Mahmut Celal Özmen, "Kabalık Çağı: İnsan, Nezaket ve Yitirdiğimiz Birbirimiz", kitaphaber.com.tr, 22 Temmuz 2026
Bazı kitaplar yalnızca bir konuyu anlatmaz; yaşadığımız çağın ruhunu da ele verir. Renata Salecl'in Kabalık Çağı adlı eseri, ilk bakışta nezaket ile kabalık arasındaki ince çizgiyi konu edinir gibi görünse de satırları ilerledikçe okuru çok daha derin bir sorgulamaya davet eder. Salecl, günümüz insanının giderek sertleşen, öfkelenen ve başkasının varlığını görmezden gelen hâlini yalnızca bireysel bir ahlâk meselesi olarak değil, neoliberal dünyanın ürettiği toplumsal bir sonuç olarak ele alır. Böylece Kabalık Çağı, yalnızca kaba davranışları anlatan bir kitap olmaktan çıkar; insanın insanla kurduğu ilişkinin neden zedelendiğini araştıran güçlü bir denemeye dönüşür.
İnsan, belki de en çok başkasının gözlerinde insandır. Bir selamda, küçük bir tebessümde, özür dilemeyi bilmekte ya da tanımadığı birinin yükünü birkaç saniyeliğine taşımakta görünür olur. Fakat modern çağ, insana önce kendisini, sonra yalnızca kendisini göstermeyi öğretti. Aynalar büyüdü, pencereler küçüldü. Başkasını görmek zorlaştı; hatta çoğu zaman gereksiz sayıldı. Salecl, Kabalık Çağı boyunca tam da bu sessiz dönüşümün izini sürüyor.
Kitapta aktarılan günlük hayattan örnekler ilk bakışta sıradan gibi görünür. Kaldırımda tasmasına takılıp düşme tehlikesi yaşayan bir insanın özür yerine azar işitmesi ya da İstanbul metrosunda ayağına basılan bir yolcunun suçlu ilan edilmesi, aslında çağımızın ruhunu anlatan küçük ama çarpıcı sahnelerdir. Salecl, bu olayları yalnızca bireysel öfke patlamaları olarak değerlendirmez. Ona göre bunlar, insanların birbirini rakip olarak görmeye başladığı bir düzenin doğal sonuçlarıdır. Çünkü artık başkası, birlikte yaşadığımız bir insan olmaktan çok, önümüzde duran bir engel gibi algılanmaktadır.
Kabalık Çağı'nın en güçlü taraflarından biri, kabalığı yalnızca görgü kurallarının ihlali olarak değerlendirmemesidir. Salecl, nezaketin kaybolmasını ekonomik sistemden siyasete, sosyal medyadan çalışma hayatına kadar uzanan geniş bir çerçevede ele alır. Rekabetin kutsandığı, hızın başarı ölçüsü sayıldığı, herkesin kendisini sürekli kanıtlamak zorunda bırakıldığı bir dünyada insanlar giderek daha tahammülsüz hâle gelir. Böyle bir ortamda özür dilemek zayıflık, sabırlı olmak başarısızlık, anlayış göstermek ise zaman kaybı gibi görülmeye başlanır.
Yazarın psikanalitik yaklaşımı kitabı sıradan bir toplumsal eleştirinin ötesine taşır. Salecl'e göre kabalık çoğu zaman güçten değil, kaygıdan doğar. Kendini değersiz hisseden birey, başkasını küçümseyerek geçici bir üstünlük hissi yaşamaya çalışır. Bu nedenle kaba davranışlar çoğu zaman özgüvenin değil, kırılganlığın maskesidir. Nezaket ise tam tersine cesaret ister. Çünkü nazik olmak, karşımızdakinin de bizim kadar incinebileceğini kabul etmektir. Kabalık Çağı, bu yönüyle okura yalnızca toplumu değil, kendi iç dünyasını da sorgulatır.
Kitap boyunca hissedilen en önemli düşüncelerden biri de modern dünyanın insanı yalnızlaştırmasıdır. Neoliberal anlayış bireyi kendi hayatının tek sorumlusu ilan eder. Başarı da başarısızlık da yalnızca kişiye yüklenir. Böylece insanlar dayanışmayı değil rekabeti öğrenir. Herkes kendi hayatının girişimcisi, kendi başarısının pazarlamacısı olmak zorundadır. Salecl, bu anlayışın insan ilişkilerini nasıl aşındırdığını güçlü örneklerle ortaya koyar. İnsanlar birbirlerine omuz vermek yerine birbirlerini geçmeye çalışırken, nezaket de yavaş yavaş hayatımızdan çekilir.
Bununla birlikte Kabalık Çağı karamsarlığı kutsayan bir eser değildir. Kitapta anlatılan otobüs sahnesi bunun en güzel örneğidir. Yaşlı bir yolcuya yer veren genç, ardından başka bir yolcunun aynı inceliği göstermesine vesile olur. Küçük bir nezaket davranışı dalga dalga yayılır. Salecl, bu örnek üzerinden toplumun yalnızca büyük ideolojilerle değil, gündelik hayatın küçük iyilikleriyle de ayakta kaldığını gösterir. Nezaket bulaşıcıdır; tıpkı kabalık gibi. Hangisinin çoğalacağı ise insanların tercihine bağlıdır.
Belki de kitabın en önemli başarısı, okuru suçlayıcı bir dille konuşmamasıdır. Salecl, parmağını yalnızca başkalarına doğrultmaz; hepimizi aynı aynanın karşısına davet eder. Çünkü hepimiz zaman zaman aceleden teşekkür etmeyi unutur, öfkemizi tanımadığımız insanlardan çıkarır ya da başkasının varlığını fark etmeden yaşamaya devam ederiz. Kitap bittiğinde insan, kaba insanların arttığını düşünmekten çok, kendi davranışlarını sorgulamaya başlar. İşte gerçek edebiyatın ve güçlü düşünce kitaplarının yaptığı da budur.
Kabalık Çağı, aslında insan kalabilmenin kitabıdır. Salecl'in anlattığı mesele yalnızca nezaket kuralları değildir; başkasının acısını hissedebilme yeteneğimizi kaybetmemek, öfkenin bizi yönetmesine izin vermemek ve rekabetin ortasında insanlığımızı koruyabilmektir. Çünkü medeniyet yalnızca teknolojiyle, ekonomiyle ya da şehirlerin büyüklüğüyle ölçülmez. Asıl medeniyet, birbirimize gösterdiğimiz saygıda, anlayışta ve merhamette gizlidir.
Sonuç olarak Renata Salecl, Kabalık Çağı ile günümüz toplumunun en görünmez yaralarından birini görünür kılıyor. Kitap, okuruna hazır çözümler sunmuyor; onun yerine rahatsız edici ama gerekli sorular soruyor. Başkasını gerçekten görüyor muyuz? Özür dilemeyi neden zayıflık sayıyoruz? Sürekli yarışırken insanlığımızdan neleri kaybediyoruz? Bu soruların kesin cevapları olmayabilir. Ancak Salecl'in de işaret ettiği gibi, daha adil ve daha yaşanabilir bir toplumun yolu büyük söylemlerden önce küçük davranışlardan geçiyor. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeniden birbirimize bakabilmek, birbirimizi fark edebilmek ve nezaketin hiçbir piyasanın üretemeyeceği en değerli ortak mirasımız olduğunu hatırlayabilmektir.