan baskın mecazlar böyleydi belki ama, cumhuriyetçi Türkler Batı ile Doğu arasındaki bağlantıyı farklı bir açıdan değerlendiriyordu. Sonuçta, bu güzergâhtan geçen denizyolu Bizans döneminde Roma'yı Konstantinopolis'e bağlıyordu. Dönemin maarif vekili faşist Avrupa'dan kaçan entelektüellerden bahsederken, 1453'te İstanbul fethedildiğinde bazı Bizanslı âlimlerin aynı rotayı kullanarak Osmanlı'dan kaçtığını hatırlatmaya bayılıyordu. Bu âlimlerin antik Yunan, Roma ve Bizans elyazmalarını yanlarında götürmeleri, deniyordu her zaman olduğu gibi, Batı Avrupa'da klasik eğitimin yayılmasına katkıda bulunmuştur. Auerbach gibi biliminsanlarının gelmesiyle birlikte bu ilim "geri dönmüş" oluyordu. İleride göreceğimiz gibi maarif vekili, bu insanların Avrupa'dan kaçmalarının 20. yüzyıldaki Türk Rönesansını hızlandırdığını söyleyecekti: Avrupalı bilimciler bir zamanlar dünyanın en büyük ilim yuvası diye göklere çıkarılan bu şehirde klasik eğitimi yeniden canlandıracaktı.

Haliç'in ağzına demir atan gemilerin yolcularını müthiş bir manzara bekliyordu. Eski Konstantinopolis ile şehrin Ceneviz mahallesi arasındaki Galata'da, şehrin dini ve kültürel çeşitlilik arz eden topografyasını görmek mümkündü. Kuzeye bakan tarafta Pera'nın eski Hıristiyan ve Yahudi mahalleleri, ayrıca Galata Kulesi'nin taçlandırdığı, birçok kilise ve sinagoğa ev sahipliği yapan yedi yüz yıllık Ceneviz bölgesi vardı. Hemen yakında bir de on üçüncü yüzyıldan kalma bir Dominiken Kilisesi vardı; ilerde Papa XXIII. İoannes olacak Angelo Giuseppe Roncalli burada Auerbach'a zengin bir kütüphanenin kapılarını açacaktı. Auerbach İstanbul'a vardığında muhtemelen Türk üniversitelerinden bir yetkili ya da Alman bir bilimci tarafından karşılanıp Pera'ya götürüldü, Haliç civarındaki Osmanlı saraylarıyla camilerine bakan Boğaz manzaralı otellerden birine yerleştirildi. Şans yüzüne güldüyse eğer, Osmanlı'nın İstanbul'u fethetmesinden sonra camiye dönüştürülen o bin beş yüz yıllık kubbeli Bizans katedrali Ayasofya'yı gören odalardan birinde kalmıştır. Auerbach'ın gelişinden sadece bir yıl önce Ayasofya bir kez daha dönüştürülmüş, bu sefer de inancı ne olursa olsun herkese açık olan bir müze haline getirilmişti. Bu dönüşüm Türkiye'nin o aralar henüz başlamış laikleşme hamlelerinin bir örneğiydi, ama aynı zamanda Türkiye'nin bölgeye ait tarihi mirası sahiplenme arzusunu da gösteriyordu.

Auerbach İstanbul'un güzelliklerinin keyfini sürmek veya Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş sırasında İstanbul'un yaşadığı dönüşümü incelemek için gelmiş bir turist, sıradan bir gezgin değildi elbet. O bir Romanoloji profesörüydü ve kendisine kalsa belki de Almanya'yı hiç terk etmeyecekti. Ama bir yıl önce, Ekim 1935'te korktukları başlarına gelmiş, Marburg Üniversitesi idarecilerinden biri onu ve eşi Marie'yi görüşmeye çağırmıştı. Auerbach ne olacağını gayet iyi biliyordu. Daha yeni yürürlüğe giren Nürnberg yasaları, Nazilerin onu "tam Yahudi" ilan edip "Ari ırktan olmayanlar" kategorisine sokmasını, dolayısıyla da vatandaşlık haklarından mahrum edip sürgüne zorlamasını mümkün kılıyordu. İdareci, Auerbach'tan bu kategoriye uyduğunu onaylamasını istemişti. Alman Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan kararnameye göre, bu kategoride olması Auerbach'ın Marburg Üniversitesi'yle ilişiğinin kesilmesine yeter de artardı. Auerbach ise kendisi gibi I. Dünya Savaşı gazisi Yahudilere tanınan istisnai statüyü düşünmüş, iki yıl boyunca paçayı kurtarma umuduyla yaşamıştı. Korkulan mektup ertesi gün eline ulaştığında, Roman Dilleri ve Edebiyatları bölüm başkanlığından alındığını kesin olarak öğrenmiş oldu. Auerbach, ailesi için tek çarenin Almanya'yı terk etmek olduğunu gönülsüzce kabullenmek zorunda kalmıştı: Daha fazla ayrımcılıktan ve insanlık dışı muamelelerden kaçmak ve hatta hayatta kalmak için, Marie, genç yaştaki oğlu Clemens ve kendisi için tek yol sürgündü.

Elinizdeki kitap, Nazi zulmünden kaçıp Müslümanların hâkim olduğu bir topluma sığınan Auerbach gibi hümanist biliminsanlarının düştüğü müşkül durumun izini sürüyor. İlerledikçe, sürgünün güzergâhının daha kapsamlı olan bir dizi tarihsel kuvveti; bir yanda onları faşist Almanya'dan kovan, diğer yanda da onları Türkiye'de bir kültürel yenilenme programı için işlevsel hale getiren kuvvetleri temsil ettiğini göreceğiz. Hükümetin ve yükseköğretim kurumlarının ülkenin modernleşme reformlarını desteklemek adına filologlara, felsefecilere, tarihçilere, mimarlara, doğa bilimcilere, iktisatçılara ve müzisyenlere iş teklifi götürdüğü Türkiye, 1933'ten itibaren, Alman üniversitelerinden kovulan –Leo Spitzer, Alexander Rüstow, Ernst von Aster ve Hans Reichbach gibi– nice biliminsanı için bir sığınak olmuştur. Yükseköğretimde laikleşmeyi ve modernleşmeyi desteklemek için, tek başına İstanbul Üniversitesi bile farklı disiplinlerden kırk Alman bilimci istihdam etmiştir. Auerbach bu kafileye 1936'da, ülkenin en önde gelen Yabancı Diller Okulu'nun başına geçerek katılmıştır. Auerbach'ın İstanbul'da görev yaptığı on bir yıl boyunca, Türkiye siyaset, kültür ve eğitim alanlarında çok önemli değişiklikleri yürürlüğe sokmuştur. Aynı dönemde Avrupa ise savaşın getirdiği yıkımlarla sarsılmaktadır.

Doğu Batı Mimesis, Nazilerin "Alman olmayanlar" kategorisine soktuğu Alman-Yahudi bir filoloğun, çoğunluğun Müslüman olduğu bir toplumda nasıl bir sürgün deneyimi yaşadığını sorguluyor. Böyle bir yerin bir Yahudiye yuva olması mümkün müydü? Tarihte benzer misafirperverlik örnekleri var elbet: 15. yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğu, İber Yarımadası'nda gördüğü zulümden kaçan Sefarad Yahudilere kucak açmıştır. 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin de bu geleneğe dayanarak Avrupalı Yahudileri buyur etmesi şaşırtıcı değil öyleyse. Ama aynı Osmanlı İmparatorluğu' nun kendi topraklarında yaşayan etnik ve dini azınlıklara karşı düşmanca bir tavır takındığını da unutmamak lazım. Zira I. Dünya Savaşı sırasında zulüm gören, tehcir edilen ya da öldürülen Ermenilerin sayısı bir milyondan fazladır. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı Türkleri arasında yaygın hale gelen etnik-dini milliyetçilik, cumhuriyet döneminde Ortodoks Rumların konumunu da etkilemiştir. 1924' te, bu süreç Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesiyle sonuçlanmıştır: Türkiye, topraklarında yaşayan Ortodoks Rumları sınırdışı edip yerlerine Yunanistan sınırlarında yaşayan Müslümanları yerleştirmiştir.

Etnik-dini milliyetçiliğin hızla yükselişine paralel olan bir diğer süreç ise, paradoksal bir biçimde, siyaset ve eğitim ile ilgili yapıların laikleşmesidir. Çoğu Yahudi olan Alman bilimciler tam da bu laikleşme ve modernleşme süreci kapsamında istihdam edilmiştir. Atanan bilimcilerin imzaladıkları ilk sözleşmelerde, üç yıl içerisinde Türkçe öğrenmeyi kabul ettiklerine dair bir madde vardı. Bu sayede dersler ve yayınlar Türkçe yapılacaktı. Ancak kısa sürede görüldü ki sığınmacıların Türkçe konusunda belirli bir yeterliliğe ulaşması için bu süre yeterli değildi. Sonuçta araştırmacıların çoğu Almanca ve Fransızca ders vermeye devam etti. Türkçe öğrenme zorunluluğunun geniş çaplı bir entegrasyon politikasının bir parçası olduğu düşünülebilir. Fakat sığınmacıların Türkiye toplumuna asimilasyonu zorunlu tutulmamıştır aslında. Onlar da asimile olmak yerine Avrupalı entelektüel elitin bir parçası haline gelmiştir: Bu sürgün topluluğu farklılıklarını inkâr etmekten ziyade ayırt edici özelliklerini, yani Avrupalılıklarını muhafaza etme niyetiyle bir araya gelmiştir. Nazizmden korunmaları karşılığında, Alman bilimcilerin Türkiye'nin geniş çaplı Batılılaşma reformlarını uygulamaya yardımcı olmalarını sağlamak amaçlanmıştır. Elinizdeki kitap kışkırtıcı bir sav ortaya atıyor: Modern Türk kimliğinin yalnızca Türkiyeliler tarafından kurulmadığını; sığınmacıların, yani Türkiye toplumu içerisindeki ayrıcalıklı yabancıların bu kimliğin inşasında önemli bir rol oynadığını öne sürüyor. Türkiye bu toprakların klasik mirasını sahiplenmeye ve antik Avrupa imgesinde kendi modern kültürünü yeniden yaratmaya karar verince, sığınmacılar özel bir önem kazanmıştır. Dolayısıyla II. Dünya Savaşı döneminde sığınmacıların rolünü araştırmak, filoloji, kültürel miras ve Türkiye'nin modernleşme reformları arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Doğu Batı Mimesis Türkiye reformlarıyla iyice bariz hale gelen bir başka aykırılığa daha değiniyor: Yunanistan ile Türkiye arasında 1924'te gerçekleşen zorunlu nüfus mübadelesine ve iki ulus arasında süregelen husumete rağmen, önde gelen Türk entelektüelleri ve hükümet yetkilileri çok geçmeden, modern Türk edebiyatını antik Yunan-Roma ilmini temel alarak geliştirmeyi savunmuşlardır. Bu süreçte Osmanlı, Fars ve Arap mirası çiğnenip geçilmemiştir belki ama antik Yunan-Roma klasikleri onlarla aşık atar hale gelmiştir; ve bir zamanlar yalnızca divan şiiri çalışan öğrencilerin müfredatına Platon, Sophokles ve Homeros'un eserleri de girmiştir. Öyleyse Türkiye'nin bir taraftan antik Yunan-Roma mirasıyla yeni bir ilişki kurarken, bir taraftan da Rum vatandaşlarını sınırdışı etmesi gibi bir aykırılığı nasıl açıklayacağız? Etnik azınlıklarıyla, dahası kendi geçmişiyle paradoksal ilişkisini nasıl açıklayacağız? Türkiye'nin niyetinin siyasi topluluğu "arındırmak" ve geriye kalan vatandaşları arasında birlik yaratmak olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu yeni miras politikalarının bir işlevi daha vardı: Batı'ya doğru bir yol açmak ve Batı Avrupa'nın antik mirası ile modern Türkiye arasında birtakım kültürel ortaklıklar tesis etmek.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova