ISBN13 978-975-342-846-0
13x19,5 cm, 256 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, 1996
Tarihin Cinsiyeti, 2003
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş bölümünden, s. 11-16.

"Benim için önemli olan, anlamaktır."(*)

Hannah Arendt

Hannah Arendt (1906-1975), pek çok siyasal bilimci tarafından 20. yüzyılın en önemli politika teorisyenlerinden biri sayılıyor. Gerçekten de, insanlık tarihinin en çalkantılı, birçok yönden en utanılacak olaylarının yer aldığı bir zaman diliminde yaşamış olmanın getirdiği yük ve sorumlulukla, modern politik yaşamın hem totalitarizm dehşeti hem de özgürlük olanağı açısından taşıdığı potansiyel üzerinde herkesten çok düşünen, yaratıcı ve çarpıcı analizlere ulaşan bir teorisyen... Arendt'i okumak ve anlamaya çalışmak, sürekli yeni sorulara açılan, hiç beklenmedik dönemeçlerle karşılaşılan, kimi zaman tedirgin edici de olabilen dönüşsüz bir düşünme labirentine girmek anlamına geliyor. Arendt'in düşüncesi hakkında yazmak ise daha da korkutucu olabiliyor, çünkü sürekli onun eleştirel bakışını omzunuzun üzerinde hissediyorsunuz, böylesine geniş ve derinlikli bir düşünmenin hakkı ne kadar verilebilir kaygısı aklınızı ve yüreğinizi sıkıştırıp duruyor. Bu kaygıyı biraz aşabilmemi sağlayan da aslında gene Arendt'in kendisi oldu. Öğrencisi ve biyografı Elizabeth Young-Bruehl, onun derslerde sessiz duran öğrencilerine, "hadi tartışmaya katılın da bu dünya için bir şeyler yapın" dediğini aktarır.(1) Bu uyarıyı ben de üzerime alındım – Arendt'in öğrencisi olmak insanı sorumlu kılıyor!

Başka herhangi bir yapıtı olduğu gibi, politika teorisine ilişkin "klasik" yapıtları da boşlukta okumayız; ne çağdaş dünyanın sorunlarından, ne çağdaş literatürden, ne de kendi toplumumuza ilişkin kişisel kaygılardan kopabiliriz. Marguerite Yourcenar, "insanlar her zaman bir kitapta kendi yaşamlarını yansıtan yönü görürler," der.(2) Politika teorisine son yıllarda artan ilginin bir nedeni de, insanların kendi çevrelerindeki dünyayı anlamlı ve dolaysız biçimde denetleme olanağından giderek yoksun kalmaları. Bu durumda bize bir anlam çerçevesi sunabilecek yazarları ve yapıtları daha fazla arıyoruz. Tabii burada kendi kaygılarımızın, yargılarımızın da farkında olarak yazarın meramını anlamaya çalışmak öncelik taşıyor ama asıl çekici olan, o yazarla "birlikte düşünme" serüvenine dalmak. Arendt'le birlikte düşünmenin en çarpıcı –ve tedirgin edici– yönü ise, edinilmiş yargılarımızın, neredeyse otomatikleştirdiğimiz varsayımlarımızın sınanmasına ve tazelenmesine yol açması. Arendt okumak, onun "peki, kazandığımız zaman ne kaybedeceğiz?" çarpıcı sorusu üzerinde düşünmek zorunda kalmak demek. Çünkü Arendt de sofist Protagoras gibi, eleştirel düşüncenin özünde "şeylerin iki yönlülüğünü araştırma"nın yattığını düşünür ve "kendi görüşüm" kesinkes doğru diye saplanıp kalmak yerine, her şeyin diğer yüzüne bakma gereğini vurgular.

Aslında Arendt'in de kendi okumalarıyla tam da bu gereği yerine getirdiği söylenebilir. Günümüzde politikanın ne anlama geldiğini; insanların birbirleriyle nasıl bir araya geldiklerini; hem kim olduğumuzun, hem de neye muktedir olduğumuzun anlamını araştırırken Aristoteles'ten, Kant'tan, Marx'tan, Nietzsche'den, Husserl'den, en çok da Heidegger ve Jaspers'den etkilenmiştir, ama hiçbirinin tilmizi değildir. Bu düşünürlerin yapıtlarına eleştirel bir mesafe almakla kalmaz, aynı zamanda ve daha önemlisi, hem onlarla birlikte hem de onların yapıtlarındaki ikilemler içinden düşünerek bu yapıtları yeni bir ışık altında okumamızı sağlar, ne salt kendisinin ne de salt onların olan bir perspektifle...

Anlamak, Endoktrinasyona Direnmektir

Benim bu kitapta okurla paylaştığım ve başlangıcı epey eskilere giden Arendt'le "birlikte düşünme" çabamın birincil amacı, içinde yaşadığım toplumu kendi kaygılarım açısından yorumlama ve anlamlandırmaya çalışmaksa, diğeri doktora öğrencilerimde Arendt'in yapıtlarına yönelmeyi sağlayacak bir entelektüel heves uyandırmaktı – hâlâ da öyle. Son yirmi yılda bütün dünyada Arendt'e olan ilgi olağanüstü derecede arttığı halde Türkiye için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Oysa Arendt'in politik düşüncesine ve yöntemine en fazla ihtiyacı olan toplumlardan biri, bizimkisi. Bu açıdan, politika teorisiyle uğraşanların ayrı bir sorumluluğu olduğu kanısındayım. Toplumsal değişimin kaynağı felsefe değil politikadır, ama düşüncelerin özgürleştirici politika açısından hayati bir önemi olduğu inkâr edilemez. Verili olanın aynı zamanda da gerekli olduğu varsayımını yıkan, düşüncelerdir; çünkü verili olanın eleştirilebilmesi için kullanılabilecek bakış açılarını sunan, onun yerine geçirilebilecek alternatiflerin tasavvur edilebilmesi için esin veren, onlardır. Arendt, kişinin kendisinin aktif politika içindeki bir "siyasal hayvan" olmadan da politikayı anlayıp üzerinde düşünmesinin mümkün olduğuna boşuna dikkat çekmez.(3) Özellikle iktidar odaklarına mesafeli olmak, eleştirel düşünme açısından vazgeçilmezdir.

Ancak eleştirel politika teorisyeni, eleştirdiği toplumun ve kurumlarının egemen iktidarının dışında olsa da bu, o toplumun sorunlarının ve kaygılarının da dışında olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, eleştirisinin normatif zeminini, bizzat o toplumun idealleri ve gerilimleri oluşturur. Bunlar, örneğin bilinip özlendiği halde ihlal edilen, uyulmayan ilkeler biçiminde ya da egemen düşüncelere meydan okuyan toplumsal hareketler biçiminde toplumun içinde zaten vardır. Nitekim Arendt bir yandan içinde yaşadığı dünyadan kendisini sonuna kadar sorumlu hisseden ve onun insani olmayan yönlerini eleştiren, ama aynı zamanda verili olan içindeki değişim olanaklarını da gören ve başka türlü olabileceğini tasavvur eden bir düşünürdür. Hukuksal / kurumsal ilişkilere indirgenmeyen, tersine bireyin kendiliğindenliğini, tahayyül gücünü, katılımını ve özneleşmesini vurgulayan bir (otantik) politika anlayışını kurguladığı ve bu anlayışın insan eylemiyle parlayıp söndüğü bütün uğraklarına özel önem verdiği için, Arendt'in politika teorisi aynı zamanda derin bir ahlaksallık barındırıyor.(4)

Neyi okuduğumuz kadar neyi aktarmayı seçtiğimiz de, kuşkusuz, tarihsel geçmişimiz ve bugünümüzle çerçeveli. Anlamak, dışsal gözleme dayanan açıklamanın aksine, yaşanmış deneyime dayanır. Sonuç olarak benim Arendt okumam da kendi içinde yaşadığım toplumun sorunlarından kaynaklanan kaygılarımın, entelektüel birikimimin, yaşam deneyimlerimin ve bunların zihnimdeki izdüşümlerinin sınırlamalarını taşıyor. Her türlü koşullanmışlığımla, olduğum insan olarak okuma ve anlama çabamı... Ben de, Robert Fine gibi, "anlamak ediminin, bizatihi endoktrinasyona ve kayıtsız şartsız itaate direnen bir şey"(5) olduğuna inanıyorum. Ve kendimle birlikte, okuru da "anlama"ya çağırıyorum. Dolayısıyla bu kitap, "benim Hannah Arendt'im"i yansıtıyor, ele aldığım temalar kadar dışarıda bıraktıklarımla...(6)

Türkiye, hem yapısal hem de zihinsel özellikleri bakımından derin bölünmeler ve çatışmalar barındıran ama tarihsel otoriter yönetim geleneğiyle bu bölünmeleri yok sayan, yok sayamadığı zaman da çoğu kez zulümle bastırmaya çalışan bir ülke. Bu özellikler ve gelenek, politikanın salt güç, tahakküm ve rant paylaşımıyla özdeşleşen bir biçimde sürdürülmesine yol açıyor; dolayısıyla değersiz, kirli bir uğraş ve süreç olarak algılanması normal. "Kirli politika" algılamasının yaygınlaşmasında askeri darbelerin ve vesayetin de önemli bir payı olduğu inkâr edilemez. Bu açıdan son zamanlara dek, sivil yönetimlerin ve politikacıların hor görüldüğü Weimar Almanyası ile Türkiye arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Askeri vesayetin geriletildiği koşullarda ise, bu kez de sivil vesayet hayaletinin politik ortam üzerinde dolaştığına ve politikanın anlamını bulanıklaştırdığına tanık oluyoruz. Otoriter devlet merkezli tahakküm geleneği, sivil-asker ayrımı tanımıyor. Dolayısıyla, politikanın ve "politik olan"ın anlamını tartışmak, farklı bir politika anlayışından kaynaklanan bir yurttaş rasyonalitesi arayışına girmek bugün özel bir önem kazanıyor. Bu kitabın ilk makalesi olan "Politika: Bir Özgürlük Vaadi"nin kaygısını bunlar oluşturuyor.

Arendt'in anlayışında politikanın, geleneksel olarak yapıldığı gibi, salt bir iktidar mücadelesi, yöneten ile yönetilen arasındaki ayrım, ya da (kıt) ekonomik kaynakların bölüşümü meselesi vb. olması mümkün değil. Ona göre, politikanın yer aldığı kamusal alan, her şeyden önce, eylem / söylem ve karşılıklı tanınma aracılığıyla yurttaşların kendi aralarında oluşturdukları ve kendilerini ilgilendiren kararlara katıldıkları bir çoğulluk uzamıdır. Demokrasinin bürokratik ve formalist bir krize girdiği, oy verme ötesinde anlamlı bir katılım olanağının kalmadığı ve oy veren seçmen katılımının bile azaldığı, siyasal yönetimlerin küresel işletme mantığı içinde insan unsurunu dışlayan bir "iş bitiricilik" yarışına girdikleri günümüzde, kamusal alanın giderek karardığını görmemek mümkün değil. Bu olgu, demokraside temsil krizine yol açtığı gibi, küreselleşme tehdidiyle birleşerek milliyetçiliğin ve çeşitli biçimlerde ırkçılık ve yabancı düşmanlığının, dinsel ya da dindışı fanatizmin yükselişine de zemin hazırlıyor.

Böyle bir durumda demokrasiye gerçek bağlılık politikanın, geleneksel olarak yapıldığı gibi, sadece seçimlere ve fosilleşmiş siyasal parti faaliyetine indirgenmesinin ötesine geçilip modern devletin ve korporasyonların geliştirdiği iktidar biçimlerinden nasıl kurtarılabileceği üzerinde düşünmeyi gerektirir. Sorun, geleneksel parlamenter ya da başkanlık sistemlerinin, seçim ve kuvvetler ayrılığı vb. denetim mekanizmalarının ötesinde "aşağıdan", yurttaş deneyiminden ve eyleminden başlayan, yurttaşların karar alma süreçlerine katılmasına olanak veren ve bu katılımın özel işletmecilik mantığı tarafından engellenmesini önleyen bir politika anlayışının geliştirilmesidir. Buysa hem demokrasinin hem de politikanın anlamının yeniden değerlendirilip dönüştürücü politika olanakları üzerinde düşünmeyi gerektirir. İşte tam bu noktada, Arendt'in geleneksel olandan tümüyle farklı politika anlayışı, "başka türlü olabilecek" olanı tasavvur etmemizi mümkün kılacak biçimde devreye girer.

...

Notlar

(*)"What Remains? The Language Remains", Essays in Understanding, 1930-1954, Jerome Kohn (haz.), Harcourt Brace and Company, 1994, s. 3. Alıntının devamında. Arendt, kendisi için yazmanın da bu anlama sürecinin bir parçası olduğunu söyler: "Benim için önemli olan anlamaktır. Bana göre yazmak anlamanın peşine düşmektir, anlama sürecinin bir parçasıdır." Yukarı
(1) Elizabeth Young-Bruehl, Hannah Arendt, For Love of the World, Yale University Press, 1982 (2. baskı 2004). Yukarı
(2) M. Yourcenar, Açık Gözler, Matthieu Galey ile Söyleşi, çev. Ayten Er, Ankara: Doruk, 2008, s. 200. Yukarı
(3) E. Young-Bruehl, a.g.y., s. xi. Yukarı
(4) Bu "uğraklar" esas olarak devrimci anlardır. Ancak Arendt'in devrim anlarını ele alışının kavramsal ya da açıklayıcı bir nihailik taşımadığını, daha ziyade "yeni başlangıçları" düşünmek ve tartışmak için referans noktası olabilecek politik kendiliğindenlik imgeleri sunmaya yaradığını hatırlamak gerekir. Dolayısıyla görebilseydi muhtemelen "Arap Baharı"nı da bu türden bir kendiliğindenlik ânı olarak selamlayacağı kanısındayım. Yukarı
(5) Robert Fine, "Introduction", Political Investigations, Hegel, Marx, Arendt, Routledge, 2001, s. 3. Yukarı
(6) Arendt'in yapıtı öylesine kapsamlı ve çağrışımlı ki, bir tek temayı ele almak bile bir kitap için fazlasıyla yeterli. O yüzden esas ilgi alanım olan politika teorisine ve totalitarizm konusuna ağırlık verdim. Gelecekte Arendt'in başka temalarını, özellikle de bu kitapta dışarıda bıraktığım Marksizm'le ve Heidegger'le ilişkisini odak alan bir çalışma tasarlıyorum. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova