ISBN13 978-975-342-723-4
16x21 cm, 404 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Mehmedin Kitabı, 1999
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Osman Saffet Arolat, “68’de sokakta olanlar konuşuyor”, Dünya Kitap Eki, 3 Temmuz 2009

Nadire Mater 68 kuşağı temsilcisi. Kendisi gibi 68 döneminde sokakta olan 6’sı kadın 15’i erkek 21 kişiyle söyleşiler yapmış. İlk kez 20 yıl önce yaptığı söyleşileri uzun süre kitaplaştırmamış. Sonra muhataplarıyla yeniden gözden geçirerek Sokak Güzeldir. 68’de Ne Oldu? başlığıyla yayına hazırlamış. Ayrıca, kitabı sadece bu 21 söyleşiyle sınırlı tutmamış, eklerle dönemin, örgütlerinin, yayınlarının daha iyi algılanmasını saylayacak geniş bir ek bölümünü kitaptaki söyleşilerin ardına yerleştirmiş. Söyleşilerin akışını bozmayacak şekilde de, kişiler, olaylar, mekânlarla ilgili yan notlar ile anlaşılırlığı ve okurun bağ kurmasını kolaylaştırmış. Bu titiz çalışma ile de 41 yıl öncenin 68’ini yaşayanların doğru hatırlamasına, ilgi duyanların, gençlerin daha iyi algılamasına zemin hazırlamış.

...Nadire Mater’in 68’i...

Nadire Mater, 1949 Söke doğumlu bir genç olarak “sokakta bağırmanın tadını” ilk kez bir lise öğrencisi olarak İzmir Kız Lisesi’nde sınıftan çıkarılıp otobüslerle götürüldükleri Kıbrıs mitinginde yaşamış. Sonra ODTÜ İngilizce Hazırlık öğrencisiyken daha ucuz ve iyi yemek talebi ile kafeteryayı boykot eden arkadaşlarına katılıp başarı elde etmiş. Fiyatlar düşürülmüş. Liseden üniversiteye adım atan Mater, “soru sormak, itiraz etmek/ talep etmek, sokağa çıkmak” ile 68 kuşağının içinde yer almış.

peki, ona göre 68 neydi?

Belki de onu bu kitabı yazmaya iten bu. Ama o önsözde bu konuya değinirken şunların üzerinde duruyor:

“Sadece Türkiye’de değil, dünyada da gençlik 1968’e gelirken sorma, anlama, itiraz etme pratiğini hızla geliştiriyordu. Üstelik 1968’de var olanla yetinmeyen, dayatılan koşullara sorgulayarak karşı çıkan, daha güzel bir dünya isteyenler arasında işçiler, köylüler, öğretmenler mühendisler de vardı.

1968 neydi? Üzerine bunca film, belgesel, araştırma yapılan, romanlar, anılar yazılan, 1960’lı yılların ‘imzası’ olarak kabul edilen 1968’e devrim diyen de var, isyan, ayaklanma, itiraz diyen de. Öyle ki, tek bir yanıtı olmayan bu soru hâlâ soruluyor. 1968’de dünyanın çeşitli parçalarında yaşananlara bakıldığında, sosyal, siyasal, toplumsal koşullara karşı çıkma ortaklığından söz edilebilirse de homojen bir hareket vardı demek ve ortak hedefler sıralamak pek kolay değil. Her ülke özelinde biri, birkaçı, ya da hepsi geçerli olmak üzere 1968 hareketi kapitalizm, emperyalizm, faşizm, otorite ve hiyerarşiye karşıydı.
(....) Özgürlük sokaktaydı diye başlamıştım. Bence nedeni önemli değil, benim ‘Kıbrıs’ hikâyem gibi, yeter ki sokağa bir kez çıkmayı başaralım. Sokağın özgürlük anlamına geldiğini özellikle bir kadın olarak ilerleyen yıllarda daha iyi kavradım ve yaşadım. Kadınların sokağı istemesi boşuna değil.1968‘le ilgili tek cümle kuracaksam ‘özgürlük vaadidir’ derim. Sokak da sadece özgürlük vaadi olmakla kalmıyor, özgürlük arayışının da adresi. O yüzden bu kitapla gençlerin özgürlük, daha az gençlerin de hatırlama yolculuğuna çıkacağı düşüncesi beni heyecanlandırıyor. Sokak Güzeldir’in sizi de çelmesini diliyorum.”

...27 Mayıs döneminden bir lider Bozkurt Nuhoğlu...

Kitaptaki ilk söyleşi Bozkurt Nuhoğlu ile yapılmış. Nuhoğlu 68 İstanbul Üniversitesi İşgal Komitesinin eş başkanı. Ancak onun üniversite öğrenciliği 27 Mayıs darbesi öncesinden başlıyor ve 11 yıl sürüyor. Hukuk Fakültesi’nde 60 öğrenci olaylarının liderlerinde Nuri Yazıcı’nın (Castro Nuri) yanında eylemciliği öğrenmiş, Hukuk Fakültesi dernek başkanlığı, İÜTB başkanlığı, TMGT başkanlığı görevlerinde bulunmuş, Deniz Gezmiş’e ağabeylik yapmış, gözaltılar, hapislikler yaşamış dönemin gençliği arasında adı Bozbey olan bir gençlik lideri.

Bozbey, “68 neydi?” sorusuna yanıt verirken şunları söylüyor:

“Devrime doğru yürüyoruz diye düşünüyordum. Tarık Zafer, ‘Geri kalmış bir ülkeyi geri kalmış kafalar kurtaramaz’ derdi. Aslında kafamız devrim yapacak kadar gelişkin değildi. İşgalden hemen sonra siyasi parti kursaydık, hükümeti düşürebilirdik, pazarlık gücümüz olabilirdi. Ama bugün 68’i ‘kitlesel bir ayaklanma’ olarak düşünüyorum, egemenlere ve ABD emperyalizmine karşı.

Deniz’i en son 13-14 Ocak 1971’de ODTÜ’de görüşürken ikna etmeye, vazgeçirmeye çalıştım. ‘Ben yüreksiz bir adam mıyım?’ dedim. Yanıtı, ‘Bir sene sonra senin de legal siyaset yapma imkânın kalmayacak, dağda bekliyoruz’ oldu.

‘Delikanlım!/sen ki, ya bir köşe başında / kan sızarak başından/ gebereceksin,/ya da darağacında can vereceksin./ İyi bak yıldızlara/onları göremezsin bir daha...’ Deniz, Nâzım’ın bu şiirini çok okurdu, yasal imkânları olsaydı o maceraya girmezdi. En büyük yanılgımız gençliğin heyecanının kitlelerde de olduğunu sanmaktı. Deniz’le çok tartışırdık; herhangi bir olayda Deniz,’Hemen bahçeye çıkalım, eylem yapalım’ derdi; ben de ‘Öğrencilerin dörtte biri Rektörlüğe kadar gelirse bahçeye de çıkarız’ derdim. Tabii çıktığımız da olurdu ama öğrenciler çoğu zaman Rektörlüğe kadar da gelmezdi.

O tarihlerde orduyu ya çok yerdik, ya da abarttık, yandaş olduk. İkisi de yanlış. Ordu da bir kurum, içinde faşisti de devrimcisi de var, mesafeli duracaksın, tabanında da örgütleneceksin. Bir kurmay albay vardı, ‘Ordudan bir şey beklemeyin, siz kitleleri peşinize takın, ordu da peşinize gelir’ derdi. Ben ordudan ümidimi kesin olarak 12 Mart’tan bir yıl önce kestim. Ama o dönemlerde hâlâ yoğun olarak orduya bir bel bağlamışlık vardı.”

...68 işgal konseyinin diğer eş başkanı Kemal Bingöllü...

Kemal Bingöllü, Nuhoğlu ile birlikte İstanbul’da İşgal Konseyi’nin eş başkanıydı. Lise döneminde Ziya Gökalp’ten etkilenen bir Türkçü genç iken, Deng dergisine yazdığı bir makale nedeniyle “23’ler davasında” Kürtçülükten idamla yargılanıyor. Askerlik sonrası üniversiteye dönüp Hukuk fakültesine giriyor. Kemal Bingöllü, 68 işgalinin sonrasında binayı nasıl temizleyip teslim ettiklerinden başlayıp, işgal öncesinden başlanarak nasıl hazırlandığını şöyle anlatıyor:

“İstanbul üniversitesi işgali deyince aklıma önce sabunlu sularla üniversiteyi yıkayıp temizlediğimiz anlar geliyor. Diyarbakırlı orta halli bir ağabeyimiz vardı; kendi cebinden kutu kutu bezler, fırçalar, arapsabunu ne varsa almış gelmiş, ortalığı iyice temizleyelim diye. Pırıl pırıl bir üniversite teslim ettik Rektörlüğe.

Her şey nümayiş şeklinde bir toplanmayla başladı. Bir yıl önce yönetmeliklerin kötülüğü, yabancı dil barajı, yazılı sözlü imtihanların olması, yazılıdan geçip sözlüden kalınca yazılıya tekrar girilmesi gibi sıkıntıları konuşmaya başlamış, hatta Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nı da birkaç saatliğine işgal etmiştik. İdare, ‘Sorunları mutlaka Senato’ya getireceğiz’ deyince eylemi durdurmuştuk. Güvenmiştik, ama maalesef sözlerini tutmadılar. O gün ‘Bir şeyler yapmak lazım’ düşüncesiyle Deniz (Gezmiş) ve arkadaşlarının öncülüğünde üniversiteyi işgale karar verdik. Yani spontane bir olaydı. Dekanlığa, Rektörlüğe gidildi, ‘Üniversiteyi işgal ediyoruz’ dendi, kapılar kapatıldı, hocalar dışarı çıkartıldı. Diğer fakültelerin temsilcileriyle İşgal Konseyi oluştu, Bozkurt’la beni eş başkan seçtiler. Türkiye’de bir Türk devrimci hareketi yapılıyor, Kürtler ve Lazlar ağırlıkta. Aslında üniversitede Kürtler ve Lazlar arasında bir gerilim de vardı. Kürt-Laz diye ayırmak istemiyorum, hayatım boyunca da ayırmadım, ama gerçek böyle. Öğrenciyi hareketin içine sokmak için biri Kürt, biri Laz kökenli ağabey denebilecek iki kişinin başa geçmesinde yarar görülmüştü herhalde.”.

Bingöllü, öğrenci hareketlerini değerlendirirken de şu görüşleri ortaya koyuyor:

“Öğrenci hareketleriyle devrim olmayacağını o zaman da biliyordum, bunlar bilinçlendirici eylemler diye bakıyordum. 68 bence bir itirazdır, ayaklanma hiç değil. Bir devrime başlangıç olabilir miydi? İşçisiz devrim olmaz, öğrenciyle, militarizmle devrim olmaz. 68 herkese siyasi otoriteye, devlete baş kaldırılabileceğini gösterdi, bir bilinç yaratı. Şimdi aradan 40 yıl geçmiş halkımız 68’lilerle ilgili hâlâ iyi şeyler düşünüyor. Türkiye’de her hangi bir ihlale, hukuk dışılığa karşı beş bin kişi yere yatsa tanklar üzerlerinden geçemez, hiçbir tank beş bin kişiyi ezemez çünkü, ihtilal de olmaz, bunun bedelini göze alacak komutan bulunmazsınız. 150 kişi olursa geçer...”

...TİP-FKF-Dev-Genç içinden bir genç Ruhi Koç...

Ruhi Koç, dönemin çoğu öğrencisi gibi TİP’te siyaset yaparak yola çıkıyor. FKF’de çalışıyor. DEV-GENÇ olduktan sonra bu kuruluşta Genel Sekreterlik yapıyor. Öğrenci eylemler, toprak işgalleri, 6. filo protestolarında bulunuyor. 12 Mart sonrası Mamak cezaevinde 3.5 yıl geçiriyor. Koç’un kendilerinden sonraki 78 Kuşağı değerlendirmesini birlikte okuyalım:

“Bizden sonraki kuşağı çok perişan ettiler; saldırılar, ölümler, idamlar. Bizler mahkemelerde bozgun yemedik. Hapishanelere akıllı uslu girdik, akıllı uslu çıktık. 12 Eylül cuntası 50 kişi astı bu ülkede. 78’liler kaç arkadaşlarının asıldığını, öldürüldüğünü bilemiyorlar. 12 Eylül mitingleri oluyor, öldürülenlerin, işkencede ölenlerin resimleri yerde kalıyor, taşıyacak insan yok, o kadar çok öldüler ki... Onlar da şimdi bizimle birlikte hâlâ Deniz, hâlâ Mahir diyorlar... Şimdiki gençleri yorumlamamız kolay değil. Dünya küçük bir köy oldu. Biz ‘dergi/gazete etrafında örgütlenme’ diyorduk. Şimdi öyle bir şey yok; otur yaz görüşlerini, bildirini, bas bir tuşa en ücra köye kadar ulaş. İki kızım üniversitede, çok kitap okuyorlar, her şeyle ilgililer ama herhangi bir gruptan değiller. Gençleri legal bir siyasi partide örgütlemeyi başarabilirsek solu bir yerlere taşıyabiliriz.”

...68’in kızları yönetimde değil destek görevdeydi...

68’li kızların çoğu kendilerinin daha ziyade destek görevlerini yürüttüklerini kendilerini önde tutan eylem önderi yapan girişimlerde yer alamadıklarını söylüyorlar. Çimen Keskin Turan, öğrencilik döneminde işçi sendikasında çalışan, Çemberlitaş Kız Yurdu Başkanlığında bulunan, ayrıca TİP içinde çalışmış bir genç. Yaptıkları Kızlar Yürüyüşünü nasıl organize ettiklerini söyle anlatıyor:

“Kızlar Yürüyüşü; Halide Edip’in Sultanahmet’te yaptığı bağımsızlık mitingini andırır bir şey yapsak! 6. Filo yine İstanbul’a geliyor. Yurtta hemen faaliyete başlıyoruz. Bildiriyi Nurseli (Varlı Sarısözen) ile birlikte yazacağız. Bildirileri mumlu kâğıda geçirmiş, teksir makinesinde basmışım ama hiç bildiri yazmamışım. Deneyeceğiz. Sonunda, demek ki yazabiliyormuşuz, dedik. Siyah bezden kocaman bir pankart yaptık, üzerine ‘Ya istiklal ya ölüm’ yazdık, ay yıldızı da .beyaz olarak işledik. Hatırladığım kadarıyla ‘Yeni Halide Edip’ler geliyor’, ‘Türkiye 6. Filo’nun genelevi değildir’ yazılı küçük pankartlar da hazırlamıştık, Eminönü TİP’ten de hazır pankartlar geldi, ‘6. Filo defol’ falan yazılı. Böyle bir eylem fikri de hatırladığım kadarıyla Osman (Saffet Arolat) ya da Veysi’den (Sarısözen) gelmişti. Bu arada mitingin duyurusunu yapıyoruz; sadece bizim yurdun kızları değil, üniversiteden de, sokaktan da kadınlar katılsın istiyoruz.

Beyazıt’ta toplandık, Sultanahmet’e doğru yürüyoruz, yollarda bildirilerimizi dağıta dağıta. Bir-iki bin kişi kadar vardık diye hatırlıyorum. Halide Edip’in büstünün orada toplanıyoruz. İlk ben konuşuyorum, ‘Halide Edip’in açtığı kara bayrağı’ hatırlatıyorum, onun gibi kadınların erkeklerle omuz omuza savaştığını söylüyorum, doğuracağımız çocukları antiemperyalist savaşa adadığımızı haykırıyorum.
(...) Hiçbir olay falan olmadı, mitingden polis de hatırlamıyorum, sivilleri bilemeyiz elbette. Sonraki gün gazetelerde de haber olduk. Birkaç gün sonraydı herhalde, cumartesi olmalı, tesadüfen yurttayım. Müdire hanımın odasına çağırılıyorum. Bir baktım, polis bekliyor, ‘İfade için götüreceğiz’ diyor. Birden paniğe kapılıyorum. ‘Bir dakika’ deyip odadan çıkıyorum, arkamdan müdire hanım da geliyor. Polis ‘Yürüyüşü kim yaptı, nasıl toplandılar’ gibi şeyler de soruyor. ‘Müdire hanım’ dedim, ‘siz hiçbir bilgi vermeyeceksiniz, bilmiyorum diyeceksiniz.’ Avukatla konuşmadan polisle, savcıyla konuşmak istemiyorum. Nasılsa bir avukatla konuşmadan bilgi verilmesinin yanlış olduğunu toparlayabilmişim. Kayboldum yurdun içinde. (...) Sonra tebligat geldi. ‘Amerikan işbirlikçisi hükümet öyle baskılar uyguluyor ki her yere kan damlıyor’ gibi bir ifade verdim. İfadem yüzünden de 159’dan dava açıldı, iki-üç sözcüğü değiştirseydik, suç olmayacakmış. Avukat, ‘Bunları siz yazmadınız, Çemberlitaş Kız Öğrenci Yurdu Öğrenci Temsilciliği yazıyor ama damga yok, imza yok’ dedi. Ben de duruşmada, ‘Birisi bizim bildirimizi almış, altına bunları eklemiş, bir bildiri daha üretmiş’ gibisine bir savunma yaptım. Gözaltına falan alınmadık, ama kızlar çok korktular, telaşa kapıldılar, hatta bir kısmı o günden sonra siyasetle ilgisini kesti. İyi bir eylem olmuştu ama bu nedenle özel bir takdir de görmedik, ‘kızlar da üstlerine düşen görevi yapmış oldular’ diye bakıldı herhalde. Harun Karadeniz Olaylı Yıllar ve Gençlik kitabında bize yer vererek takdir etmiş oldu.”

...çok farklı insanlar 68’de yer almış...

Söyleşiler 68’e katılan gençlerin çok farklı yerlerden, farklı yetişme tarzlarından, kültürlerden gelerek 68 eylemlerinde buluştuklarını gösteriyor. Mater’in kitabı bu farklı insanların öyküleriyle bizi buluşturuyor. Dönemi daha iyi anlamamıza fırsat veriyor.

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2022. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X