ISBN13 978-975-342-564-3
16x23,5 cm, 496 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Bilge Karasu Aramızda, 1997
Barbarları Beklerken, 2010
Ajanda 2014 / # Diren Direniş, 2013
Ajanda 2015 / Beni Siz Delirttiniz!, 2014
Ajanda 2016 / Rüyanın Gör Dediği, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Cem Erciyes, “Gazeteciler sanık kürsüsünde”, Radikal Kitap Eki, 14 Temmuz 2006

İşgalin iyisi kötüsü olmaz; bu her halükârda bağımsızlığın, birilerinin hürriyetinin yok edilmesidir. Tabii birileri hürriyetini yitirirken bir başka grup özgürlüğünü kazandığını ilan edecektir, bir işgalin ideolojiler ve milliyetçilikle yıkanıp yunulmaya çalışıldığı, karanlık bir çabada buralarda bir yerlerde başlar. O nedenle 'işgal' durumunun her şeyden önce ve sonra mutlaka bir 'zorbalık' içerdiğini görmek ve tecavüze asla anlayış gösterilemeyeceğini akılda tutmak gerekir.

Zorbalar kendi kahramanlık hikâyelerini ve ne kadar haklı olduklarını başkalarına dayattığı zaman, yalan olduğu besbelli koca bir hikâyeyi tüm dünya yutmaya başladığı, ya da en azından suskunluğu seçtiği zaman, birileri de sesini yükseltmeye başlar...

Mesela Russell Mahkemeleri gibi, mesela Irak Mahkemesi gibi... 1968'de ABD'nin Vietnam'a ettiklerini her şeyden önce vicdanla, evrensel insan hakları ile yargılamak üzere kurulan Russell Mahkemeleri'nin bir benzeri, Irak Dünya Mahkemesi, geçen yıl İstanbul'da uluslararası aktivistlerinin katılımıyla toplanmıştı.

Bildiriler kitap oldu

Amerikan gücünün Irak'ta yarattığı yıkım, terör, dehşet; dünya vicdanında açtığı derin yara ve aslında kurduğu 'yeni dünya düzensizliği' bu mahkemenin oturumlarında farklı yönlerden ele alındı. Bazen uluslararası hukukun süzgecinden geçirilen bilimsel konuşmalar yapıldı, bazen sadece ve sadece Irak sokaklarında işlenen cinayetler ve korkmadan sokağa çıkamayan kadınlar anlatıldı. Bütün bu bildiriler Metis Yayınları tarafından geçen günlerde basıldı.

Kitabı yayıma hazırlayan Müge Gürsoy Sökmen, Irak Dünya Mahkemesi'nin Irak halkına karşı işlenen somut suçların yanı sıra insanlığa ve dünyanın tüm canlılarına karşı işlenen suçları belgelemeyi hedeflediğini söylüyor 'Sunuş'ta: "Dünyayı yaşanılmaz kılan insanların zorlukla yerleştirmeye çalıştığı tüm değerleri geçersizleştiren ve gelecek umutlarını elimizden alan güçlere karşı direnmenin bir parçası olarak, olup bitenlerin kayda geçirilmesi gerekiyordu." 23/27 Haziran 2005'te Tarih Vakfı'nın Darphane-i Amire binalarında toplandı mahkeme. Açılış konuşmasında Amerikalı hukukçu Richard Falk, Irak'taki işgali büyük bir küresel fırtınanın habercisi olarak nitelerken epey ikna ediciydi: "Irak Savaşı'nın daha büyük bir küresel fırtınanın gözü olduğunun farkına varmamız gerekiyor. Bu fırtına ABD'nin dünyayı silah zoruyla egemenliği altına alma, dünya halklarını ekonomik küreselleşme yoluyla sömürme ve güvenlik fikrini Washington'daki karargâhından idare etme projesinin şiddetini temsil ediyor."

Peki bu kadar şiddetli bir proje, dünya halklarının neden tepkisini çekmiyor? Bu safiyane, masum soru, aslında çok canavarca bir gerçeğe işaret ediyor. Medyanın ve kapsadığı tüm haberleşme ağının toplumsal sorumluluklarını tamamen bir yana bırakmalarından, halkın, kamunun haberleşme kanalı olduklarını unutup parçası oldukları sermaye gruplarının ve iyi anlaştıkları iktidarların perspektifini kabul etmelerinden söz ediyoruz. Bu gerçek, az önce kullandığım net ifadelerle bile yeterince çarpıcı gözükmüyor, bilakis klişe, sıkıcı ve hiç de ikna etmeyen kimi laflar gibi geliyor kulağa. Çünkü, medyanın değersizleştirme, yineleye yineleye anlamsızlaştırıp yok etme fonksiyonu tarafından epritilmiş gerçeklerin başında kendi işlevsizliği geliyor. İşte bu durum, Irak işgalini mümkün kılan en önemli araçlardan biri oldu. Medyanın zaafı, güçlüler için iyi bir silah gibi kullanıldı. Bu nedenle Irak Dünya Mahkemesi'nde sunulan tebliğler içinde medya üzerine olanlara özellikle bakmak, onları anlamak gerek.

Hatırlanacağı gibi Irak Savaşı'ının iki ana argümanı vardı, 'Saddam rejiminin uluslarası İslami terör ağıyla bağlantısı olduğu, onları desteklediği ve elinde kitle imha silahları bulunduğu'. Hiçbir zaman kanıtlanamayan bu iddiaları Amerikan ve İngiliz yönetimleri ha bire dile getirdi, dünyanın etkili ana medyası da bu haberleri yayımladı durdu. Sonra her şey olup bittikten, Irak koca bir enkaza dönüştükten, ABD askerleri ülkeye ve petrol kuyularına el koyduktan sonra bu iddialar hızla yalana dönüştü. Anlaşıldı ki söylenenler doğru değilmiş. İşte o zaman dünyayı sadece hükümetlerin değil, gazete ve televizyonların da kandırdığı ortaya döküldü. Medya, toplumların doğru kararlar alabilmesi için ihtiyaç duyduğu doğru bilginin peşinde koşmamış, gazeteciliğin temel prensiplerinden biri olan şüpheyi kolayca bir kenara bırakıp kendilerini yaklaşan savaşın muktedirleri tarafından kontrol edilen ılık sulara bırakıvermişti.

İşin daha vahimi, özellikle işgal sırasında medya üzerinde baskının artırılması sonucu zaten farklı bir habercilik için olanak kalmamıştı. Kameralar sadece işgalcilerin siperlerinden olan biteni görüyor, bunun dışında bir bakış açısının olmaması adeta kimseyi rahatsız etmiyordu. Sonuçta bütün dünya düzmece, yönlendirilmiş haberler okudu durdu... Irak Dünya Mahkemesi'nin önemli sanıklarından biri de işte bu nedenle gazetecilerdi.

'Medya o kadar uysallaşmıştı ki' diyordu Soul Landau, "Ordunun gazetecileri askeri birimlere iliştirme emrini bile kabul etmişti"...

Pentagon'un iletişim zaferi

Medyanın tartışıldığı bir oturumda Glasgow Üniversitesi'nden David Miller, medyanın 'koalisyon ülkelerinin halklarına karşı da' suç işlediğini anlattı. Çünkü medya, Irak 'tehdidini', işgalin koşullarını yanlış bildirmiş, muhalefetin marjinalleştirilip görmezden gelinmesine, korku ikliminin yaratılmasına katkıda bulunmuştu. Çünkü 'enformasyon kontrolü' işlemine teslim olmuştu. Miller, bu 'enformasyon kontrolü' felsefesinin medyayı 'kullanılacak' ya da 'nötralize edilecek' biçimde ikiye ayırdığını anlatıyor. Yani medyayı tamamen sizin belirlediğiniz ve istediğiniz haberleri yaymaya zorluyorsunuz. Bunu yapanları, işlerini kolaylaştırarak, onlara daha çok 'hazır haber' servis ederek, onlar için çalışma koşullarını iyileştirerek ödüllendirirken, diğerlerini ucu ölüme kadar varabilen yöntemlerle cezalandırıyorsunuz. Mahkemedeki konuşmaların pek çoğunda bağımsız medyanın, muhalif yayınların nasıl Irak'ta çalışamaz hale getirildiği, bu savaş sırasında ölen, yaralanan, kaçırılan gazetecilerin ne kadar çok olduğu vurgulanıyordu.

Amerikalılar, her alanda olduğu gibi basınla ilişkilerde de yılların geleneklerini, uluslararası anlaşmaları ve her tür evrensel değeri umursamadan gazetecileri sindirmekte, silahlarını onlara çevirmekte, kaldıkları otellerin bombalanmasına, öldürülmelerine göz yummaktaydı. Gazeteci Mete Çubukçu, 17 Mart 2003'te, yani bombardımanın başlamasından iki üç gün önce Bağdat'a doğru yol alırken yüzlerce gazetecinin aksi istikâmete doğru aktığını hatırlıyor. Çünkü Amerikan yönetimi tüm gazetecilerin ülkeyi terk etmesini istemişti. Çünkü Amerikan yönetimi "Bir süre sonra cehenneme çevrilecek Bağdat'ta neler olup bittiğinin bilinmesini istemiyordu". Şöyle devam ediyor Mete Çubukçu: "Bu yüzden savaşın ilk günlerinde işgal kuvvetleri ilerlerken nelerin yaşandığını bilemediğimiz gibi, Felluce'de yaşanan katliam, Irak halkının çektiği acılar, bir ülke ve uygarlığın yıkılışı da haber olamamıştır." Mete Çubukçu, Irak'ta gazeteci istemeyen işgalci güçlerin şu anda mevcut gazetecilerin tümünü, sıkı bir kontrol ve yönlendirmeyle 'iliştirilmiş' gazeteciye dönüştürdüğünü de anlatıyor. Irak Savaşı ile birlikte iletişim literatürüne giren bu 'iliştirilmiş gazetecilik' acıdır ki Donald Ramsfeld ve Pentagon kurmaylarının icadı. Onlar için bir halkla ilişkiler başarısı olan bu 'usül' biz gazeteciler için tartışa tartışa bitiremeyeceğimiz bir 'mesele'.

Savaş öncesinde ve savaş sırasında her tür muhalif sesin 'marjinalleştirilmesi, küçümsenmesi' sadece medya devlerinin kontrolünde olan Amerikan gazete ve televizyonlarında yaşanmadı; pekâlâ biliyoruz ki Türkiye'deki durum da buydu. Tüm dünyada iletişim neredeyse kayıtsız şartsız uzun bir süredir 'ana akım medya'nın elinde. Bu medya da 'ulusal çıkarlar' gibi her yana çekilebilecek savlara sarılıp, hükümetlerle uyum içerisinde savaşı meşrulaştırdı. Amerikan televizyonlarından yayınlan haberlerin yüzde almış dördü savaş yanlısıydı. Neredeyse hiç kimse hükümetlerin yaptığı açıklamaları, iliştirilmiş gazetecilerin gösterdiği savaş oyunlarını sorgulamadı. Sorgulamak istemedi. Haber rekabeti ve pragmatizm, dünya medya tarihinin en karanlık sayfalarından birinin yazılmasını sağladı. Blogların patlaması, internet gazeteciliğinin tekrar gündeme gelmesi, farklı yerel medya ağlarının oluşturulmaya çalışılması ve El Cezire gibi bölgesel medya kanallarının kurulup ilgi görmesi bu travmanın sonucu ortaya çıkan 'alternatif arayışları' aslında.

Irak işgali aklı başında herkes için bir utanç vesilesi olarak kalacak ya, biz gazetecilerin payına da halkları yanıltıp kendi varlık sebebini sorgulanır hale getirmenin utancı düştü...

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova