ISBN13 978-975-342-624-4
13x19,5 cm, 128 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Bir Şey Oldu, 2006
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, 2010
Küçükburun, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Regal Dönemi’nden, s. 9-12.

Ateşim vardı. Biraz. Daha doğrusu kendimi yüksek ateşle yatağa düşmenin eşiğinde hissediyordum. Çok fena bir his de değildir aslında. Ama vakit yoksa atlatmak lazım. Onun için ortalarda fazla dolaşmadan eve gittim. Üstümdekileri çıkarmış yatağa girmek üzereydim ki Yusuf telefon etti. Bana sürpriz CD hazırlamış, yakınlardaymış getirecekmiş. Yusuf'u severim, çok sık da görmüyorum, "gel" dedim. Üstüme eski bir kazak ve eşofman geçirdim.

O her zamanki telaşlı haliyle içeri girdi. Çok ciddiye alır her şeyi. "Bil bakalım ne?" dedi.

Bilemedim.

"Ajda Pekkan. Regal dönemi. Sana bütün Regal dönemini çektim."

Tahmin etmeliydim. Yusuf deyince akla hemen Ajda gelir. "Regal dönemi"ne gelince: Yıllar önce Yusuf'la ilk tanıştığımızda, kaçınılmaz olarak Ajda konusu açılmış, karşılıklı ilk aldığımız Ajda longplaylerini yadetmiş, ben benimkinin ortasındaki etiketi hatırlayarak "Ben Ajda'nın Regal dönemini severim," demişim. Dedim. Demiştim. Ben bile hayal meyal hatırlıyorum. Yusuf ise böyle şeyleri hiç unutmaz. O, çocukluğunda kalbini ısıtan şeylere hayatı boyunca sadık kalmıştır. Kendimi onunla karşılaştırıp da, onun hayat boyu sadık kaldığı, ilk bakışta önemsiz görünen şeyleri düşününce kendimi kalpsiz bulurum. Ben Ajda'nın Regal döneminin benim için ne anlama gelmiş olduğunu artık hatırlamıyorum.

Bir gün bunun hesabını vereceğim:

"Ajda'nın Regal dönemine neden sadık kalmadın?" diyecek bir ses bana. Titreyeceğim. Neyse, işte gün o günmüş. Bir bakıma yani. Gerçi her şey başka türlü gelişti.

Yusuf'un benden intikam almaya geldiğini söylemek istemiyorum. Öyle şeylerle işi yoktur.

Kalktım, eklem yerlerimde ağır ağır gezinmeye başlayan o tatlı kırıklık hissiyle müzik setine doğru yürüdüm, CD'yi şeffaf plastik kutusundan çıkarıp alete yerleştirdim.

"Kutusuna baksana."

Baktım. Fark etmemişim. CD'ye üzerinde Ajda resimlerinden kolaj olan bir de broşür yapmış, kutunun içine koymuş. "Harun Reşid'in Gözdesi" filminden memelerinin uçları püsküllü dansöz pozu, sonra İzmir fuarında sahnede dönüyor etekleri açılmış, sonra Fecri Ebcioğlu'yla birlikte, sonra saçları kabarık, ince dudaklarına eski fotoğraflarında hep görülen o açık renkli rujdan sürmüş, sonra elinde küçük bir pelüş tavşanla fotoğrafçılara poz veriyor. Gülümsedim.

"Hadi allahaısmarladık, benim gitmem lazım."

Kahvesini bile içmeden gitti. Tavşan deyince, Yusuf bana Alis Harikalar Diyarı'nın başında cebinden kocaman saatini çıkartmış "çok geç kaldım, çok geç kaldım," diyen tavşanı da hatırlatır. Hep bir şeyler bırakır ve gider. Kendi tabiriyle "had saf-ha-da" acelesi vardır.

Yarıya kadar içilmiş kahve, fincanın içinde duruyordu öyle şaşkın şaşkın, kahverengi kahverengi. Eşyalara böyle şok yaşatan kaç kişi vardır.

Yeniden soyundum, yatağa girdim, önce yorganı sonra battaniyeyi başıma çektim. Yan odada çalmaya devam eden müziği kapamayı unuttuğumu o an fark ettim. Kalkmak, çoraplı ayaklarımla soğuk taşlara basarak bir odadan diğerine geçmek, karanlıkta el yordamıyla müzik setinin kumandasını bulup kapama tuşuna basmak, sonra geri dönmek mümkündü. Üşendim. Biraz Ajda'ya tahammül edebilirdim herhalde. Kısık ses uzaktan uzağa, bir yükselip bir alçalarak kulağıma ulaşıyordu. Eski tip hafif batı müziği orkestralarının saksofonları ya da onun gibi bir şeyler, nefesliler işte – bu halimde iyi bile gelebilirdi bana.

Sandığım gibi olmadı. Ajda'nın beni her zaman, ilk önce kendine özgü dilsel-mantıksal bilmecelerle esir aldığını, sesi kısılmış şarkı şöyle deyince birden hatırladım:

"Seninle deli doluyum. Sensiz ben bir hiç mi oluyum?"

Gülemedim. Gülecek halde değildim. Daha çok, çocukluğumun, şarkının geri çağırdığı günlerine ait hatıralardan tüylerim ürperdi. Ayrıca gülünecek bir şey olup olmadığından da emin değildim. Tersine, aklıma lüzumsuz bilgiler üşüştü. Bu onun Apollonia Müzik Festivali şarkısıydı. Neden "...oluyum/...doluyum" kadar saçma bir şey? Neden, neden? Neden, Ajda?

Ter boşandı. Yatakta bir yandan ötekine döndüm.

"Güzeldi hayat seninle. Senle gelirdi dünyam bile." Dünya nasıl, neden, nereye geliyor... du... yarabbim? Orda eksik bir kelime vardı. Yıllardır yerine koyamadığım bir kelime. Umutsuzca, başka bir şeyi, dünyanın dev bir vajina gibi "geldiğini" hayal etmeye çalıştım. Ajda, kapağında geminden tuttuğu atı çeken uzun sarı saçlı çıplak kız resmi olan Regal dönemi longplayinden dönüp bana baktı ağır, siyah takma kirpikleri ve küçümseyen bakışlarıyla. "Evet o kız Fransız bir modeldi, ben değildim, işte yıllardır merak ettiğin şeyin cevabı. Gene de, yani... dünyanın 'gelmesi' mi? Yapma." Evet, hem iğrençti görüntü, hem de tarih tutmuyordu; gelmek fiilinin o anlama geldiğini bilmediğim yıllarda geçiyordu olay.

Hem zaten Ajda'yı hiçbir zaman herhangi bir seksle bağdaştırmışlığım yoktu ki.

"İyi ama, bu..." İtiraz etmeye çalıştım.

Ateşim giderek yükseliyordu.

"Hiç niyetim yoktu. Ben maziye. Dönüp seni anıp düşünmeye..." Ajda, sevgili Ajda, nasıl "ben... maziye... dönüp" yani? Doğrusu, "Hiç niyetim yoktu. Benim maziye. Dönüp seni anıp düşünmeye..." değil mi? Ya da... en azından... öyle de olur, olmaz mı? Hırıltı halinde çıkan sesimle bir de öylesini denedim: "Hiç niyetim yoktu. Benim maziye. Dönüp seni anıp. Düşünmeyeee..." – belki sonunu uzatmak lazım. Deneyin, oluyor.


(…)

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova